Mektepli Gazete

Prof.Dr. Mehmet Toran Sosyal Bir Hak Olarak Erken Çocukluk Eğitimi ve Bakımı: Eşitsizlikler, Politikalar ve Yerel Yönetimlerin Kritik Rolü

Paylaş
Yazı boyutu
100%

Sosyal Bir Hak Olarak Erken Çocukluk Eğitimi ve Bakımı: Eşitsizlikler, Politikalar ve Yerel Yönetimlerin Kritik Rolü

Prof.Dr. Mehmet Toran

İstanbul Kültür Üniversitesi

Giriş

Çocukların ve çocukluğun tarih boyunca sürekli bir tartışma konusu olduğu, "çocuk kimin içindir, kimin için vardır, neden iyi eğitim almalıdır, nasıl bir eğitim almalıdır, nasıl bir yurttaş olmalıdır?" gibi uzayıp giden ve farklı ideolojik temellerden beslenen soruların odağındaki “çocuk” mefhumu, insanlığın çocukluğu keşfettiğinden beri benzer felsefi ve politik tartışmaların merkezinde yer almaktadır. Toplumların gelecekle kurduğu bağ, doğrudan çocuk ve çocukluk üzerinden şekillenmektedir; dolayısıyla “çocuk” ve “gelecek” ikilisi var olduğu sürece bu soruların yanıt arayışları da kesintisiz devam edecektir. Eğitimde evrensel amaçların ne olduğunu ifade etmeden önce, eğitimin evrensel olarak ele alınmasının ne anlama geldiğini açıkça ortaya koymak gerekmektedir. Bilinçli veya bilinçsiz birçok alanda kullanılan, hatta bazı politik metinlerde salt bir vizyon ifadesi olarak bırakılan "evrensel eğitim" anlayışı, aslında son derece somut ilkelere dayanır. Bu anlayış, eğitimin vazgeçilmez ve devredilemez bir insan hakkı olduğu ön kabulü ile başlar; bireyin tarihsel hikayesi, kişisel özellikleri, etnik kökeni, kültürü, ten rengi, cinsiyeti veya içinde bulunduğu sosyal sınıf ne olursa olsun nitelikli eğitime tam ve eşit şekilde erişebilmesini ifade eder.

Bu tanımlamadan yola çıkarak evrensel eğitimin amaçları şu şekilde sıralanabilir: Çocuğun herhangi bir özelliğinden dolayı ayrımcılığa maruz kalmadan içinde bulunduğu toplumdan maksimum düzeyde yararlanabilmesinin desteklenmesi, çocuğun doğuştan getirdiği potansiyelin ve yeteneklerin desteklenmesi, yaratıcılığının geliştirilmesi ve yaşamın her alanında fırsatları kullanabilecek yeterliliklerinin zenginleştirilmesidir. Tüm bu evrensel hedeflerin gerçekleşebilmesi ise yaşamın ilk yıllarında, 0-8 yaş aralığını kapsayan erken çocukluk döneminde atılacak sağlam temellere, yani Erken Çocukluk Eğitimi ve Bakımı (EÇEB) hizmetlerine bağlıdır. Okul öncesi eğitim kavramının sadece okullaşma eksenine sıkıştırılmasına itiraz eden bu yaklaşım, çocuğun çok boyutlu desteklenmesini savunur.

Çocuk Hakları Bağlamında Erken Çocukluk Eğitimi

Çocuk hakları mücadelesi insanlık tarihinin en önemli onur mücadelelerinden biridir. Birleşmiş Milletler tarafından 1989 yılında imzaya açılan ve 196 ülke tarafından kabul edilerek evrensel bir mutabakata dönüşen Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, çocuk politikalarının anayasası niteliğindedir. Bu tarihi sözleşme temelde dört sütun üzerine inşa edilmiştir: Çocuğun katılım hakkı, yaşama ve gelişme hakkı, ayrımcılıktan korunma hakkı ve kararlarda çocuğun yüksek yararının gözetilmesi ilkesi. Bu dört temel ilke, ulusal ve yerel hükümetlere, kurumlara ve ebeveynlere çocuklara yönelik tutumun, yasaların ve sosyal hizmetlerin nasıl olması gerektiğine dair kesin bir rehberlik sunmaktadır.

Ancak, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin köklerinin atılmasının üzerinden geçen 100 yılı aşkın süreye rağmen, insanlık halen çocuklara yönelik sunulan eğitim, sağlık ve bakım hizmetlerini çocuğun yüksek yararını gözeten nitelikte ve eşitlikçi bir şekilde sunmayı başaramamıştır. Milyonlarca çocuk erken yaşlarda nitelikli gelişim fırsatlarından mahrum bırakılarak adeta kaderine terk edilmektedir. Koruyucu bakım hizmetlerinin tüm çocukların şartsız erişebileceği şekilde, evrensel ve nitelikli olarak sunulması çocuğun esenliği, psikolojik sağlamlığı ve genel iyi oluşunun desteklenmesinde son derece kritiktir. Uluslararası platformlarda alınan "çocukların ilkokula başlamadan önce en az bir yıl nitelikli EÇEB hizmetlerinden ücretsiz bir şekilde yararlanmasına" yönelik kararlar insanlık için büyük bir kazanımdır; ne var ki bu kararların hükümetler tarafından uygulanmasını sağlamak, bütçe önceliklerinin bu yönde değiştirilmesi için baskı kurmak hem alandaki uzmanların hem de duyarlı tüm yurttaşların devredilemez demokratik görevidir.

Türkiye'de Okul Öncesi Eğitimin Tarihsel Gelişimi ve Bölünmüş Yapısı

Türkiye’de erken çocukluk eğitiminin kurumsal ve yaygın bir politika alanı olarak ele alınmasının tarihi oldukça yenidir. Türkiye'de okul öncesi eğitim konusu, Cumhuriyet döneminde kapsamlı olarak ilk defa 1953 yılında toplanan 5. Milli Eğitim Şurası’nda gündeme alınmıştır. Bu şurada alınan kararlarla özel anaokullarına devlet teşviki verilmesi, anaokullarında ve ilkokullarda okul temizliğine, çocukların sağlık bilgisine ve bedensel sağlığına dikkat edilmesi yönünde temel hedefler belirlenmiştir. Okul öncesi eğitime dair ilk kapsamlı çerçeve yönetmelik de bu şuranın ardından hazırlanmıştır. Ancak okul öncesi eğitimin sadece kâğıt üzerinde bir niyet olmaktan çıkıp, yapısal ve yasal eksikliklerine rağmen görünür bir eğitim basamağı olarak kabul görmeye başlaması esas olarak 1980'li yıllara rastlamaktadır.

1980’li yılların okul öncesi eğitimin yaygınlaşması bağlamında bir 'milat' olması kesinlikle tesadüfi değildir; bu dönem, Türkiye’de küresel eğilimlere paralel olarak yeni ekonomi-politik yaklaşımların, yani neoliberalizmin benimsendiği yıllara denk gelmektedir. Neoliberal dönüşüm süreci, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesini ve devletin sosyal alanlardan aşamalı olarak çekilmesini öngörmüştür. Bu durum EÇEB alanında da kendini göstermiş, alan büyük ölçüde özel sektörün kâr maksimizasyonu hedeflerine terk edilmiştir. Milli Eğitim Bakanlığı’na (MEB) bağlı özel okul öncesi kurumlarının sermaye gruplarınca işletilmesinin teşvik edilmesi, devletin kamusal ve ücretsiz bir erken eğitim sistemi kurmak yerine eğitimde piyasalaşmayı desteklediğinin açık bir göstergesidir.

Günümüzde Türkiye’de EÇEB hizmetlerinin sunumu son derece parçalı, eşgüdümden uzak ve standartları açısından büyük farklılıklar gösteren bir yapıya bürünmüştür. MEB kendi bünyesinde EÇEB hizmetlerini anaokulları ve anasınıfları üzerinden sunarken, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı (ASHB) daha çok 0-3 yaş odaklı olmakla birlikte 0-6 yaşı kapsayan kreş ve gündüz bakımevlerinin denetimini yürütmekte; ancak bu kurumların işletmesini ve yönetsel süreçlerini tamamen özel sektörün inisiyatifine bırakmaktadır. Sosyal devlet ilkesinin gereği olan bu kurumların kâr amacı güden yapılara devredilmesi, buralarda sunulan hizmetin niteliğini ve çocuğun yüksek yararının ne kadar gözetildiğini son derece tartışmalı hale getirmektedir.

Yoksulluk Halleri, Eşitsizlikler ve Anaokulu Paradoksu

Toplumsal alanda var olan ekonomik uçurumlar en sert şekliyle çocukların hayatlarında kırılmalar yaratmaktadır. Erken yaşlarda (0-8 yaş) sağlıklı, güvenli ve bilişsel uyaranların bol olduğu nitelikli ortamlarda büyüyen çocukların akademik başarılarının, sosyal-duygusal farkındalıklarının, dil becerilerinin ve motor gelişimlerinin, bu ortamlardan mahrum bırakılan yoksul çocuklara kıyasla katbekat yüksek olduğu bilimsel bir gerçektir. Savaşlar, iklim krizinin yarattığı çevresel yıkımlar, temiz içme suyuna kısıtlı erişim, pandemiler, zorunlu göçler ve ailelerin içinde bulunduğu ekonomik yoksunluk gibi faktörler eşitsizlikleri devasa boyutlara taşımakta, küçük çocukların esenliğini tehdit etmektedir. Eşitsizliklerin neden olduğu bu yıkıcı sonuçlar sadece çocuğun bireysel gelişimi üzerinde değil, aynı zamanda uzun vadede toplumsal refahın, demokrasinin ve sosyal barışın inşası üzerinde de onarılamaz yaralar açmaktadır.

Eğitimde bu eşitsizliklerin billurlaştığı en net kavram "Anaokulu Paradoksu"dur. Okul öncesi eğitimin salt bir "eğitim basamağı" olarak kurgulanması, yani parasını ödeyebilenin faydalandığı özel bir hizmet gibi konumlandırılması eşitsizlikleri derinleştiren bu paradoksu doğurmuştur. Anaokulu paradoksu, en varlıklı ailelerden gelen çocukların erken çocukluk eğitim hizmetlerinden (kreş, anaokulu) yararlanma olasılığının, en yoksul ve dezavantajlı ailelerden gelen çocuklara göre tam 7 kat daha fazla olması demektir. Bir başka deyişle, bu eğitime aslında en çok ihtiyacı olan, evdeki uyaran eksikliğini okuldaki zengin ortamla kapatması gereken yoksul çocuklar sistemin tamamen dışına itilirken; zaten evde her türlü imkâna sahip varlıklı çocuklar eğitim sisteminin olanaklarından sonuna kadar faydalanmaktadır. Bu paradoksun üstesinden gelmenin tek yolu EÇEB hizmetlerini serbest piyasanın insafından çıkararak, kamu garantisi altında kapsayıcı bir "sosyal politika" zeminine oturtmaktır.

Eğitim Politikasından Sosyal Politikaya: Kavramsal Bir Sıçrama İhtiyacı

EÇEB hizmetleri etrafında düğümlenen bu devasa sorun yumağını çözmek için, devletin olaya bakış açısında köklü bir paradigma değişikliğine gidilmesi zorunludur. Türkiye'de okul öncesi eğitim bugüne dek salt bir "eğitim politikası" bağlamında, yani okullaşma oranlarını artırmaya yönelik istatistiksel bir çaba olarak ele alınmıştır. Ancak günümüzün çok katmanlı toplumsal ihtiyaçları bağlamında değerlendirildiğinde, bu bakış açısının ve mevcut birikimin yetersiz olduğu, kamu kaynaklarının hakkaniyetli dağıtılmadığı ve dezavantajlı çocuklara ulaşma noktasında sistemin beklenilen nitelikte çalışmadığın ortadadır.

0-6 yaş arasındaki çocuklar için çok daha kapsayıcı, eşitlikçi ve koruyucu hizmetler sunabilmek adına okul öncesi eğitimi dar kalıplı bir "eğitim politikasından" çıkarıp, geniş ve bütüncül bir "sosyal politikaya" dönüştürmek gerekmektedir. Okul öncesi eğitimin sadece okula hazırlık yapılan bir "eğitim basamağı" olarak kurgulanması; bu yaş grubunda hayati öneme sahip olan temiz suya erişim, sağlıklı beslenme, büyüme takibi, sağlık taramaları, psikososyal gelişim ve ebeveyn eğitimi gibi çocukları doğrudan etkileyen diğer yaşamsal alanların göz ardı edilmesine yol açmaktadır. Oysa sosyal politika olarak benimsenen EÇEB hizmetlerinin sunumu, eğitim bilimleri, gelişim psikolojisi, pediatri, sosyal hizmetler ve beslenme uzmanlığı gibi alanların bir araya geldiği disiplinler arası bir yaklaşımı ve uygulamayı zorunlu kılar. EÇEB hizmetlerinin sosyal bir hak olarak hayata geçmesi, yalnızca çocuğun fiziksel olarak bir okul binasına (eğitim, bakım, beslenme, sağlık) girmesini değil, asıl olarak devletin "sosyal bir kurum" kimliğiyle en ücra köşedeki çocuğa ve ailesine erişimini olanaklı kılacaktır.

EÇEB merkezleri, yoksul ve yoksun çocuklar için asla sadece ebeveynleri çalışırken vakit geçirdikleri bir "çocuk park yeri" veya bakım alanı değildir. Bu merkezler çocuklara çok boyutlu bir şekilde akademik, sosyal ve duygusal gelişim sunan "koruyucu ve önleyici bakım merkezleri"dir. Nitelikli EÇEB hizmetleri çocuğa sağlıklı bir öğün yemek sunar, onu şiddet ve ihmalden koruyan güvenli bir sığınak olur, akranlarıyla sosyalleşerek dil becerilerini geliştirmesini sağlar ve eğitime erişim hakkını güvence altına alır. Ayrıca bu hizmetler sadece çocuğu değil ebeveyni de güçlendiren sosyal dayanışma yapılarıdır; ebeveynlerin istihdama katılmasını sağlayarak ailenin ekonomik zincirlerini kırmasına yardım ederler, onlara çocuk gelişimi konusunda rehberlik ederek çocuğu evde de destekleyecek sosyal ağlar kurmalarını sağlarlar.

Yerel Yönetimlerin Demokratik ve Sosyal Sorumlulukları

Merkezi hükümetin ve bakanlıkların yapısal hantallıkları, bütçe kısıntıları veya ideolojik öncelikleri nedeniyle EÇEB hizmetlerinin yetersiz kaldığı bu noktada, doğrudan halkla temas halinde olan yerel yönetimler tarihi bir sorumlulukla karşı karşıyadır. MEB tarafından okul öncesi eğitimin sadece yarım gün olarak sunulması ve bu kurumlarda ailelerden aidat, katkı payı, kırtasiye ücreti gibi adlar altında ödemeler talep edilmesi, dezavantajlı grupların, asgari ücretlilerin ve dar gelirli yurttaşların çocuklarını sistemin dışında tutmaktadır. Bu yapısal zorluklar dezavantajlı grupları görmezden gelmektedir. İşte tam bu bağlamda, yerel yönetimler inisiyatif almalı ve sorumluluk üstlenerek kapsayıcı bir "yerel yönetim çocuk politikası" geliştirmelidir.

Dünyada yerel yönetim çocuk politikası geliştiren ve bu politikaları uygulamalara dönüştüren birçok örnek bulunmaktadır. Bu örnekler incelendiğinde yerel yönetimlerin politikaları kendi öznel durumu içerisinde değerlendirdikleri ve önceliklerine göre EÇEB hizmetlerini yapılandırdıkları görülmektedir. Örneğin erişim sorununa odaklanan ve EÇEB hizmetlerinin herkes için standart bir kentsel hakka dönüştürmeyi politika haline getiren New York City, yürüttüğü Pre-K for All programı ile çocukların ilkokula başlamadan önce yaşadığı bilişsel uçurumu kapatmayı ve insan sermayesine erken yatırım yapmayı hedefler. Benzer şekilde Toronto yerel yönetimi, ulusal çaplı CWELCC Şehir Entegrasyonu politikasını yerelde uygularken coğrafi eşitlik ve "sıfır ret" prensibini savunarak; özellikle hizmet alamayan bölgelerdeki tüm çocukların, ihtiyaçları ne olursa olsun sisteme evrensel erişimini güvence altına almaktadır. Bununla birlikte Latin Amerika metropolleri, EÇEB hizmetlerini sadece bir eğitim süreci olarak değil, derin yoksulluk ve kentsel şiddetle mücadelenin ilk basamağı olarak kurgulamaktadır. Medellín, hayata geçirdiği Buen Comienzo (İyi Bir Başlangıç) programıyla çocukları daha ilk yıllarında şiddet döngüsünden kurtarmayı ve onlara güvenli bir ekosistem sunmayı amaçlar. Öte yandan São Paulo'daki CEI Ağı (Centros de Educação Infantil), favelalardaki (gecekondu bölgeleri) çocukların yetersiz beslenmesini engellemek ve gıda güvenliğini sağlamak için erken çocukluk merkezlerini temel birer sağlık ve bakım istasyonuna dönüştürmüştür.

Bunlara ilaveten, Avrupa ve Asya'daki metropoller; göç, istihdam krizleri ve düşen doğum oranları gibi makro problemleri, EÇEB hizmetlerini kullanarak çözmeye çalışmaktadır. Dünyanın en düşük doğum oranına sahip olan Seul, Seoul-Style PPP (Kamu-Özel Ortaklığı) modeliyle özel kreşleri mali olarak destekleyip ebeveynlerin üzerindeki finansal yükü sıfırlayarak demografik çöküşü tersine çevirmeyi amaçlamaktadır. Bununla birlikte Berlin yönetimi, uyguladığı Kita-Gutschein (Kreş Kuponu) sistemiyle göçmen kökenli çocukların erken dil edinimini destekleyerek ana toplumdan tamamen izole (paralel toplumların) bir toplumun oluşmasını önlemeye çalışırken; Paris, Les Crèches Municipales (Belediye Kreşleri) ağı aracılığıyla çocuklara fırsat eşitliği temelinde çocuklara didaktik anlamda "sanat öğretmek" veya bir şeyler ezberletmek değil; sosyoekonomik arka planları ne olursa olsun her çocuğun edebiyat, müzik, ritim ve görsel sanatlarla duyusal, aktif ve eşit bir şekilde en erken yaşta temas edecek (kültürel uyanış -l'éveil culturel et artistique-) ortamı sunmakta ve özellikle tek ebeveynli kadınların istihdama katılmasını desteklemektedir.

Yerel yönetimler sadece eşitsizliklere odaklanan politikalar değil aynı zamanda mevcut eğitim uygulamalarındaki geleneksel yapılara da alternatif üreten modeller geliştirmiştir. Örneğin, eğitimin kapalı binaların tekelinden çıkıp kentsel mekânın kendisiyle gerçekleştiğini savunan şehirler, oldukça radikal pedagojik modeller sunmaktadır. İtalya'daki Reggio Emilia komünü, tamamen yerel Belediye Ekosistemi tarafından desteklenen felsefesiyle çocuğu aktif bir demokratik yurttaş olarak konumlandırır ve okul mimarisini keşfetmeye açık "üçüncü bir öğretmen" olarak tasarlar. Finlandiya'nın başkenti Helsinki ise Leikkipuisto (Oyun Parkı Ağı) sistemiyle eğitim kurumlarını açık havaya ve parklara taşıyarak, çocukların serbest oyun oynama ve doğayla iç içe risk alma hakkını vazgeçilmez bir kentsel standart haline getirmiştir.

Türkiye'nin 2025 yılı güncel verilerine göre, 0-6 yaş grubu EÇEB hizmetlerinden yararlanan çocukların oranı yaklaşık %30 seviyesindedir. Toplam 6,5 milyonluk hedef kitlenin yalnızca 2 milyonuna ulaşılabilmesi, bu alandaki hizmet kapasitesinin sınırlı olduğunu göstermektedir. Bu doğrultuda yerel yönetimler, merkezi hükümetin geliştireceği politikalara ve sunacağı hizmetlere destek olmak adına politika geliştirme süreçlerinde daha aktif sorumluluk üstlenmelidir. Yerel yönetimler, politika geliştirirken kolektif bir yaklaşımı benimsemelidir. Hizmet sundukları mahalle sakinlerini ve ebeveynleri sürecin pasif alıcıları değil, planlayıcı özneleri olarak konumlandırmalı; ihtiyaç analizlerine dayalı, çözüm odaklı ve uzun vadeli politikalar üretmelidir.

Türkiye, erken çocukluk eğitimi konusunda derin sosyoekonomik eşitsizlikler ve kentleşme sorunlarıyla karşı karşıyadır. Bu durum, yerel yönetimlerin sadece eğitim sunmasını değil, kapsamlı bir sosyal dönüşüm politikası izlemesini zorunlu kılar. Bu bağlamda "Mahalle Temelli Bütünleşik EÇEB Ekosistemi" önerisi dünyadaki başarılı modellerin Türkiye gerçekliğine uyarlanmış hibrit bir sentezi olarak değerlendirilebilir. Bu modelin temelinde, Latin Amerika metropollerinin (São Paulo ve Medellín) uyguladığı beslenme ve sağlık odaklı yaklaşım yer alır. EÇEB merkezleri, dezavantajlı mahallelerde çocukların gıda güvenliğini sağlayan birer "sağlık istasyonu" olarak konumlandırılmalıdır. Bu, çocukları yoksulluğun getirdiği bilişsel ve fiziksel yıkımdan koruyan ilk güvenli kalkandır. Erişim sorununu çözmek için Toronto'nun "sıfır ret" prensibi benimsenmelidir. Belediye hizmetleri, her çocuk için bir hak olarak kurgulanmalı ve önce en kırılgan gruplara öncelik verilmelidir. Paris örneğinde olduğu gibi, bu süreç çocuklara sadece akademik bilgi değil; edebiyat, müzik ve sanatla erken yaşta tanışacakları bir "kültürel uyanış" fırsatı sunmalıdır. Mali engelleri aşmak için Seul ve Berlin modellerinden esinlenilen yerel-kamu-kooperatif ortaklıkları devreye sokulmalıdır. Belediyeler, doğrudan bina inşa etmenin yanı sıra, "kreş kuponu" sistemiyle sivil toplum inisiyatiflerini ve kadın kooperatiflerini destekleyebilir. Bu uygulama, kadınların istihdama katılımını artırırken göçmen çocukların erken dil edinimini destekleyerek toplumsal uyumu güçlendirir. Eğitimin fiziksel mekânı, İskandinavya ve İtalya örnekleriyle yeniden tanımlanmalıdır. Eğitimi dört duvar arasından çıkararak kent parklarına ve doğaya taşıyan açık hava pedagojisi temel alınmalıdır. Mekân, çocuk için "üçüncü bir öğretmen" görevi görmeli; ona serbest oyun oynama ve risk alma özgürlüğü tanımalıdır. Sonuç olarak bu model, EÇEB'i basit bir bakım hizmeti olmaktan çıkarır. Eğitimi; yoksulluğu kıran, kadınları güçlendiren, toplumsal entegrasyonu sağlayan ve kenti çocuk dostu bir mekâna dönüştüren stratejik bir yerel yönetim aracı haline getirir.

Sonuç: Geleceği İnşa Etmek

Sonuç olarak, ülkemizin ikinci yüzyılında eğitimle ilgili atılacak en stratejik adım, çocukların en kritik gelişim evresi olan okul öncesi dönemi ticari bir meta olmaktan çıkarıp, kamusal, ücretsiz, laik ve bilimsel bir hak olarak yeniden tanımlamaktır. İnsanlık ve toplum, kendi bekası ve refahı için bunu yapmak zorundadır. Yoksulluk ve eşitsizliklerin her geçen gün daha da derinleştiği, gelir dağılımındaki adaletsizliğin nesilden nesile aktarıldığı bir makroekonomik iklimde; erken çocukluk döneminde sunulacak koruyucu, kapsayıcı ve önleyici nitelikli EÇEB hizmetleri, sosyal adaletin sağlanabileceği belki de tek gerçekçi alandır. Kamu kaynaklarının öncelikli olarak çocukların yüksek yararına, kreşlere, ücretsiz beslenmeye ve eğitime ayrılması için hükümetlere ve yerel yönetimlere politik baskı uygulamak her aydın yurttaşın ve sivil toplumun sorumluluğudur. Çocukların yeteneklerini gerçekleştirdiği, barışçıl, aydınlık ve bilimsel akla dayalı bir toplum; ancak ve ancak çocukların haklarını evrensel düzeyde koruyan, okul öncesi eğitim ve bakım hizmetlerini her çocuk için erişilebilir bir sosyal politika olarak benimseyen devletlerin eseri olacaktır. Etkili uygulanacak bir erken çocukluk eğitim ve bakım sistemi mümkündür, bunun için gereken kaynaklarımız, bilimsel altyapımız ve potansiyelimiz mevcuttur; ihtiyaç duyulan tek şey ise çocuğu merkeze alan güçlü bir irade ve kararlılıktır.

İlgili Haberler

Mektepli Gazete | Prof.Dr. Mehmet Toran Sosyal Bir Hak Olarak Erken Çocukluk Eğitimi ve Bakımı