Dr.Öğr.Üyesi Büke Koyuncu: Şiddet Salgını ve Bağışıklığı Azalan Çocuklar

Şiddet Salgını ve Bağışıklığı Azalan Çocuklar
Büke Koyuncu
Dr. Öğr. Üyesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü
Son yıllarda şiddet konusu Türkiye gündeminde giderek daha fazla yer bulur hâle geldi. Bunun önemli nedenlerinden biri, kamuoyunda geniş yankı uyandıran bazı ölümcül şiddet olaylarının çocuklar tarafından gerçekleştirilmiş olmasıydı. Ancak burada üzerinde durulması gereken temel meselenin çocukların şiddet eğilimi olduğunu düşünmüyorum. Asıl soru, şiddet salgınının çocuklara kadar ulaşacak ölçüde nasıl yaygınlaştığı ve çocukların bu salgına karşı bağışıklıklarının neden bu kadar zayıfladığıdır.
Bu ayrım önemlidir. Çünkü çocukların fail olduğu şiddet olayları karşısında oluşan toplumsal tepki, kolaylıkla çocukları şeytanlaştıran bir yöne savrulabilmektedir. Oysa böyle bir yaklaşım, sorunu anlamayı ve çözüm üretmeyi zorlaştırır; zaten kırılgan konumda olan çocukların üzerindeki yükü de artırır. Çocukların fail olduğu şiddet vakalarının toplum ve medya tarafından yetişkinlerin fail olduğu vakalardan nasıl ve neden farklı biçimlerde ele alındığı, çocukluk çalışmaları perspektifinden düşünmeye değerdir. Bununla birlikte bu yazının amacı çocukları tartışmak değil; şiddeti mümkün kılan toplumsal dinamikleri anlamaya çalışmaktır.
Şiddet en genel anlamıyla başka bireylere, topluluklara ya da nesnelere bilinçli zarar verme eylemi olarak tanımlanabilir. Hatta kişinin kendisine şiddet uyguladığı durumlardan da söz etmek mümkündür. Bu tanım bize şiddetin üç temel unsurunu gösterir: fail, eylem ve hedef. Şiddetin ortaya çıkışında yalnızca faille ilgili değil, eylemin kendisiyle ve hedefle ilgili koşullar da etkilidir. Bu koşullar aileden okula, mahalleden çalışma hayatına, ekonomiden siyasete kadar uzanan geniş bir toplumsal ekosistem içerisinde şekillenir. İlerleyen paragraflarda bunu açarak şiddeti ortaya çıkaran mikro ve makro eksenleri ilişkisel bir çerçevede ele almaya çalışacağım.
Şiddetsiz İletişim yaklaşımının kurucusu klinik psikolog Marshall Rosenberg, şiddeti “karşılanmayan ihtiyaçların trajik ifadesi” olarak tanımlar. Bu yaklaşım, şiddeti anlamak için önemli bir başlangıç noktası sunar. Tüm insanların paylaştığı birtakım fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlardan söz etmek mümkündür. Çok iyi bilindiği üzere Maslow bu ihtiyaçları bir hiyerarşi içerisinde ele alır. Bununla birlikte insanın —hatta birçok canlının— gerçekliği bundan çok daha karmaşıktır. Bazen tanınma, görülme ve kendini gerçekleştirme ihtiyaçları yaşamda kalma ihtiyacının bile önüne geçebilir.
Aç kalan birinin yiyeceğe ulaşmak için bir fırının camını kırması ile uzun süre görülmeyen, duyulmayan ve hiçbir yere ait olmayan bir gencin yıkıcı bir eylem aracılığıyla kendisini görünür kılmaya çalışması şüphesiz aynı şey değildir. Bununla birlikte her iki örnek de karşılanmayan ihtiyaçların insan davranışlarını nasıl şekillendirebildiğini göstermesi bakımından birlikte düşünülebilir.
Bu satırlar bazı okurlarda rahatsızlık yaratabilir. Oysa bir davranışı psikolojik ve sosyolojik bağlamı içerisine yerleştirmeye çalışmak, onu onaylamak ya da mazur görmek anlamına gelmez. Tam tersine, anlamaya çalışmak çözüm üretmenin ön koşullarından biridir. Konuyu yalnızca iyi-kötü, ahlaklı-ahlaksız karşıtlığı üzerinden ele almak, şiddeti ortaya çıkaran koşulları görünmez kılma riski taşır. Oysa dikotomik düşünme biçiminden çıkabilmek, şiddeti azaltmanın ilk adımlarından biridir.
Fiziksel ve psikolojik ihtiyaçların karşılanmadığı, bu ihtiyaçların karşılanacağına dair umudun da zayıfladığı noktalarda kişinin şiddete yönelme ihtimali artabilir.
Burada akla avantajlı bireylerin ya da toplumsal grupların neden ve nasıl şiddet uyguladığı sorusu gelebilir. Şüphesiz bazı şiddet biçimleri, özellikle de sistemik hâle gelmiş olanlar, mevcut ayrıcalıkların kaybedilmesi korkusuyla ilişkilidir. Toplumsal cinsiyet temelli şiddet, nefret suçları ya da linç pratikleri çoğu zaman yalnızca mahrumiyetin değil, tehdit altında hissedilen iktidar pozisyonlarının da ürünüdür. Bununla birlikte altları kazındığında bunların temelinde de tanınma, görülme, ciddiye alınma ya da güven gibi ihtiyaçlar bulunur. Varoluşunu sahip olduğu ayrıcalıklara dayandıran bir kişi ya da grup için bu ayrıcalıkları kaybetme korkusu ölüm korkusuyla eşdeğer hâle gelebilir.
Bu değerlendirme söz konusu yıkıcı ve sistemik şiddeti olumlamaz ya da sorumsuzlaştırmaz. Yalnızca bu tür şiddet biçimleriyle mücadelenin de çok boyutlu olması gerektiğini hatırlatır. Dolayısıyla bir yandan ihtiyaçların karşılanabildiğine dair gerçek yaşam deneyimleri ve güven iklimi, diğer yandan da ayrıcalıkların söz konusu kültür içerisinde nasıl anlamlandırıldığı ve bireylerin psikolojileriyle nasıl etkileşime girdiği, şiddeti doğuran dinamikleri anlamaya çalışırken üzerinde düşünmeye değer konulardır.
Gelelim karşılanmayan ihtiyaçların neden şiddet şeklinde ifade bulduğuna dair bir başka noktaya. İfade ya da dışavurum yolları arasında seçim yapabilme kapasitesini belirleyen iç kaynaklardan biri de sağlıklı muhakeme yapabilme becerisidir. Bu ise öncelikle sağlıklı bir sinir sistemi gerektirir. Psikoloji bize sağlıklı bir sinir sisteminin güven ortamında daha kolay gelişebildiğini söyler.
Hayatta kalma ve geçim stresi, fiziksel ve duygusal tehdit içeren aile ilişkileri, hayatta kalma savaşına dönüşen sınav düzeninin belirlediği eğitim sistemi, nefes alma alanları ortadan kalkmış aşırı kalabalık ve hızlı şehir hayatı, sürekli sinir sistemini uyaran medya içerikleri ve ülke ikliminin normali hâline gelmiş iç ve dış düşmanlara karşı teyakkuz hâli... Böyle bir durumda, kendini bunlardan yalıtma lüksüne sahip küçük bir azınlık dışında toplumun geniş kesimleri için yatışmış bir sinir sistemine sahip olmak oldukça zorlaşabilir. Etki ile tepki arasındaki muhakeme penceresi daraldığında tepkiler de daha kolay otomatik reaksiyonlara dönüşebilir. Gündelik hayatta sokakta, metroda ya da bir ebeveynin çocuğuyla konuşma biçiminde bu uyarılmış sinir sisteminin izlerini görmek mümkündür.
Ayrıca sağlıklı muhakeme, yatışık bir sinir sistemi ortamında çocuğun zihinsel gelişiminin bir parçası olarak oluşan bir kapasitedir. Bunun için rol modellere ve deneyim alanlarına ihtiyaç vardır. Gergin ya da donuk, başka bir ifadeyle sinir sistemleri savaş-kaç veya donma modunda bulunan aile fertleri ve öğretmenlerle çevrili bir ortamda büyüyen çocuk bu rol modellerden yoksun kalabilir. Ahlaki olarak “ayıp”çı, akademik olarak ezberci bir eğitim sistemi ise bu kapasitenin gelişeceği özgür deneyim alanlarına yeterince yer bırakmayabilir. Ne yazık ki sinir sistemini destekleyen terapiler ve muhakeme kapasitesini besleyen eğitim olanakları da piyasada birer metaya dönüşmüş durumdadır.
Şiddetin kriz anlarında kolay erişilebilir olması, şiddetin güçle ilişkilendirilen bir araç olarak dolaşımda olmasıyla da yakından ilgilidir. Bu noktada kültürel örüntülere bakmak gerekir. Türkiye'de olduğu kadar dünyanın birçok yerinde de şiddet ile güç arasında güçlü bir ilişki kurulmaktadır. Şiddetsizlik çoğu zaman güçle değil, güçsüzlükle ilişkilendirilir. Çocuğuna bağırmayan ebeveynin sözünün geçmeyeceği, ceza vermeyen öğretmenin sınıfı yönetemeyeceği, sert konuşmayan yöneticinin otorite kuramayacağı ya da kavga etmeyen erkeğin ezileceği yönündeki yaygın kanaatler bunun örnekleridir. Medya ve popüler kültür de çoğu zaman bu ilişkiyi yeniden üretir. Güçlü ve şiddet kullanan kahramanlar, güçlü ve şiddet kullanan kötülerle mücadele eder. Hikâye değişir; ancak güç ile şiddetin birbirine bağlanma biçimi değişmez.
Şiddetin hangi koşullarda ortaya çıktığını anlamaya çalışırken yalnızca bireysel deneyimlere değil, insan doğasına ve toplumsal ilişkilere dair köklü kabullere de bakmak gerekir. Hobbes'un “insan insanın kurdudur” sözüyle özetlenebilecek paradigmadan çıkıp, şiddete yapışık bir güç tanımı yerine kişinin kapasitesine odaklanan ve gücü birbirine rağmen değil, birlikte kullanma imkânlarını açan yeni yaklaşımların yaygınlaşmasına ihtiyaç vardır. Bu yazının sınırları içerisinde ayrıntısına girmesek de feminist özen etiğinden insansonrası tartışmalara kadar uzanan geniş bir literatürde bu dönüşümü besleyebilecek kaynaklar bulmak mümkündür.
İnsanlar dünyaya iki temel psikolojik ihtiyaçla gelirler: bunlardan ilki bağ kurmak, ikincisi ise özerkliktir. Çocuk, bakımvereninden ayrışmaya başladığı andan itibaren bu iki ihtiyaç arasında salınır. Buradaki denge bireye hayatla başa çıkmak için sağlam bir zemin sunar. Bununla birlikte baskın kültür çoğu zaman bu ihtiyaçların dengeli biçimde karşılanmasına izin vermez. Bağ kurma uğruna özerklikten ya da özerklik uğruna bağlardan vazgeçilir. Her iki uca savrulmak da çeşitli zorlanmalar getirebilir. Kişi kendisine yabancılaşabilir ya da yoğun bir yalnızlık hissedebilir. Bazen geri planda kalan bu ihtiyaçlar, kişinin kendisini göstermeye yönelik radikal eylemlere ya da yalnızlık hissini pansuman eden bağımlılık ilişkilerine dönüşebilir. En kötü senaryoda ise her iki ihtiyaç da karşılanmadan kalır. Birey ne gerçek bir bağ kurabilir ve güvende hisseder ne de özerkliği ve biricikliğiyle görülür. Böyle durumlarda ortaya çıkan şiddet, ister dışa ister içe dönük olsun, daha yıkıcı biçimler alabilir.
Bağların olduğu yerde özerkliğin yadırgandığı bir kültürde yaşıyoruz. Dolayısıyla sınır koymak ve kendimizi korumak çoğu zaman zihnimizde düşmanlıkla birlikte işlemektedir. Birine sınır koyacaksak önce onun haksız olduğuna kendimizi ikna ederiz. Güç de çoğu zaman “sana rağmen ben” ya da “bana rağmen sen” mantığı içerisinde algılanır. Ya birinin üzerinde güç kullanır ya da bir başkasının bizim üzerimizde güç kullanmasına izin veririz. Böyle bir kültürel zeminde siyah ile beyaz, iyi ile kötü arasındaki ayrımlar katılaşır; sınır koymak ile saldırganlık, kendini korumak ile karşı tarafı bastırmak birbirine karışabilir.
Tam da burada, yukarıda sözünü ettiğimiz medya içeriklerinde sıkça karşılaştığımız güçlü ve şiddet kullanan kahramanlara geri dönebiliriz. İyiler ve kötüler... İyi ama güçlü ve şiddet kullanan süper kahramanlar; kötü ama yine güçlü ve şiddet kullanan süper kahramanlar, iyi ve kötü mafyalar... Burada meşru şiddet miti devreye girer. Birinin insanlığını görünmez kılarak onu şiddet uygulanabilir hâle getirmek mümkün olur. Oysa şiddetin önemli koşullarından biri, karşımızdakinin insanlığını görünmez kılabilmektir. Düşmanlar, hainler, ahlaksızlar, sapkınlar, “onlar”... Bu etiketlerin ortak özelliği, insanları karmaşık ve çok boyutlu varlıklar olmaktan çıkarıp tek bir kimliğe indirgemeleridir. Şiddet çoğu zaman tam da bu indirgeme üzerinden mümkün hâle gelebilir. Bu nedenle şiddeti azaltmanın yollarından biri yalnızca davranışları değil, kullandığımız dikotomik dili de dönüştürmekten geçmektedir.
Toparlayacak olursak, şiddet salgınının çocuklara kadar ulaşması ve onların bağışıklığının zayıflamasının nedenlerini anlamak için çocukların içerisinde serpildiği toplumsal ekosisteme daha yakından bakmamız gerekir. Çünkü şiddet çoğu zaman bireysel bir tercih ya da karakter sorunu değildir. Karşılanmayan ihtiyaçların, kronikleşmiş güvensizlik duygusunun, daralan muhakeme alanlarının, güç ile şiddeti birbirine bağlayan kültürel örüntülerin ve insanları birbirine yabancılaştıran toplumsal ilişkilerin içerisinde filizlenir.
Bu nedenle şiddete karşı bağışıklıktan söz edeceksek, bunu bireysel bir özellik olarak değil, ilişkisel ve toplumsal bir kapasite olarak düşünmek gerekir. Şiddete karşı bağışıklık, insanların hiçbir zaman öfkelenmemesi ya da çatışma yaşamaması değildir. Aksine, ihtiyaçların şiddete başvurmadan ifade edilebildiği, farklılıkların tehdit olarak algılanmadığı, sınırların düşmanlıkla karıştırılmadığı ve çatışmaların ilişkiyi ortadan kaldırmadan yönetilebildiği koşulların varlığıdır.
Nasıl biyolojik bağışıklık tek bir organın değil, bütün bir sistemin birlikte çalışmasıyla mümkün oluyorsa; şiddete karşı toplumsal bağışıklık da aileden okula, mahalleden medyaya, çalışma yaşamından siyasete kadar uzanan ilişkiler ağı içerisinde üretilir. Çocukların ihtiyaçlarını fark eden yetişkinler, muhakeme kapasitesini besleyen eğitim ortamları, güven duygusunu destekleyen sosyal politikalar, güç ile şiddeti özdeşleştirmeyen kültürel anlatılar ve farklılıklarla bir arada yaşamayı mümkün kılan kamusal alanlar bu bağışıklık sisteminin parçalarıdır. Şiddet bulaşıcı olabilir; ancak güven, aidiyet, karşılıklı tanınma ve işbirliği de bulaşıcıdır.
İlgili Haberler

Prof.Dr. Mehmet Toran Sosyal Bir Hak Olarak Erken Çocukluk Eğitimi ve Bakımı: Eşitsizlikler, Politikalar ve Yerel Yönetimlerin Kritik Rolü

Çinli Gençler 30 yılda 8 cm Nasıl Uzadı?

Tolga Kıray: Çocukluk, yetişkinliğin kısa versiyonu mu?

Montessori eğitim sistemi nedir?

Dr.Öğr.Üyesi Mustafa KARAAĞAÇLI: Siyaseten Kaçma-Kaçınma! Demek ki; “Ücretsiz Beslenme Paketi” Verebiliyorsun!