Mektepli Gazete

Prof.Dr. Cem Terzi: Üniversiteler Büyürken Üniversite Fikri Küçülüyor

Paylaş
Yazı boyutu
100%

Üniversiteler Büyürken Üniversite Fikri Küçülüyor

Prof. Dr. Cem Terzi

Bugün dünyanın hemen her yerinde yükseköğretim tarihinin en büyük genişleme dönemlerinden biri yaşanıyor. Öğrenci sayıları artıyor. Kampüsler çoğalıyor. Üniversite binaları kentlerin çeperlerine doğru yayılıyor. Uluslararası öğrenci hareketliliği büyüyor. STEM alanlarına (fizik, kimya, biyoloji, bilgisayar bilimleri, yapay zekâ, veri bilimi, elektrik-elektronik mühendisliği, makine mühendisliği, inşaat mühendisliği, matematik ve istatistik) ciddi yatırımlar yapılıyor. Özel üniversite sayıları artıyor. Diplomalar, sertifikalar, akreditasyon belgeleri, sıralamalar, performans puanları ve yayın sayıları çoğalıyor. İlk bakışta büyük bir başarı hikâyesiyle karşı karşıya olduğumuzu düşünebiliriz. Öte yandan sayılar arttıkça şu soru da gündeme geliyor: Gerçekten üniversiteler mi çoğalıyor, yoksa yalnızca üniversite binaları mı?

Bu yazıda, 2025 yılında Nature dergisinde yayımlanan ve üniversitelerin geleceğini tartışan özel dosyadan hareketle bugünün yükseköğretim krizini ele almaya çalışıyorum. Nature’ın dosyasında dünyanın farklı bölgelerinden akademisyenler, yapay zekâdan araştırma politikalarına, finansman modellerinden üniversite-sanayi ilişkilerine kadar geniş bir öneri yelpazesi sunuyor. Ancak kaleme aldığım bu yazının amacı yalnızca o önerileri aktarmak değil. Asıl amacım üniversitenin bugünkü krizini daha derin bir yerden tartışmak. Bu nedenle Nature’ın iyimser ve çoğu zaman teknoloji, verimlilik ve ekonomik değer odaklı önerilerini; Richard Murphy’nin neoliberal yükseköğretim eleştirileriyle ve John P.A. Ioannidis ile Jeroen Baas’ın bilimsel üretim, demokrasi ve basın özgürlüğü arasındaki ilişkiyi inceleyen güncel çalışmasıyla birlikte okuyacağım. Böylece mesele yalnızca üniversitelerin nasıl büyüdüğüyle sınırlı kalmayacak, bu büyümenin hangi siyasal ve toplumsal koşullarda gerçekleştiği sorusu etrafında ele alınacak.

Bu yazıda önce küresel yükseköğretim patlamasını ve üniversitenin kitleselleşmesini ele alacağım. Ardından bu büyümenin neoliberal piyasa mantığı, otoriter siyaset, akademik güvencesizlik ve bilimsel üretimin araçsallaştırılmasıyla nasıl iç içe geçtiğini tartışacağım. Türkiye deneyimini de bu çerçevede değerlendireceğim. Zira üniversitenin geleceği yalnızca teknoloji, finansman ya da yapay zekâ meselesi değildir. Asıl mesele, üniversitenin ne için var olduğu, kime karşı sorumlu olduğu ve hangi koşullarda hakikati arayabileceğidir.

Bugün yükseköğretimde yaşanan genişleme kendi başına bir ilerleme göstergesi değildir. Öğrenci sayıları, kampüsler, yayınlar, diplomalar ve uluslararası öğrenci hareketliliği artarken akademik özgürlük, üniversite özerkliği, eleştirel düşünce ve bilimsel nitelik aynı oranda güçlenmiyor. Hatta birçok ülkede tam tersi yaşanıyor: Üniversiteler büyürken üniversite fikri küçülüyor.

Küresel Yükseköğretim Patlaması

Dünyada üniversite öğrencisi sayısı 1950’de yaklaşık 6 milyon iken 2024’te bu sayı 264 milyona ulaşmış durumda. 2000 yılından bu yana yükseköğretimdeki öğrenci sayısı iki kattan fazla arttı. Yükseköğretim okullaşma oranı (üniversite çağındaki nüfusa göre üniversiteye kayıtlı öğrenci oranı) Avrupa ve Kuzey Amerika’da 2000’de yaklaşık %55 iken 2023’te %80 civarına çıktı. Batı’da zaten yüksek olan oran daha da yükseldi. Okyanusya’da (Avustralya, Yeni Zelanda) %60’tan %75’e yükseldi. Doğu ve Güneydoğu Asya’da da dikkat çekici bir ilerleme var. Yükseköğretim okullaşma oranı bu bölgede yer alan ülkelerde %15’lerden %60’ların üzerine çıktı. Bu büyüme en çok Çin, Güney Kore ve Vietnam’da oldu. Latin Amerika ve Karayipler’de %20 civarından %60’a yaklaştı. Türkiye’nin de içinde olduğu Kuzey Afrika ve Batı Asya’da %20’den %50’ye, Orta ve Güney Asya’da %10’dan %30’a yükseldi. Özellikle Hindistan’da büyük bir ilerleme gerçekleşti. Sahraaltı Afrika’da artış var ama oldukça sınırlı; hâlâ %10’un altında. Maalesef küresel eşitsizlik sürüyor. Üniversiteleşme Afrika’da diğer bölgelere göre çok daha geride.

Üniversitenin Uluslararasılaşması

Uluslararası öğrenci hareketliliği (gelen yabancı öğrenci sayısı – giden öğrenci sayısı farkı) yaklaşık üç kat büyüdü ve bugün yaklaşık 7 milyon öğrenci eğitim almak için başka ülkelere gidiyor. Uluslararası öğrenci hareketliliği ABD’de yaklaşık 700-900 bin bandında. Yani gelen öğrenci sayısı, yurtdışına gidenlerden çok daha fazla. ABD hâlâ dünyanın en büyük akademik çekim merkezi konumunda. ABD’deki yabancı öğrencilerin %29’u Hindistan, %25’i Çin, %4’ü Güney Kore, %3’ü Kanada, %2’si Tayvan ve %37’si diğer ülkelerden geliyor. Birleşik Krallık bu konuda ikinci sırada ve son yıllarda dışarıdan aldığı öğrenci sayısı giderek artıyor. İngiltere özellikle doktora ve yüksek lisans öğrencilerini çekiyor. Türkiye 2012’de neredeyse sıfır düzeyindeyken 2022’de pozitife geçiyor; 150-200 bin civarında. Bu rakam bize Türkiye’nin artık dışarı gönderdiğinden daha fazla öğrenci alan bir ülkeye dönüştüğünü gösteriyor. Bunu olumlu bir özellik olarak belirtirken uluslararasılaşmanın yalnızca yabancı öğrenci sayısıyla ölçülmediğinin altını çizmekte yarar var. Öğretim üyelerinin hareketliliği, ortak araştırmalar, uluslararası akademik ağlar ve bilimsel özgürlük de üniversitelerin uluslararasılaşmasında aynı derecede önemlidir. Türkiye son yıllarda yayın sayısını artırdı. Ancak, yayın sayısındaki artış her zaman bilimsel etkinin arttığı anlamına gelmiyor. Sorun yalnızca araştırmacılarda değil. Araştırmacıların, araştırma ya da yayının niteliği kadar araştırma bütçeleri, akademik özgürlükler, kurum kültürü ve üniversite yönetim biçimleri de bilimsel kaliteyi belirliyor. Türkiye özellikle Orta Asya, Afrika, Orta Doğu ve Balkanlar’dan öğrenci alıyor. Çin uluslararası öğrenci hareketliliğinde negatifte. Çin’den dışarı giden öğrenci sayısı gelenlerden çok daha fazla. Hindistan ise en negatifteki ülke. Hindistan bugün dünyanın en büyük öğrenci ihracatçısı.

Uluslararası öğrenci hareketliliğinin yön değiştirmesi yeni bir olgu. ABD, İngiltere, Kanada ve Avustralya önemli çekim merkezleri olmaya devam etse de Çin, Güney Kore ve Hollanda gibi ülkeler giderek daha fazla dış ülkelerden öğrenci alıyor. Bu alanda ABD’nin mutlak üstünlüğü giderek zayıflıyor. ABD’nin uluslararası öğrenciler içindeki payı yaklaşık %26’dan %16’ya gerilemiş durumda. Bu gerilemede göçmenlik kısıtlamalarının, vize sorunlarının ve yükselen maliyetlerin büyük etkisi var. ABD’deki uluslararası öğrencilerin en büyük kaynağı eskiden Çin iken günümüzde Hindistan olması da oldukça dikkat çekici bir gelişme.

Büyük Demokratizasyon

Bu rakamlar elbette insanlık tarihi açısından büyük bir gelişme olarak nitelendirilebilir. Üniversiteler bir zamanlar küçük seçkin grupların ayrıcalığı idi. Din adamlarının, bürokratların, hukukçuların, hekimlerin ve devletin ihtiyaç duyduğu sınırlı sayıda uzman grubun yetiştirildiği kurumlardı. Hindistan’daki Nalanda’dan Fas’taki El-Karaviyyîn’e, Bologna’dan Humboldt’un Berlin Üniversitesi’ne kadar üniversite fikrinin uzun tarihi, esas olarak az sayıda öğrenci ile çok yoğun bilgi üretimi ve aktarımı etrafında şekillenmişti. Modern araştırma üniversitesinin temelini atan Humboldt modeli, eğitim ile araştırmayı birbirine bağlamıştı. Üniversite yalnızca bilgi aktaran bir okul değildi; aynı zamanda yeni bilginin üretildiği bir yerdi. Öğrenci yalnızca öğrenen değil, hakikat arayışına katılan kişiydi. Öğretim üyesi yalnızca ders anlatan biri değil; araştıran, şüphe eden, soru soran ve zaman zaman iktidarın hoşuna gitmeyen cevaplar üreten kişiydi.

1900’den 2000’e kadar dünya nüfusundaki her 10.000 kişi başına düşen üniversite öğrencisi sayısında dramatik bir artış oldu. 1950’ye kadar görece yavaş ilerleyen artış, özellikle 1960’lardan sonra hızlandı. 1980 sonrası ise büyüme adeta sıçrama yaptı. Üniversite artık küçük bir erkek elitin kurumu olmaktan çıktı; kadınların, işçi sınıfının, orta sınıfın, daha önce dışlanmış toplumsal kesimlerin erişebildiği kitlesel bir kuruma dönüştü.

Bu dönüşümün bölgesel dağılımı da çok önemli. Önce sanayileşmiş Batı öne çıktı doğal olarak. Ardından Doğu Avrupa, Latin Amerika, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika büyüdü. 1980 sonrasında özellikle Asya’nın yükselişini gördük. Çin, Hindistan, Güney Kore ve Vietnam gibi ülkeler yükseköğretimin ağırlık merkezini değiştirdi. Üniversite Batı’nın tekelinden çıktı.

STEM’in Yükselişi ve Bilimin Coğrafyasında Değişim

Fen ve mühendislik alanlarında doktora yapanların sayısında dikkat çekici bir artış var. Çin’de 2011’de yaklaşık 35 bin doktora öğrencisi varken bu rakam 2020’de 42 bine ulaştı. Çin dünyanın en büyük “-STEM doktora yetiştiren ülke. ABD’de doktora öğrenci sayısı 32 binden 43 bine çıkarak son yıllarda Çin ile aynı seviyeye geldi. Hindistan’da ise en çarpıcı yükselişe tanık oluyoruz. Doktora öğrenci sayısı 2018’de yaklaşık 28 bine ulaştı. İngiltere’de daha yavaş ama sürekli bir artış var. Almanya’da da ılımlı bir yükseliş var. Bilim alanlarında insan gücü artık yalnızca Batı tarafından yetiştirilmiyor, Asya da büyük bir hızla Batı’ya yetişti.

.

Genel Eğilimler

Bilim alanları değerlendirildiğinde genel olarak STEM alanlarının yükselişte olduğunu görüyoruz. Fen, teknoloji, mühendislik ve matematik alanlarına yatırımlar her ülkede artıyor. Özellikle Çin STEM araştırmalarında büyük sıçrama yaptı.

Bir diğer genel durum özel üniversite sayısının tüm dünyada hızla artması. Hindistan, Latin Amerika ve Güneydoğu Asya’da özel yükseköğretim hızla genişliyor. Ancak, kalite konusunda önemli soru işaretleri ortaya çıkmış durumda.

Beyin Göçü ve Eşitsizlik

Beyin göçü sorunu devam ediyor. Uluslararası eğitim bireyler için fırsatlar yaratırken özellikle Afrika gibi bölgelerde nitelikli insan gücü kaybına yol açıyor. Türkiye’nin de son yıllarda yaşadığı en büyük sorunlarından biri bu. Türkiye’de yetişmiş insan gücü yurtdışına yöneliyor. Doktorlar, mühendisler, araştırmacılar ve genç akademisyenler giderek artan biçimde Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerine göç ediyor. Bunun nedeni yalnızca ekonomik değil. Bilimsel özgürlük, akademik özerklik, liyakat, ifade özgürlüğü ve gelecek güvencesi gibi çok temel sorunlar en az gelir kadar belirleyici oluyor.

Kadınların Üniversiteye Girişi

Kadınların yükseköğretime katılımındaki artış ise başlı başına tarihsel bir dönüşüm. 1950’lerde üniversiteler büyük ölçüde erkeklerin dünyasıydı. Kadınların oranı çok düşüktü. 1970’lerden sonra bu tablo değişmeye başladı ve 2000’lere gelindiğinde kadınların sayısı birçok ülkede erkeklerin sayısını yakaladı. 2010 sonrasında ise bazı bölgelerde erkeklerin üzerine çıktı. Bütün bunlar kuşkusuz çok önemli kazanımlar.

Üniversiteye erişimin yaygınlaşması kadınlar, yoksullar, taşra, etnik azınlıklar, işçi ailelerinin çocukları ve daha önce üniversite kapısından içeri giremeyen milyonlar için gerçek bir toplumsal ilerleme anlamına geldi.

Büyük Paradoks: Üniversiteler Büyürken Ruhunu Kaybediyor

Tüm bu müthiş gelişme ve değişimleri kaydettikten sonra neden hemen her ülkede üniversitelerin krizde olduğu konuşuluyor? Neden büyük bir paradoksla karşı karşıyayız? Neden “üniversitenin büyürken ruhunu kaybettiği” düşünülüyor?

Üniversiteye erişimin demokratikleşmesi ile üniversitenin niteliğinin korunması aynı şey değil. Bir ülke çok sayıda üniversite kurabilir. Her ile kampüs açabilir. Öğrenci sayısını birkaç katına çıkarabilir. Uluslararası öğrenci çekebilir. Yayın sayısını yükseltebilir. Ancak, bütün bunlar tek başına üniversite kültürü kurmaya yetmiyor. Zira üniversite bina değildir. Kampüs değildir. Sıralama değildir. Diploma değildir. Harç geliri değildir. Yayın sayısı hiç değildir.

Üniversite, öncelikle eleştirel düşünceyi koruyan bir kurumdur. İktidarların hoşuna gitmeyen soruları sorabilen bir kurumdur. Yanılma hakkının olduğu bir kurumdur. Merakın, bürokratik izinlere tabi olmadığı bir kurumdur. Hakikat arayışının kariyer puanına, fon çağrısına, piyasa beklentisine ya da devletin makbul sınırlarına çekilmediği yerdir.

Bugün üniversitelerin yaşadığı kriz tam buradadır: Üniversiteler büyüyor ama büyürken başka bir şeye dönüşüyor. Bu dönüşümün en güçlü aktörü neoliberalizmdir.

Neoliberal Üniversite

Richard J. Murphy’nin Birleşik Krallık üniversiteleri üzerine yaptığı değerlendirme bu açıdan son derece çarpıcı. Murphy’ye göre İngiltere’de üniversitelerin krize sürüklenmesi bir tesadüf değil. 2010 sonrasında Muhafazakâr Parti politikalarıyla bilinçli biçimde tasarlanan neoliberal yükseköğretim modeli, eğitimi kişisel ve toplumsal gelişim aracı olmaktan çıkarıp bir piyasa aracına dönüştürdü. Öğrenci artık öğrenen kişi değil, gelecekte kendisine ekonomik avantaj sağlayacak bir hizmet satın alan tüketici oldu. Üniversite ise kamusal bilgi kurumu değil; kendi markası, pazarlama stratejisi, müşteri kitlesi ve gelir hedefleri olan bir işletme haline geldi. Öğrencinin bir kez müşteri olarak tanımlanmasıyla eğitim de meta haline geldi. Ders içerikleri ürün oldu. Diploma yatırım aracına dönüştü. Üniversiteler reklam broşürlerinde “kariyer fırsatı” satmaya başladı. Mezun istihdam oranı, kampüs olanakları, uluslararası bağlantılar, öğrenci memnuniyeti ve sıralama başarısı pazarlama malzemesi haline geldi.

Bütün bunlar olurken üniversitenin kadim sorusu, “Doğru olan nedir?” kayboldu. Bunun yerini yeni sorular aldı: Bu program kaç öğrenci çeker? Bu bölüm zarar ediyor mu? Bu araştırma fon bulur mu? Bu yayın puan getirir mi? Bu mezunun piyasa değeri nedir?

Bu durumu üniversiteler büyürken üniversite fikrinin küçülmesi olarak tanımlayabiliriz.

Murphy’nin işaret ettiği İngiltere örneğinde, üniversiteler sürekli büyüdü, öğrenci kotalarını doldurdular, özellikle denizaşırı ülkelerden gelen öğrencilerden ve gelir getiren yüksek lisans programlarından büyük paralar elde ettiler ama bu durum sürdürülebilir değildi. Üniversitelerin finansal modeli çok kırılganlaştı ve bugün büyük bir finans krizindeler. Birleşik Krallık’taki yaklaşık 120 üniversitenin beşte birinin ciddi finansal risk altında olduğu belirtiliyor. Nottingham gibi üniversiteler bütçe açıkları nedeniyle personel çıkarıyor, bölümleri kapatıyor ve grevlerle boğuşuyor.

Bu yalnızca akademinin krizi olarak kalmıyor. Üniversiteler birçok kentte en büyük işverenlerden biri durumunda. Bir üniversitenin çöküşü yalnızca birkaç bölümün kapanması anlamına gelmiyor; bulunduğu bölgenin ekonomik ve toplumsal ekosisteminin de sarsılmasına yol açıyor. Üniversite kente öğrenci getirir, istihdam alanı yaratır, kültürel hayat üretir, sağlık hizmeti sunar, araştırma yapar, yerel ekonomiyi besler. Burada bir trajedi yaşandığının altını çizmek gerek. Neoliberal model, üniversiteleri daha verimli kılma iddiasıyla yola çıkmıştı ancak, sonunda üniversiteleri daha kırılgan, daha borçlu, daha bağımlı ve daha niteliksiz hale getirdi.

Eleştirel Düşüncenin Tasfiyesi ve İtaatkâr Yurttaşlar

Murphy’nin eleştirisinin ikinci boyutu daha da yakıcı: Eleştirel düşünce eğitimden sistematik biçimde çıkarıldı. Neoliberal dönemin eğitim anlayışında, öğrenciye soru sorması değil, sınavda doğru kabul edilen cevabı vermesi öğretiliyor. Cevapları sorgulaması değil, onları ezberlemesi bekleniyor. Öğrenciler argüman kurmayı, karşı görüşü analiz etmeyi, tutarlı bir metin yazmayı, bir fikrin tarihini izlemeyi öğrenmeden üniversiteye geliyorlar ve mezun oluyorlar. Böyle bir öğrenci başarısız değildir aslında. Sistemin istediği her şeyi başarıyla yapmıştır. Ezberlemiştir. Sınavı geçmiştir. Ölçülmüştür. Sıralanmıştır. Ama düşünmemiştir!

Türkiye açısından son derece tanıdık bir durum. Bizde de eğitim sistemi uzun zamandır bir düşünme süreci olmaktan çok bir eleme ve sıralama mekanizması gibi işliyor. Ortaokuldan itibaren öğrencilerin hayatı sınavlara göre düzenleniyor. Dershaneler, özel kurslar, test kitapları, soru bankaları ve deneme sınavları arasında geçen yıllar boyunca gençlerden merak etmeleri değil, doğru şıkkı mümkün olan en kısa sürede bulmaları bekleniyor. Eğitim adeta bir at yarışına dönüşmüş durumda.

Bu yalnızca pedagojik bir sorun değil. Siyasal bir sorun ile karşı karşıyayız. Zira eleştirel düşünce eğitimden tasfiye edildiğinde yalnızca kötü öğrenciler yetişmez, aynı zamanda itaatkâr yurttaşlar yetiştirilmiş olur. Soru sormayan, verilen cevabı sorgulamayan, karmaşık toplumsal sorunları basit formüllere indirgeyen, uzmanlığa kuşkuyla bakan ama propagandaya açık kuşaklar üretilmiş olur.

Eleştirel eğitim kuramcılarının uzun zamandır dikkat çektiği bir tehlike bugün tam olarak gerçekleşiyor. Eğitimin amacı yurttaş yetiştirmekten ziyade insan sermayesi üretmeye dönüştüğünde toplum fiilen ikiye ayrılıyor: karar verenler ve uygulayanlar. Bir avuç insanın strateji geliştirdiği, geri kalanların ise verilen görevleri yerine getirdiği bu anlayışta eğitim, özgürleştirici bir faaliyet olmaktan çıkıp ekonomik ve toplumsal düzenin yeniden üretildiği bir mekanizmaya dönüşüyor.

Neoliberalizm ile Otoriter Siyasetin Kucaklaşması

Neoliberal eğitim ile otoriter siyaset burada birbirini kucaklıyor. Birincisi öğrenciyi müşteri yapıyor. İkincisi yurttaşı itaatkâr kılıyor. Eleştirel düşünce ikisinin de ortak düşmanı. Türkiye’ye bu açıdan bakınca tablo daha da çarpıcı hale geliyor.

Türkiye son 20 yılda yükseköğretime erişimi en hızlı artıran ülkelerden biri oldu. 2000 yılında yaklaşık 1,6 milyon olan yükseköğretim öğrenci sayısı bugün 8 milyona yaklaştı. Neredeyse her ilde bir üniversite kuruldu. Ak Parti (AKP) iktidara geldiğinde, 76 olan üniversite sayısını kaliteden ödün vererek çok hızlı bir şekilde 200’ün üstüne çıkardı. Türkiye’nin nitelikten ödün vererek evrensel standartları karşılamaktan çok uzak üniversiteler kurması gerçek bir başarı öyküsü müdür?

Üniversiteye daha çok insanın gitmesi, daha iyi bir üniversite fikri yarattı mı?

Türkiye’de son 20 yıla baktığımızda akademik özerkliğin neredeyse yok olduğunu görüyoruz. Rektör atamaları merkezî siyasal iradenin alanına girdi. İktidar kendisine yakın kişileri liyakatlerine bakmadan rektör olarak atamaya başladı. Bu siyasi müdahale üniversitedeki her kademeye yansıdı. Üniversite yönetimleri bürokratikleşti ve ileri derecede siyasileşti. Eleştirel düşüncenin yerini iktidara sadakat beklentisi aldı.

Ülkede her ile üniversite açıldı ama her ilde üniversite fikri yeşermedi. Zira üniversiteyi üniversite yapan özgür tartışma ortamıdır. Akademik güvencedir. Eleştiri kültürüdür. Öğrencinin hocasına itiraz edebildiği, hocanın rektöre itiraz edebildiği, rektörün siyasal iktidara karşı üniversitenin özerkliğini savunabildiği bir kültür gerekir. Bunlar yoksa geriye yalnızca bina kalır. Amfiler dolar. Diplomalar dağıtılır. Mezuniyet törenleri yapılır. Cüppeler giyilir. Fotoğraflar çekilir. Ama ortada üniversite yoktur. AKP’nin “her ile bir üniversite” anlayışının altında üniversiteleri yerel ekonomi araçları olarak kullanmak da var. Öğrenci gelsin, ev kiralasın, lokantada yemek yesin, minibüse binsin, kente canlılık gelsin... Üniversite elbette kenti canlandırır. Ancak üniversiteyi sadece yerel ekonomiye öğrenci akıtan bir mekanizma olarak gören tüccar aklı, üniversite fikrinin yoksullaşmasına yol açtı. Üniversiteleri yerel esnafı mutlu etmek ve taşrada oy depoları oluşturmak üzere parti siyaseti üzerinden kurguladıkları için Türkiye niteliksiz taşra üniversiteleriyle doldu.

Türkiye’de yükseköğretimin bir başka gerilimi vakıf üniversitelerinin yükselişidir. Bu da küresel eğilimlerle uyumlu bir gelişme. Özel yükseköğretim son yıllarda her ülkede büyüdü. Hindistan, Latin Amerika, Güneydoğu Asya ve başka bölgelerde devlet, artan öğrenci talebini tek başına karşılayamadığı için özel üniversiteler hızla genişledi. Hindistan, özel üniversite sayısının kamu üniversitelerine göre çok daha hızlı arttığı ülkelerin başında geliyor. Türkiye bu eğilimin dışına düşmedi. Vakıf üniversiteleri yükseköğretim sisteminin önemli bir parçası haline geldi. Elbette bu özel üniversitelerin hepsini aynı kefeye koymak doğru değil. Bazıları güçlü araştırma kurumlarına dönüştü, iyi akademisyenler yetiştirdi, uluslararası bağlantılar kurdu. Ancak, pek çoğu açık biçimde diploma dağıtan ticari işletmeler haline geldi.

Aslında sorun özel ya da kamu ayrımından daha da derindir. Sorun üniversitenin piyasa mantığına teslim edilmiş olmasıdır. Bir yandan kamu üniversiteleri piyasalaştırıldı, öte yandan vakıf üniversiteleri kamusal sorumluluk üstlenmekten uzaklaştı. Öyle bir dönemdeyiz ki artık belirleyici olan mülkiyet biçimi değil, her iki durumda da üniversitenin kendisini ticari bir işletme olarak görmesi. Üniversite hakikat arayan bir kamusal kurum olma özelliğini yitirdi, öğrenci talebini gelire dönüştüren bir eğitim şirketine dönüştü. “Hakikati aramak” ifadesi bugün kulağa yabancı ve romantik geliyor. Ancak üniversitenin asıl kaybı hakikat arayışının romantik, naif, eski moda bir fikre dönüşmesi değil mi?

Türkiye’de üniversitelerin bir işlevi de genç işsizliği ertelemek. Üniversite, milyonlarca genci birkaç yıl daha işgücü piyasasının dışında tutan bir bekleme odasına dönüşmüş durumda. Bu özellikle son 8 yıldır devam eden ekonomik kriz için iktidara bir fırsat sunuyor: Gençler üniversiteye gidiyor, mezun oluyor, ikinci üniversiteye kaydoluyor, yüksek lisansa başlıyor, sertifika programlarına yöneliyor, eğitim uzadıkça uzuyor. Ancak, gerçek anlamda bir gelecek imkânı sunuyor mu? Hayır! Gençlerin aldıkları diplomalar artık geleceğin belirsizliğini erteleme sertifikası haline gelmiş durumda.

Bilimsel Üretim ve Demokrasi

Bu yıl Research Integrity and Peer Review dergisinde “Most science is published from countries lacking in democracy and freedom of press” başlıklı önemli bir makale yayımlandı. John P.A. Ioannidis ve Jeroen Baas, küresel bilimsel üretimi, demokrasi ve basın özgürlüğü bağlamında analiz ettiler.

Makale, günümüz bilimsel üretim sisteminde yüzeyde görülen niceliksel artışın ardında yatan derin yapısal sorunları ortaya koydu; bu sisteminin yalnızca akademik bir faaliyet alanı olmadığını, aynı zamanda politik rejimler, devlet teşvikleri ve basın özgürlüğüyle doğrudan ilişkili bir üretim alanına dönüştüğünü gösterdi. Özellikle Türkiye, İran ve Suudi Arabistan gibi demokratik olmayan veya hibrit rejimlerde bilimsel üretimin doğası, klasik akademik merak ve özgürlük çerçevesinin dışına itilmiş görünmektedir. Bu çalışma, küresel bibliyometrik veriler ile demokrasi ve basın özgürlüğü derecelendirmelerini birleştiren bir analiz. 2024 yılında, tam demokratik ülkeler Scopus’taki yayınların yalnızca %22’sini üretmiş, oysa 2006’da bu oran %66. 2006 yılı için yayın oranları ile demokrasi düzeyi arasında ilişki bulunmazken 2024’te daha düşük demokrasi düzeyine sahip ülkelerin daha fazla yayın ürettiği görüldü. 2024’te yayınların %78’i demokratik olmayan rejimlerden veya kusurlu demokrasilerden geldi. Ayrıca, yayınların büyük çoğunluğu basın özgürlüğünün sorunlu olduğu ülkelere aitti. 2024’te yüksek atıf alan makalelerin %87’sinde en az bir yazar tam demokratik olmayan bir ülkeden idi, %99’unda ise basın özgürlüğü iyi düzeyde olmayan ülkelerden en az bir yazar vardı.

Rejim ve Basın Özgürlüğü Sınıflaması

Makale şu sınıflamayı kullanıyor:


1. Tam demokrasi: Serbest ve adil seçimler, güçlü kurumlar, bağımsız yargı ve sivil özgürlüklerin yüksek olduğu ülkeler. Örneğin; İngiltere, Almanya, Kanada, Hollanda

2. Kusurlu demokrasi: Seçimler var ama medya baskısı olabilir, kurumlar zayıflayabilir, demokrasi işler ama tam değildir. Örneğin; ABD, Hindistan, Fransa, Güney Kore

3. Hibrit rejim: Seçimler vardır ama ciddi manipülasyonlar bulunur, otoriter pratikler belirgindir, demokrasi ile otoriterlik arasında yer alır. En kritik kategori buydu; örneğin Türkiye. (Makalede Türkiye, açıkça bu kategoride yer almıştır.)

4. Otoriter rejim: Gerçek anlamda demokratik seçim yoktur; güç tek elde toplanmıştır, muhalefet ve medya baskı altındadır. Örneğin; Çin, İran, Suudi Arabistan, Rusya

Basın özgürlüğü kriterleri için ise “iyi”, “tatmin edici”, “sorunlu”, “zor” ve “çok ciddi sorunlu” sınıflaması kullanıldı.

Ülkelerin Konumu

Otoriter ve çok ciddi basın sorunu olan ülkeler: Çin, İran, Suudi Arabistan ve Rusya. Bunlar en kapalı sistemlerdir.

Hibrit ve çok ciddi basın sorunu olan ülkeler: Türkiye. Bu kategorideki ülkeler için kritik nokta demokrasi varmış gibi görünür; pratikte ise ciddi baskı vardır.

Kusurlu demokrasi ve sorunlu basın: ABD, Hindistan, Güney Kore, Fransa ve İtalya. Bu ülkeler ara kategoriye yerleşir.

Tam demokrasi ve iyi/tatmin edici basın: İngiltere, Almanya, Kanada, Hollanda ve Avustralya. Bunlar en açık sistemlerdir.

Makalenin önemi “kim ne kadar yayın yaptı” sorusuna değil, “hangi rejim nasıl bilim üretiyor” sorusuna odaklanması. Makale şu temel değişkenleri birlikte ele alıyor: Ülkenin rejim tipi (demokrasi derecesi), basın özgürlüğü düzeyi, toplam yayın sayısı ve yüksek atıf alan yayın oranı (10.000’de).

Böylelikle bilimsel üretimde nicelik ile nitelik arasındaki ilişkiyi analiz etmesi mümkün oluyor. Bu sınıflamaya göre otoriter ve hibrit ülkelerde yayın sayısı hızla arttı; üretim devlet teşvikli hale geldi, politik kontrol yüksek seviyede. Demokratik ülkelerde ise üretim daha az ama daha dengeli; kalite kontrol mekanizmaları daha güçlü görünüyor.

Bilimsel üretim artık yalnızca akademik sistemin ürünü değil, doğrudan rejim tipine bağlı bir üretim biçimi haline gelmiş görünüyor.

Çin: 1.241.560 yayın - 691 yüksek atıf

ABD: 757.240 yayın - 654 yüksek atıf

İngiltere: 255.093 yayın - 305 yüksek atıf

Almanya: 210.354 yayın - 231 yüksek atıf

Türkiye: 78.449 yayın - 63 yüksek atıf

İran: 76.937 yayın - 42 yüksek atıf

Suudi Arabistan: 72.867 yayın - 74 yüksek atıf

Hollanda: 76.265 yayın - 121 yüksek atıf

Bu sayılar, özellikle Türkiye ile Hollanda karşılaştırmasında, benzer üretim hacmine rağmen kalite farkının belirgin olduğunu gösteriyor.

Bilimsel Yayın ve Demokrasi

Burada söz konusu olan yalnızca bilim üretimi değil, bilimin araçsallaştırılması. Birçok demokratik olmayan devlet, bilimsel araştırmayı ulusal stratejinin bir parçası olarak bilinçli biçimde büyütüyor. Bu büyüme doğal bir akademik gelişimin sonucu değil. Aksine, agresif teşvik sistemleri, performans baskısı ve merkezî yönlendirmeyle desteklenen bir üretim modeli. Bilim burada bir hakikat arayışı olmaktan çıkıyor; devletin uluslararası görünürlüğünü ve gücünü artıran bir araç haline geliyor.

Makalenin en çarpıcı bulgularından biri, yayın sayısındaki artışın kalite ile paralel gitmemesi. Doğal olarak çok önemli sorunlar ortaya çıktı: Anlamsız veya bir katkı yapmayan yayınlar, sahtecilik ve veri manipülasyonu, atıf kartelleri, etik dışı yayın pratikleri. Bu durum, bilimsel literatürün güvenilirliğini doğrudan tehdit ediyor.

Politik Müdahale

Otoriter rejimlerde devlet yalnızca üretimi artırmakla kalmaz, aynı zamanda çalışma konusunu da belirler. Politik olarak hassas konular bastırılırken devletin önceliklerine uygun alanlar teşvik edilir. Bu, bilimsel özgürlüğün ortadan kalkması anlamına gelir.



Basın Özgürlüğü ve Bilim

Makale, basın özgürlüğü ile bilimsel kalite arasında doğrudan bir ilişki kurmakta. Basın özgürlüğünün zayıf olduğu sistemlerde bilimsel üretim eleştiriden ve denetimden yoksun kalıyor. Politik manipülasyona açık hale geliyor. Yanlı ve eksik bilgi yayılıyor. Bu koşullarda bilim, hakikati arayan bir alan değil, iktidarın söylemini yeniden üreten bir mekanizma haline dönüşüyor.

Küresel Bilimin Yön Değiştirmesi

Makalenin en sarsıcı bulgularından biri 2024 itibarıyla bilimsel yayınların %75’ten fazlasının tam demokratik olmayan ülkelerden gelmiş olması. Bu, bilimsel üretimin ağırlık merkezinin özgürlükten çok kontrol ve teşvik sistemlerine kaydığını göstermektedir.



Türkiye, İran ve Suudi Arabistan

Bu üç ülkenin ortak özelliği devlet destekli yayın teşvikleri, politik kontrol ve yönlendirme, zayıf eleştirel denetim mekanizmaları ve basın özgürlüğü sorunlarına sahip olmaları. Bu yapı içinde üretilen bilimsel çıktılar, niceliksel olarak artarken niteliksel olarak tartışmalı hale geliyor.

Ülke Karşılaştırmaları

Çin 2024 yılında 1.241.560 yayın üretti. Bu sayı ABD’nin 757.240 yayınının neredeyse iki katı. Ancak yüksek atıf oranı 10.000’de 691. ABD’de bu oran 654. Çin yalnızca çok üretmekle kalmıyor, aynı zamanda seçili alanlarda yüksek etki de yaratabiliyor. Ancak bu etki, devasa hacim içinde heterojen bir kalite yapısına işaret ediyor.

İngiltere: 255.093 yayın - 305 yüksek atıf

Almanya: 210.354 yayın - 231 yüksek atıf

Kanada: 133.981 yayın - 169 yüksek atıf

Bu ülkelerde toplam üretim daha düşük olmasına rağmen yüksek atıf oranlarının görece dengeli olduğu görülüyor. Bu durum kalite kontrol mekanizmalarının daha etkin olduğunu düşündürüyor.

Otoriter ve Hibrit Rejimler

Rusya: 104.823 yayın - 32 yüksek atıf

İran: 76.937 yayın - 42 yüksek atıf

Türkiye: 78.449 yayın - 63 yüksek atıf

Suudi Arabistan: 72.867 yayın - 74 yüksek atıf

Bu sayılar kritik bir ayrımı ortaya koyuyor; bu ülkeler önemli sayıda yayın üretmelerine rağmen yüksek etki yaratma kapasiteleri belirgin şekilde düşük. Örneğin Türkiye, Hollanda’yla benzer sayıda yayın üretmesine rağmen (Türkiye 78.449, Hollanda 76.265) Hollanda’nın yüksek atıf oranı 121 iken Türkiye’ninki 63. Bu fark yalnızca üretim değil, kalite/nitelik farkıdır.

Basın Özgürlüğü

Basın özgürlüğünde ciddi sorunları olan Çin, İran, Türkiye ve Suudi Arabistan’da yüksek atıf üretimi genellikle düşük.

Türkiye’nin Hibrit Rejimi ve Akademik Şişme

Türkiye, bu küresel dönüşümün tipik bir laboratuvarı gibi. Rejim tipi uluslararası ölçütlerde “hibrit rejim” olarak tanımlanırken basın özgürlüğü “çok ciddi sorunlu” kategorisinde. The Economist Democracy Index tanımına göre hibrit rejim seçimlerin yapıldığı, ancak bu seçimlerin adil olmadığı, devlet kurumlarının zayıf olduğu, hukukun üstünlüğünün sınırlı kaldığı ve siyasi özgürlüklerin ciddi biçimde kısıtlandığı sistemdir. Türkiye’de bilimsel üretim niceliksel olarak artmakta; 2024 itibarıyla yaklaşık 78 bin yayın üretildi. Ancak bu artışın arkasında ciddi bir nitelik krizi var. Atıf oranlarının düşüklüğü, bu üretimin bilimsel derinlikten çok sayısal şişkinlik taşıdığını gösteriyor.

Türkiye; Rusya, İran, Suudi Arabistan ve Pakistan’la birlikte bilimsel üretimini hızla artıran ancak demokratik standartları sınırlı ülkeler kümesinde yer alıyor. Bu ülkelerde bilim, özgür bir düşünsel üretim alanı olmaktan çok, devlet politikalarının bir enstrümanına dönüşmüş durumda. Nicelik artarken özgürlük daralmakta; yayın çoğalırken hakikat zayıflamakta. Bu tablo Türkiye’de artık grotesk bir boyut kazandı.

Örneğin, tıp fakültelerinde yalnızca altyapı değil, akademik kadro üretimi de bir tür “seri imalat” rejimine bağlandı. Sağlık Bilimleri Üniversitesi örneğinde gördüğümüz, bir gecede 970 kişinin profesör/doçent kadrosuna atanması, akademinin kurumsal ciddiyetinin tasfiye edildiğinin ilanı oldu. 7-8 ay içinde yüzlerce profesör ve doçent kadrosu açılması, bilimsel gelişmenin değil, sistematik bir kadro mühendisliğinin göstergesiydi. Daha da vahim olan, sınıfta bir saat ders vermemiş, akademik bir sürecin içinden geçmemiş, doçentlik sınavına girmemiş kişiler dosya göndererek akademik unvan aldı: Postayla doçentlik, yönetmelikle profesörlük! Bu, bilim değil. Bu, açıkça bir unvan enflasyonu. Ortaya çıkan şey bir akademi değil, bir simülasyondur. “Makale fabrikaları”, atıf manipülasyonları ve içeriksiz yayınlar bu düzenin doğal sonucu oldu: Yayın var, ama içerik yok. Makale var, ama bilim yok. Atıf yok, etki yok, hakikat yok. Bu sistemde akademik üretim, bilgi üretmek için değil; kariyer üretmek, kadro doldurmak ve politik sadakat inşa etmek için yapılıyor.
Basın özgürlüğünün zayıf olduğu bu ortamda çürüme daha da derinleşiyor. Çünkü bilimsel bilgi ancak eleştiriyle, tartışmayla ve kamusal denetimle var olabilir. Özgür medya yoksa, bilim denetlenemez. Denetlenmeyen bilgi ise hızla propagandaya dönüşür. Bugün karşı karşıya olduğumuz şey basit bir kalite sorunu değil. Bilimin siyasal bir aygıta dönüştürülmesi süreci içindeyiz. Bu süreç, yalnızca akademiyi değil, toplumun tamamını etkiliyor. Çünkü sağlık politikalarından eğitim sistemine kadar her alan, bu çarpık bilgi üretiminin üzerine kurulmaya başlıyor.

Dünyanın hiçbir ciddi akademik sisteminde bu kadar kolay doçent ya da profesör olunamaz. Akademik unvan, bir yönetmelik hamlesiyle değil, yıllar süren emek, denetim ve uluslararası değerlendirme süreçleriyle kazanılır. Türkiye’de akademik yükselme, giderek bilimsel liyakatin değil, idari kararların konusu haline getirildi.

Rektörlük atamaları

Türkiye’de üniversitelerin en üst yöneticileri, akademik topluluğun iradesiyle değil, doğrudan siyasi iktidar tarafından belirleniyor. Rektörlük, bilimsel liyakatin değil, politik sadakatin ödüllendirildiği bir makam haline getirilmiş durumda. Cumhurbaşkanı kararıyla atanan rektörler, üniversiteyi temsil eden bilim insanları değil, iktidarın üniversite içindeki uzantıları gibi hareket ediyor. Bu, üniversite fikrine aykırıdır. Türkiye’de üniversite, doğrudan yürütmenin bir alt birimi gibi işlemektedir.

Dünyada durum bunun tam tersidir. Almanya’da rektörler üniversite senatosu ve akademik kurullar tarafından seçilir. Süreç çok katmanlıdır ve adayların bilimsel geçmişi, yöneticilik deneyimi ve akademik itibarı titizlikle değerlendirilir. İngiltere’de üniversite yöneticileri bağımsız arama komiteleri tarafından belirlenir. Bu komiteler uluslararası aday havuzunu tarar ve karar süreçlerini şeffaf bir biçimde işletir. ABD’de üniversite başkanları, mütevelli heyetleri tarafından seçilir; ancak bu heyetler geniş akademik danışma süreçleri yürütür. Adaylar kamuya açık sunumlar yapar, akademik topluluk tarafından sorgulanır. Fransa’da üniversite başkanları, doğrudan üniversite içindeki seçilmiş kurullar tarafından oylanır. Karadağ’ın 2020’de yayımladığı Scopus ve Web of Science verilerine dayanan analizde, Türkiye'deki üniversite rektörlerinin önemli bir bölümünün uluslararası bilimsel görünürlüğünün son derece sınırlı olduğu gösterildi. Çalışmada 68 rektörün uluslararası yayınının bulunmadığı, 71 rektörün

ise uluslararası atıf almadığı saptandı.

2025’te yapılan bir başka analizde de de benzer bir tablo ortaya çıktı. 202 rektör üzerinde yapılan bu incelemede

ortalama h-indeksi 18 olarak bulundu ve rektörlerin yaklaşık yüzde 69'unun profesörlük için referans kabul edilen eşik değerin altında kaldığı gösterildi.

Ayrıca 60 rektörün h-indeksi 10 veya altında, 10 rektörün h-indeksi ise 3 veya altında

bulundu. Elbette bir üniversitenin başarısı yalnızca yöneticisinin h-indeksi ile ölçülemez. Akademik liderlik; etik değerler, kurumsal vizyon, bilimsel özgürlük ve

yönetsel beceriler gibi birçok unsuru içerir. Ancak, üniversitelerin temel varlık nedeni

bilim üretmek olduğuna göre, bu kurumları yöneten kişilerin uluslararası bilimsel

görünürlüğe sahip olması beklenen bir durumdur. Sorun yapısaldır. Türkiye’de son 20 yılda akademik yükseltmelerin, rektör atamalarının ve üniversite yönetimlerinin liyakatten uzaklaşması; bilimsel üretimin niteliğini ve üniversitelerin uluslararası saygınlığını çok olumsuz etkiledi.

Türkiye’de akademi yalnızca zayıflatılmadı, sistematik olarak çürütüldü. Bu çürüme tesadüf değil. Kötü yönetim, ihmal ya da plansızlık sonucu ortaya çıkmış değil. Tam tersine, üniversitenin bağımsız aklını kırmak, bilimsel denetimi etkisizleştirmek, unvanı liyakatten koparmak ve akademiyi siyasal sadakatin aparatı haline getirmek için kurulmuş bilinçli bir düzen. Türkiye’de bugün yaşanan şey akademinin siyasal olarak teslim alınmasıdır. Bu ülkenin üniversiteleri, tek adam rejiminin elinde, hakikatin değil itaatin kurumlarına dönüştü. Bilimin yerini unvan, liyakatin yerini sadakat, özgür düşüncenin yerini korku aldı.

Akademik Özerklik İndeksi 2026 Verileri

Academic Freedom Index (AFI) 2026 raporu yeni yayımlandı. Raporun merkezindeki

konu bu kez akademik özgürlük değil, onun ön koşulu olan üniversite özerkliği. Uzun

yıllardır akademik özgürlüğü araştıran ve genellikle araştırma özgürlüğüne, ifade

özgürlüğüne ve kampüslerdeki baskılara odaklanan rapor bu yıl üniversite özerkliğine

odaklandı: Üniversite kendi kararlarını verebiliyor mu? Zira üniversite özerkliği

kaybedildiğinde diğer özgürlükler de kaybediliyor.

Raporun ulaştığı sonuç oldukça

çarpıcı. Kurumsal özerklik ile araştırma ve öğretim özgürlüğü arasında son derece güçlü ilişki bulundu. İki değişken arasındaki korelasyon katsayısı 0,91. Sosyal

bilimlerde bu kadar yüksek bir ilişkiye nadiren rastlanır.

AFI veri tabanına göre Türkiye bugün akademik özgürlük bakımından dünyanın alt sıralarında yer alıyor. Türkiye son yıllarda sürekli düşüş yaşamış ülkelerden biri olarak sınıflandırılıyor.

2023 güncellemesinde Türkiye 179 ülke içinde 164. sıradaydı; bu raporda da alt sıralarda yer alısı. AFI 2026 raporunda kurumsal özerklik 0–4 arasında puanlanıyor. Türkiye’nin puanı 1.3 civarında. Yaklaşık 10 yılda 0.5 puan civarında düşüş var. Bu

kademeli ve uzun süreli gerileme üniversite özerkliğindeki yapısal aşınmayı ortaya net bir biçimde koyuyor.

Raporda üç ülke özellikle kötü bulundu: Macaristan, Hindistan ve Türkiye.

Macaristan’da hükümet, üniversiteleri doğrudan devlet kurumları olmaktan çıkarıp

hükümete yakın vakıfların yönetimine devretti. Avrupa’nın en saygın yükseköğretim

kurumlarından biri olan Central European University ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

Hindistan’da üniversite yönetimleri üzerindeki siyasi baskılar arttı. Türkiye’de ise

üniversite özerkliği uzun zamandır çok sorunlu. Rektör seçimlerinin kaldırılması, üniversite yönetimlerinin merkezileşmesi, Barış Akademisyenleri süreci ve Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşananlar bu sürecin farklı yüzlerini oluşturuyor.

Diğer dikkat çekici olan, Amerika Birleşik Devletleri’ne ilişkin bulgular. Rapora göre üniversite

özerkliği puanı 2019 yılında 3,3 iken 2025 yılında 1,7’ye düşmüş durumda. Bu, yaklaşık yüzde 50’lik bir gerileme anlamına geliyor. ABD hâlâ Türkiye’den daha yüksek bir özerklik düzeyine sahip. Ancak raporun vurguladığı nokta düzey hızla düşüyor. ABD’de üniversite özerkliğindeki gerileme son derece kısa bir süre içinde gerçekleşti. ABD’de sorun merkezi devlet müdahalesi ve eyalet yönetimlerinin üniversitelere yönelik müdahaleleri, müfredat tartışmaları, araştırma fonları üzerindeki siyasi baskılar ve

üniversite yönetim kurullarının siyasallaşması.

Macaristan’da da, Hindistan’da da, Türkiye’de de, ABD’de de üniversite özerkliği zayıflıyor ve akademik özgürlük geriliyor. Academic Freedom Index 2026’nın en dikkat çekici bulgularından biri, Türkiye ile ABD’nin artık aynı grafikte karşılaştırılıyor olması. Türkiye uzun süredir üniversite özerkliğinin aşındığı ülkeler arasında yer alırken, rapor ABD’de de son altı yılda olağanüstü hızlı bir gerileme saptadı.

Üniversite özerkliği teknik bir

idari mesele değildir. Üniversitenin bütçesini kimin yönettiği, rektörün nasıl seçildiği

veya araştırma fonlarının nasıl dağıtıldığı yalnızca bürokratik ayrıntılar değildir.

Bunlar bilimsel yaratıcılığın ve eleştirel düşüncenin temel koşullarıdır.

Akademik Güvencesizlik ve Üniversitenin Krizi

Akademik güvencesizlik üniversite krizinin önemli başlıklarından biri. Altbach’ın işaret ettiği gibi ABD’de öğretim üyelerinin yaklaşık %68’inin kadrolu olmaması, yarı zamanlı ve sözleşmeli çalışmanın bu kadar yaygınlaşması sadece emek rejimi sorunu olarak ele alınmamalı. Akademik güvencesizlik üniversitelerin sonunu hazırlıyor. Güvencesiz akademisyen daha az risk alıyor. Daha az itiraz ediyor. Daha kolay susuyor. Fon verenin, yönetimin, bölüm başkanının, piyasanın ya da siyasal iktidarın beklentilerine daha fazla uyum sağlıyor. Güvencesizlik yalnız akademisyeni değil, düşüncenin kendisini yoksullaştırıyor. Bu yüzden üniversite krizi aynı zamanda demokrasi krizidir. Altbach, üniversitelerin krizini dört başlıkta topluyor:

1. Finansman krizi: Devlet desteği azalırken üniversiteler harç gelirlerine, yabancı öğrencilere ve özel kaynaklara daha bağımlı hale geldi.

2. Akademik güvencesizlik: Yarı zamanlı ve sözleşmeli çalışma yaygınlaştı.

3. Piyasalaşma: Üniversiteler giderek iş piyasasına eleman yetiştiren kurumlar olarak görülmeye başlandı. Felsefe, tarih ve sosyal bilimler değersizleştirilirken işletme ve teknoloji alanları öncelik kazandı.

4. Popülizm ve siyasal müdahale: Akademik özgürlük ve üniversite özerkliği birçok ülkede ciddi baskı altında. Üniversiteler giderek daha fazla siyasal tartışmaların konusu haline geldi.

Üniversiteler tarih boyunca yalnızca bilgi aktaran kurumlar değildi, toplumların kendileri hakkında düşünmelerini sağlayan kamu kaynağı olarak işlev gördüler. Üniversiteler devletin doğrularını tekrar eden kurumlar değil, devletin de sorgulanabildiği alanlardı. Üniversite ile demokrasi arasında güçlü bir ilişki vardır. Demokratik toplumlar güçlü üniversiteler üretir. Güçlü üniversiteler de demokratik toplumları besler. Demokrasi zayıfladığında üniversite de zayıflar. Üniversite sustuğunda ise toplum düşünme yeteneğini kaybetmeye başlar. Üniversite eleştirel düşünceden vazgeçtiğinde toplum da kolay cevaplara, hamasete, komplo teorilerine, piyasa aklına ve otoriter dile açık hale gelir.

Yapay Zekâ Çağında Üniversitenin Yeni Sınavı

Bugünün dünyasında yapay zekâ, üniversite tartışmalarına yeni bir boyut ekliyor. Bilgiye erişimin kolaylaştığı bir çağdayız. Öğrenci artık ansiklopedik bilgiye, makalelere, özetlere, algoritmik cevaplara birkaç saniyede ulaşabiliyor. Bu durumda üniversitenin rolü bilgi aktarmakla sınırlı kalamaz. Üniversite, bilgiyle ne yapılacağını öğretmek zorunda. Kaynağı sorgulamayı, kanıtı değerlendirmeyi, farklı görüşlerle tartışmayı, metin kurmayı, etik düşünmeyi, belirsizlik içinde karar vermeyi öğretmek zorunda. Yapay zekâ çağında üniversite ancak kadim üniversite fikrine sahip çıkarsa önemini koruyabilir. Eğer üniversite yalnızca bilgi aktaran bir kurum olarak kalırsa yapay zekâ karşısında zayıflayacaktır. Üniversite eleştirel düşünce, yorumlama, etik muhakeme, yaratıcı araştırma ve toplumsal sorumluluk alanı olarak kendisini yeniden kurarsa ayakta kalabilir.

İki Yeni Yaklaşım

Nature dergisi üniversite dosyasında Japonya ve İngiltere’deki iki yeni üniversite anlayışına yer verdi. Japonya akademik diplomasiye büyük yatırım yapıyor. Kendisini küresel bir araştırma gücü olarak konumlandırmaya yönelik bir hamle başlattı. 2023 yılında Japon hükümeti, 67 milyar ABD doları değerinde bir fonla ülkenin en iddialıları arasından seçilecek bir grup üniversitenin rekabetçi araştırma kurumlarına dönüşmesini sağlamayı planladı. Böylece Japonya’daki bilimsel altyapı yükseltilecek ve ülkenin bilimdeki etkisi artırılacaktı. İlk seçilen kurum Tohoku Üniversitesi oldu. Fonun amacı yalnızca para vermek değil; Japon üniversitelerini daha hızlı hareket eden, daha özerk, daha uluslararası ve daha üretken kurumlara dönüştürmek. Tohoku Üniversitesi, reform programı kapsamında doktora öğrencilerinin oranını artırmayı, uluslararasılaşmayı güçlendirmeyi, kadrolu pozisyonları artırmayı, uluslararası araştırmacıları daha fazla çekmeyi, lisans ve lisansüstü eğitimde İngilizce verilen dersleri artırmayı amaçladı. Tohoku Üniversitesi’nin rektörü Teiji Tominaga, bu dönüşümün yalnızca Tohoku için değil, Japonya’daki tüm üniversiteler için bir model olabileceğini söylüyor. Tohoku’nun araştırma gündemi küresel sorunlara odaklanıyor: afet bilimi, malzeme bilimi, yeşil enerji, tıp, yarı iletkenler ve yapay zekâ gibi alanlar öne çıkıyor. Üniversite, 2011 Büyük Doğu Japonya Depremi ve tsunami felaketinden sonra afet bilimi alanında dünyanın önemli merkezlerinden biri haline geldi. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ile ortak veri tabanları ve iş birlikleri yürütüyor. Bir başka öncelik ise “afet istatistiği”nin dünyada daha anlamlı hale getirilmesi. Tohoku yönetimi bilim diplomasisini, araştırma etkisini artırmanın en güçlü yollarından biri olarak görüyor. Üniversite, uluslararası araştırmacıların Japonya’da kalmasını teşvik etmek istiyor. Japonya, üniversitelerini daha uluslararası, daha etkili, daha özerk ve araştırma gücü yüksek kurumlara dönüştürmeye çalışıyor.

Diğer örnek İngiltere’den. İngiltere’deki küçük ama dikkat çekici bir kurum olan NMITE (New Model Institute for Technology and Engineering) üniversitenin nasıl yeniden tasarlanabileceğini tartışıyor. NMITE 2018 yılında İngiltere’nin Hereford kentinde kuruldu. Kurucularının temel iddiası İngiltere’de yükseköğretim sisteminin çok fazla diploma ürettiği ama iş dünyasının ihtiyaç duyduğu becerileri aynı ölçüde geliştiremediği şeklinde. İngiltere’de mühendis açığı büyürken birçok mezun kendi alanında iş bulamıyor. Bu çelişkiyi çözmek için farklı bir model denemeye karar veriyorlar. Amaçları daha fazla öğrenci toplamak değil; farklı bir öğrenme biçimi geliştirmek. NMITE’’ın en radikal özelliği geleneksel ders sistemini büyük ölçüde kaldırmış olması. Öğrenciler amfilerde saatlerce ders dinlemek yerine gerçek problemler üzerinde çalışarak eğitim alıyorlar. Bir dönem boyunca şirketler, belediyeler, mühendislik firmaları tarafından getirilen gerçek sorunları çözmeye çalışıyorlar. Öğrenciler ilk günden itibaren ekipler halinde bir araya geliyor. Eğitim, “önce teori, sonra uygulama” yerine “uygulama içinde teori” mantığıyla ilerliyor. NMITE’ta klasik final sınavları yok, öğrenciler sürekli test edilmiyor. Değerlendirme takım çalışması, problem çözme, proje üretme ve iletişim becerisi üzerinden yapılıyor. Kurum “Mühendislik ezberlenecek bir bilgi kümesi değil, uygulanacak bir düşünme biçimidir” mottosu ile hareket ediyor. Kurumun yöneticileri en iyi öğrenme biçiminin yaparak öğrenme olduğunu vurguluyor. Bu nedenle öğrenciler laboratuvarlarda, atölyelerde, proje ekiplerinde çalışıyorlar. Öğrenci daha birinci sınıfta gerçek bir mühendislik problemiyle karşılaşıyor. NMITE’ın ilginç bir yönü de yerel ekonomiye bağlanması. Üniversite büyük çokuluslu şirketlerden çok, bölgedeki küçük ve orta ölçekli işletmelerle çalışıyor. 300’den fazla işletme eğitim sürecine katılıyor. Öğrenciler bu firmalarla doğrudan proje yürütüyor. Bazı mezunlar daha diplomalarını almadan iş buluyor. Mühendislik eğitiminin kronik sorunu olan kadın temsili de bu kurumda ele alınmış. İngiltere’de mühendislik öğrencileri içinde kadın oranı yaklaşık %16 iken NMITE’ta bu oran %37’ye ulaşmış. Üniversite bunu farklı öğrenci seçme yöntemlerine, yalnızca sınav puanına bakmamasına, daha kapsayıcı bir eğitim kültürü oluşturmasına bağlıyor. Tabii “Bu gerçekten bir üniversite mi, yoksa iyi tasarlanmış bir meslek okulu mu?” şeklinde ciddi eleştiriler var.

Bu örnek bana, yaparak öğrenme yaklaşımı açısından Türkiye’nin kendi eğitim tarihindeki iki önemli deneyimi hatırlattı. Köy Enstitüleri yalnızca öğretmen yetiştiren okullar değildi; yaparak öğrenmeyi, eleştirel düşünmeyi, üretim ile bilgiyi birleştirmeyi amaçlayan özgün bir eğitim projesiydi. Öğrenciler sadece ders dinlemiyor; tarımdan sanata, yapı ustalığından edebiyata kadar hayatın içinde öğreniyorlardı. Ancak bu deneyim uzun ömürlü olamadı ve Demokrat Parti döneminde tasfiye edildi. Benzer bir deneyimi Dokuz Eylül Tıp Fakültesi’nin aktif eğitim müfredatında yaşamıştım. Probleme dayalı öğrenmeyi, küçük grup çalışmalarını, öğrencinin merakını ve sorgulamasını merkeze alan bu yaklaşım, Türkiye tıp eğitimi açısından önemli bir yenilikti. Fakat zaman içinde yönetimin değişmesiyle bu model de budandı ve başlangıçtaki ruhunu kaybetti. Her iki örnek de aynı sonuca varmamızı sağlıyor: Sorun sadece yeni eğitim modelleri geliştirememek değil; geliştirilen yaratıcı ve özgürleştirici modelleri sürdürebilecek demokratik kurumları koruyamamak. Çünkü eğitimde yenilik çoğu zaman fikir eksikliğinden değil, o fikri yaşatacak özgürlük ortamının yokluğundan kaybediliyor. NMITE deneyimi “Üniversiteyi yeniden tasarlayabilir miyiz?” sorusunu soruyor. Daha az amfi, daha az ezber, daha az sınav, daha çok proje, daha çok takım çalışması ve daha çok gerçek hayat problemi. Yöneticiler burada meselenin üniversiteyi piyasaya teslim etmek değil; tam tersine üniversiteyi merak, yaparak öğrenme, iletişim ve topluluk ekseninde yeniden kurmaya çalışmak olduğunu söylüyorlar (Umarım bu sadece söylemde kalmıyordur!).

Bir tarafta piyasalaşan, performans ölçen, öğrenciyi müşteriye dönüştüren üniversite; diğer tarafta merakı, yaratıcılığı, toplumsal sorumluluğu, gerçek problem çözmeyi merkeze almaya çalışan yeni üniversite arayışları…

Geleceğin Üniversitesi Nasıl Olacak?

Nature dergisinde yayımlanan dosyada, dünyanın farklı bölgelerinden altı akademisyenin üniversitelerin geleceğine ilişkin görüşlerine de yer verildi. Onlara “Üniversiteler 21. yüzyılın ihtiyaçlarına nasıl uyum sağlayabilir?” sorusu yöneltildi. Ya-Qin Zhang’a (Tsinghua Üniversitesi) göre yapay zekâ eğitimi hızlandırabilir. Zhang, yapay zekânın üniversitelerin karşı karşıya olduğu en büyük dönüşümlerinden biri olduğunu düşünüyor. Özellikle tıp eğitiminde geliştirilen “Agent Hospital” sistemi sayesinde öğrenciler sanal hastalar üzerinde tanı koyma ve tedavi planlama pratiği yapabiliyor. Zhang, yapay zekânın insan eğitimcilerin yerini almayacağı, ancak, öğrenmeyi hızlandıracak güçlü bir araç olacağı öngörüsünde bulunuyor.

Ramesh Jagannathan (NYU Abu Dhabi) ise üniversitelerin yatırımcılarla daha güçlü bağ kurması gerektiğini düşünüyor. Jagannathan birçok üniversitede önemli keşifler yapılmasına rağmen bunların toplumsal ve ekonomik değere dönüşmesinin zor olduğunu belirterek araştırmacılar, yatırımcılar ve girişimcilerin aynı ekosistemde buluşması gerektiğini savunuyor.

Denise Pires de Carvalho’ya göre (Brezilya), doktora programları kişileri yalnızca akademik kariyere hazırlamamalı, üniversite-sanayi iş birliği artırılmalı, doktora öğrencilerinin iş piyasasına geçişi kolaylaştırılmalı ve eğitim süreçleri daha esnek hale getirilmeli.

Lorna Dougan (Leeds Üniversitesi), bilimde yaratıcılığın yeniden keşfedilmesinin zorunlu olduğunu vurguladığı makalesinde bilimsel yeniliğin yalnızca teknik bilgiyle ortaya çıkmadığını; sanat, tasarım ve yaratıcılık alanlarının STEM alanlarıyla buluşturulması gerektiğini belirtiyor. Leeds Üniversitesi’ndeki fizik öğrencilerinin yaratıcı projeler üretmesini bu yaklaşımın örneklerinden biri olarak sunuyor.

Hindistan’dan Bala Ganesh Pichamuthu, üniversite öğrencilerinin kendi ruh sağlığı programlarını yönetmesinin yararlarına odaklandığı yazısında öğrenci ruh sağlığının giderek daha önemli bir hale geldiğini belirtiyor. Yazarın deneyimine göre öğrenciler tarafından yürütülen akran destek programları, yoga, spor ve sosyal etkinlikler ruh sağlığını güçlendirmede etkili sonuçlar veriyor.

Sibonokuhle Ndlovu (Güney Afrika, Johannesburg Üniversitesi), üniversitelerin özellikle engelli kadınların kapsanması gerektiğini vurguluyor. Üniversitelerin yalnızca bilgi üretim merkezleri değil, aynı zamanda toplumsal eşitlik kurumları olması gerektiğini söylüyor. Yerel bilgi sistemlerinin müfredata dahil edilmesi, engelli öğrencilerin deneyimlerinin merkeze alınması ve kapsayıcı politikaların geliştirilmesi gibi öneriler sunuyor.

Nature Dergisi Yükseköğretim Dosyasının Eksik Bıraktığı: Üniversite Ne İçindir?

Nature dergisinde yer alan, üniversitelerin geleceğine ilişkin altı akademisyenin sunduğu dikkat çekici önerileri yukarıda aktardım. Yapay zekâ destekli eğitimden öğrenci ruh sağlığına, yaratıcılıktan kapsayıcılığa kadar pek çok başlık tartışılıyor. Dosyayı okurken insanın aklına şu soru geliyor: Üniversitelerin geleceğine dair birçok görüş var, ancak üniversitelerin bugün içinde oldukları krizin nedenleri yeterince analiz edilmiyor. Dosyada yer alan önerilerin çoğu üniversitelerin mevcut yapısını veri kabul ediyor. Yapay zekâyı daha iyi kullanalım, yatırımcılarla daha yakın çalışalım, doktora mezunlarını iş piyasasına daha hızlı hazırlayalım, girişimciliği teşvik edelim deniyor.

Üniversiteler ne zaman yalnızca iş piyasasına eleman yetiştiren kurumlara dönüştü?

Ne zaman bilgi üretimi ekonomik değere indirgenmeye başladı?

Ne zaman üniversitelerin başarısı ürettikleri fikirlerle değil; patent sayılarıyla, şirket ortaklıklarıyla ve yatırım çekme kapasiteleriyle ölçülür hale geldi?

Bu yakıcı sorunlara odaklanan bir yazı yok maalesef.

Jagannathan’ın önerisinde üniversitenin başarısı büyük ölçüde araştırmanın ekonomik değere dönüşmesiyle ölçülüyor. Araştırmacı, girişimci ve yatırımcı aynı ekosistemin aktörleri olarak kurgulanıyor. Bu anlayış, üniversitenin piyasa mantığına tabi hale gelmesine yol açtı. Üniversitenin amacı yatırımcıya yeni ürün üretmek midir, yoksa toplumun kendisini eleştirel olarak anlamasına yardımcı olmak mıdır? Ayrıca bu yaklaşım sosyal bilimleri, sanatı ve eleştirel düşünceyi ikinci plana itti. Zira bunların “yatırım getirisi” ölçülemez.

Doktora eğitimini iş piyasasına uyarlama önerisi de neoliberal yükseköğretim anlayışına uygun bir öneri. Elbette doktora mezunlarının işsiz kalmaması önemli. Ancak, mesele yalnızca istihdam olarak kurulduğunda doktora eğitiminin amacı değişiyor.

Üniversite iş piyasasının ihtiyaç duyduğu insan kaynağı mı, yoksa yeni bilgi ve eleştirel düşünce mi üretir?

Üniversiteyi yalnızca ekonomik büyümenin motoru olarak gördüğümüzde bilimin kamusal niteliğini kaybetmeye başlıyoruz.

Felsefenin, tarihin, edebiyatın, sosyolojinin, sanatın ve eleştirel düşüncenin değeri yatırımcıya sağladığı kârla ölçülemez. Bir toplumun kendisini anlaması, geçmişiyle yüzleşmesi, iktidarı sorgulaması ve yeni bir gelecek tasavvur etmesi doğrudan ekonomik getiri üretmeyebilir, ancak üniversite tam da bunun için vardır.

Öğrencilerin ruh sağlığı da son derece önemli bir konu. Ancak, öğrencilerin ruh sağlığı sorunu sadece bireysel bir sorun değildir. Bu yüzden yalnızca yoga veya akran desteğiyle çözülemez. Barınma krizi, yoksulluk, gelecek kaygısı, akademik güvencesizlik ve otoriter üniversite ortamı ruh sağlığının asıl belirleyicileridir.

Bugün dünyanın birçok yerinde akademik özgürlük geriliyor, eleştirel düşünce zayıflıyor ve üniversite fikri küçülüyor. Nature dergisinin yükseköğretim dosyasında dikkat çekici biçimde eksik olan şey demokrasi meselesidir. Üniversitelerin nasıl daha yaratıcı olacağına, nasıl daha yenilikçi olacağına, nasıl daha girişimci olacağına geniş yer verilmiş ama nasıl daha özgür olacağı gündeme alınmamış. Oysa bugün dünyanın birçok ülkesinde üniversitelerin temel sorunu teknolojik geri kalmışlık değil, siyasal baskıdır. Temel sorun, yapay zekânın az kullanılması değil, akademik özerklik eksikliğidir. Temel sorun, öğrencilerin yeterince girişimci olmaması değil, üniversitelerin kamusal alan olma niteliğini kaybetmesidir.

Üniversite Fikrini Yeniden Hatırlamak

Bugün asıl meselemiz üniversitenin ne olduğunu yeniden hatırlamaktır.

Bugün üniversitelerin yaşadığı krizin temelinde finansman eksikliği kadar tarihine yabancılaşma ve hayal gücü eksikliği de yatıyor.

Üniversitelerin geleceği üzerine yapılan tartışmaların çoğu teknolojiye, finansmana ve verimliliğe odaklanıyor. Oysa üniversitenin kaderini belirleyen asıl soru hâlâ siyasal bir sorudur: Üniversite hakikati mi arayacaktır, yoksa iktidarın ve piyasanın ihtiyaçlarına göre bilgi üreten bir kuruma mı dönüşecektir?

Üniversiteler kimin için vardır? Yatırımcılar için mi? Şirketler için mi? Yoksa toplum için mi?

Bu soruya verilecek cevap, geleceğin üniversitesinin nasıl bir yer olacağını belirleyecektir.

Kaynakça

Altbach, P.G. (2025). How universities came to be—and why they’re in trouble now. Nature, 645 (8047), 849-851.

Baskan, S. (2022). Yeşeren umutlar, yıkılan hayaller. 37. ANKEM Akılcı Antibiyotik ve Kemoterapi Kongresi Konuşma Metinleri içinde (ss. 20–21). ANKEM Derneği.

Garisto, D. (2025). Where does global higher education stand today? Nature, 645 (8047), 836-848.

Huang, Y. (2025). Universities must harness their financial value. Nature, 645 (8047), 823-825.

Ioannidis, J.P.A., & Baas, J. (2026). Most science is published from countries lacking in democracy and freedom of press. Research Integrity and Peer Review, 11.

Karadağ, E. (2020). Academic (dis)qualifications of Turkish rectors: Their career paths, H-indexes, and the number of articles and citations. Higher Education Policy, 33(4), 719–748.

Kinzelbach, K., Lindberg, S. I., Pelke, L., Spannagel, J., & Saliba, I. (2026). Academic Freedom Index 2026 Update. Academic Freedom Index Project, Friedrich-Alexander-Universität Erlangen-Nürnberg ve V-Dem Institute.

McKie, A. (2025). Reimagining the university: One UK higher-education institution is putting teaching and local needs first. Nature, 645 (8047), 1091-1093.

Murphy, R.J. (2025). Universities never realised they were harbouring the ideology that now seeks to kill them. Funding the Future. https://www.taxresearch.org.uk/Blog/2025/07/07/universities-never-realised-they-were-harbouring-the-ideology-that-now-seeks-to-kill-them/

Murphy, R.J. (2026). UK universities are being killed. Funding the Future. https://www.taxresearch.org.uk/Blog/2026/06/09/uk-universities-are-being-killed/

Nature. (2025). The Future of Universities (Special Issue). Nature, 645 (8047), 25 September 2025.

Nature Editorial. (2025). Universities are in the eye of a storm: they must innovate to survive. Nature, 645 (8047), 821-822.

Sayın, B. Türkiye’deki 202 rektörün bilimsel üretim performansı. Gazete Oksijen. 7 Haziran 2025.

Terzi, M.C. (2001). Tıp Eğitimi: Toplum Sağlığına Bir Köprü. İstanbul: İletişim Yayınları.

Zhang, Y.-Q., Jagannathan, R., Pires de Carvalho, D., Dougan, L., Pichamuthu, B.G., & Ndlovu, S. (2025). Reinventing universities for today’s world. Nature, 645 (8047), 852-855.

İlgili Haberler

Mektepli Gazete | Prof.Dr. Cem Terzi: Üniversiteler Büyürken Üniversite Fikri Küçülüyor