Mektepli Gazete

Doç. Dr. Ece Öztan: Sıradanlaşan nefret: Kadın düşmanlığının gündelik hali

Paylaş
Yazı boyutu
100%

Sıradanlaşan nefret: Kadın düşmanlığının gündelik hali

Doç. Dr. Ece Öztan Siyaset Bilimci

Kadına yönelik şiddetin yapısal bir boyutu var: içinde yüzdüğümüz bir havuz, hayatımızı baştan sona çalıştıran bir yazılım gibi. Toplumsal cinsiyet farkındalığı dediğimiz şey, tam da bu yazılımı görünür kılmak. Bir kere görmeye başladığınızda örüntüler tek tek beliriyor; bazıları çok açık, bazıları daha sinsi, daha gizli. Kadına ve LGBTİ+'lara yönelen şiddetin yeni biçimleri de bu örüntülerin parçası, gündelik hayatımızda sessizce büyüyen bir daralma, sıradanlaşan bir nefret…

Bugün bu yazılımın en yoğun çalıştığı yerlerden biri, kendini "incel" olarak tanımlayan dijital topluluklar. Ama mesele kapalı bir alt kültürle sınırlı değil; kadın düşmanlığı, bu toplulukların ürettiği jargonla beslenerek gündelik dijital hayatın içine, yorum bölümlerine, başlıklara, mizah süsü verilmiş paylaşımlara sızıyor. Sızdığı yerde de sıradanlaşıyor.

Geçtiğimiz Nisan ayında Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta gerçekleştirilen okul saldırıları ile kadın cinayetleri, kadınlara yönelik şiddetin diğer türleri ve LGBTİQ+’lara yönelen nefret söylemi ve şiddeti besleyen ortak zeminler var. Bizleri derinden sarsan okul saldırıların hemen sonrasında Evrensel gazetesine yazdığım bir yazıda “bu gençler nasıl büyüdü” sorusunu sormuştum. Bu çerçeveden bu kez odağı biraz daha kadına yönelik şiddetin kendisi ve onu besleyen söyleme çevirmek istiyorum: Kadın düşmanlığı nasıl bir söylem düzenine dönüştü? Dijital şiddet nasıl bu kadar sıradan bir gündelik bir pratik haline geldi? Ve buna paralel erkeklik krizi nasıl bir ideolojiye dönüştü?

Hazır bir kimlik, hazır bir düşman

İncel meselesi uzun süre, kadınlarla ilişki kuramayan genç erkeklerin internet forumu köşesi gibi anlatıldı. Bu çerçeve artık yetersiz. Karşımızda yalnızca romantik hayal kırıklığı yaşayan naif bir grup yok; kadın düşmanlığını bir dünya görüşüne dönüştüren, öfkesine ideolojik kılıf bulan, kırılganlığını üstünlük iddiasıyla örten bir erkeklik dili var.

Yazar Zehra Çelenk bir röportajında bu hareketin temelinde kadınların güçlenmesiyle erkeklerin kaybettiğini düşündüğü imtiyazların yarattığı kırılganlığın yattığına işaret ediyor. Hareketin merkezinde şu inanç duruyor: kadınlar romantik ve cinsel alanda fazla güç sahibi, bazı erkekler bu yüzden dışarıda kalıyor. Sorun erkeklik normlarında değil, kadınların seçim özgürlüğünde ve feminizmde görülüyor. Kişisel yetersizlik hissi, böylece toplumsal ve politik bir nefrete çevriliyor.

Nehir Devrim Eserol'un Ekşi Sözlük'te 2023-2025 arasında yayımlanan 250 girdiyi incelediği çalışması bu mekanizmayı somutluyor: inceller kendilerini "bozuk sistemin kurbanları" olarak sunuyor, kadınları insandışılaştırıcı ifadelerle aşağılıyor, sonra bunu sözde-bilimsel bir mantık çerçevesine oturtuyor. Türkçe söylem yalnızca küresel manosferden tercüme edilmiş değil; dini, milliyetçi ve anti-feminist yerel motiflerle yeniden kuruluyor. Yerli malzemeyle güçlenen bir nefret dili bu.

Şiddetin gündelikleşmesi: takip, ifşa, taciz

İncel dünyası toplu katliam kadar linçten, kurban suçlamaktan, dijital takipten, veri ifşasından ve kadınları sürekli aşağılayan bir yorum rejiminden besleniyor. Fiziksel şiddetle söylemsel şiddet arasında keskin bir sınır yok; çoğu zaman biri diğerinin provasını yapıyor.

Bu gündelikleşmenin boyutunu rakamlarla da görmek mümkün. TÜİK'in 2024'te on yıl sonra yaptığı kapsamlı araştırmaya göre kadınların son bir yılda en sık karşılaştığı şiddet türü psikolojik şiddet; hiç evlenmemiş kadınlarda dijital şiddete maruz kalma oranı dikkat çekici biçimde yüksek — yani tehdit çoğunlukla hiç tanımadıkları kişilerden geliyor. UNFPA'nın 2021 araştırması ise çarpıcı bir farkı ortaya koyuyor: kadınlar bu şiddete esas olarak cinsiyetleri yüzünden hedef oluyor, erkekler ise çoğunlukla siyasi görüşleri yüzünden. Kadın için mesele kim olduğu, erkek için ne düşündüğü.

Sosyal medya fenomeni Ecem Taşer'in başına gelenler, bu dinamiğin nasıl işlediğini gösteriyor. Taşer, arkadaşlarıyla çıktığı bir tatilin ardından HPV aşısı olduğunu paylaşarak kadınlara yönelik bir farkındalık çağrısı yapmıştı. Bu paylaşım, kısa sürede X platformunda örgütlü bir linç kampanyasına dönüştü: eşini aldattığına dair bir suçlama hızla yayıldı, Taşer açıklama yapmak zorunda kalsa da yorumların sonu gelmedi. Kendisinin belirttiğine göre, bu süreçte adresi de dahil olmak üzere kişisel verileri ifşa edildi.

Bu vaka birkaç şeyi aynı anda gösteriyor: kadın bedeni ve tıbbi tercihleri, dijital şiddet aracılığıyla erkek egemen ahlak kuralları çerçevesinde cezalandırılmaya çalışılıyor; HPV aşısı gibi koruyucu bir sağlık pratiği bile "ahlaki sapma" kanıtına dönüştürülebiliyor; ve hedef tek bir kişi olsa da asıl mesaj geniş bir kitleye gidiyor. Görünür olan, kendi kararlarını veren her kadın bu tür bir saldırının potansiyel hedefi.

Benzer bir dinamik, 4 Ekim 2024'te İstanbul'da Ayşenur Halil ve İkbal Uzuner'in öldürülmesinin ardından da görüldü. Tartışma yalnızca failin kimliğine değil, cinayetin çevrimiçi dolaşımına da odaklandı: failin kendini "incel" diye tanımlayan kişilerle teması ve cinayetleri öven içerikler haberlere taşındı. Mesele yalnızca saldırganın hangi etiketi taşıdığı değil; cinayet sonrası nasıl bir dijital sahiplenme, kurban suçlama ve kadın düşmanlığı dilinin hızla üretildiği. İncel meselesi yalnızca saldırganın zihninde değil, saldırıdan sonra kurulan toplumsal yorum rejiminde de karşımıza çıkıyor.

Bu yüzden teknolojiyi suçlamak da yetmiyor. İnternet toplumdan bağımsız, başlı başına bir karanlık evren değil; biz neysek onu yankılayan, büyüten, hızlandıran bir yüzey. Sorunu bir platforma ya da ekrana taşıyıp rahatlıyoruz; oysa o ekranın içine zaten bu toplumun dili, hiyerarşisi ve hıncı akıyor.

Bu normalleşmenin bir göstergesi de kadınların bu şiddete nasıl tepki verdiği. UNFPA'nın verilerine göre dijital şiddete maruz kalan kadınların çoğu sadece bloklamayla yetiniyor; platforma şikâyet edenler ya da hukuki yola başvuranlar çok daha az. Bu da sisteme güvenin ne kadar zayıf olduğunu gösteriyor.

Bu, sadece Türkiye'ye özgü bir mesele değil — Uluslararası Af Örgütü ve UNESCO'nun verileri de bunu küresel bir tablo olarak doğruluyor. Türkiye'ye özgü olan, bu şiddetin siyasi söylemle ne kadar rahat meşrulaştırılabildiği.

Erkeklik krizi nasıl siyasallaşıyor?

İncel söylemini tek başına, kapalı bir alt kültür olarak okumak eksik kalır. Bu dil, daha geniş bir alt-right ve manosfer ekosisteminin parçası; mizojini, ırkçılık, göçmen karşıtlığı ve LGBTQ+ düşmanlığı birbirini besleyen unsurlar olarak aynı zeminde duruyor.

Bu hareket ve zihin dünyasını Deniz Kandiyoti’nin "eril restorasyon" kavramıyla okumak mümkün: eşitlikçi kazanımlar karşısında sarsılan erkeklik otoritesini geleneksel normlar çerçevesinde yeniden tesis etme arzusu. Yetiş ve Özdüzen'in Türkiye'deki anti-genderizm üzerine yaptığı çalışma, bu restorasyon arzusunun kültürel mahremiyetler (aile, millet, gelenek) üzerinden nasıl meşrulaştırıldığını gösteriyor. Feminizm ve toplumsal cinsiyet eşitliği, aileyi ve milli değerleri bozan "ithal" bir tehdit olarak kodlanıyor. Buyrun size “yerli ve milli incel” için verimli bir kültürel iklim!

Zemin neden bu kadar hazır?

Batı'da son yıllarda dikkat çeken bir eğilim var: genç erkekler giderek sağa, genç kadınlar giderek sola kayıyor ve bir tür ideolojik cinsiyet uçurumu oluşuyor. Bu çerçeveden bakıldığında Türkiye ilginç bir karşılaştırma sunuyor; çünkü buradaki tablo aynı netlikte bir kutuplaşma değil. TEPAV'ın gençler üzerine yaptığı karşılaştırmalı çalışma, Türkiye'de genç kadın ve erkekler arasında Batı Avrupa'daki kadar belirgin bir ideolojik uçurum bulunmadığını, gençler arasındaki asıl ayrışmanın cinsiyetten çok dindarlık düzeyi ve LGBTİ+ hakları, din eğitimi gibi değer temelli konular üzerinden şekillendiğini gösteriyor.

Mesele gençlerin iki ayrı ideolojik kampa bölünmesi değil; kadın düşmanı bir dilin toplumun geniş bir kesiminde bu kadar rahat dolaşabilmesi. Türkiye'de bu dilin tutunması için özel bir çaba gerekmiyor; zemin fazlasıyla hazır. Kadınların hayatları üzerindeki söz haklarına sürekli müdahale edilen, LGBTQ+'ların doğrudan hedef gösterildiği, toplumsal cinsiyet eşitliği fikrinin yıllardır şeytanlaştırıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Anti-gender siyaset ile manosfer arasında doğrudan bir geçişlilik var; biri diğerine meşruiyet, öteki birine öfke deposu sunuyor.

Bunun bir nedeni, Mustafa Özbilgin ve meslektaşlarının işaret ettiği gibi, Türkiye'de bu ideolojinin yalnızca dijital bir alt kültür olarak kalmaması. Kanunsuzluk, söylem ve uygulamanın iç içe geçtiği bir yapı; cezasızlık kültürü, kadını ikincilleştiren siyasi söylem ve bunların gündelik pratiğe dönüşmesi küresel bir nefret dilini yerli bir zemine oturtuyor. Batı'da bu söylemler büyük ölçüde "woke karşıtlığı" tartışmasının içinde, marjinal ya da en fazla belirli kamuoyu figürleri üzerinden ana akıma sızarken; Türkiye'de aynı söylem doğrudan kadın haklarını hedef alan siyasi dönüşümle örtüşüyor. Ekonomik güvencesizlik ve yüksek genç işsizliği de bu mağduriyet anlatısının daha geniş bir karşılık bulmasını kolaylaştırıyor.

İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme kararı bu açıdan kritik bir dönüm noktası olarak okunabilir. Koruma mekanizmalarının sorgulanması, dijital ortamda kadınların kişisel verilerinin silahlaştırılması gibi yasadışı pratiklerin önündeki caydırıcılığı zayıflattı; bu da söz konusu topluluklarda bir güven hissi yarattı. Devletin söylemiyle dijital nefret topluluklarının dili, böylece birbirini besleyen iki katman haline geliyor.

Ama her saldırıyı mekanik biçimde "incel" diye etiketlemek de yanıltıcı olur; mesele tek bir örgütlenme değil, ortak bir hınç dili, ortak bir iklim.

Bu hınç kelimesi gelişigüzel değil. Alev Özkazanç, Türkiye'deki şiddet sarmalını tam da bu kavramla okuyor: biçimsel eşitliğin ilan edildiği ama derin eşitsizliklerin sürdüğü bir toplumda, kadınların kazanımları "ötekinin haksız hazzı" gibi algılanıyor ve bu algı intikamcı bir öfkeye dönüşüyor. Bu hınç, bizim "yazılım" dediğimiz şeyin belki de en yoğunlaşmış hali: “kendini mağdur ilan eden”, “kazanımları tehdit olarak gören”, “öfkesini ahlaki bir hak gibi sunan” bir “duygu siyaseti”.

Eğitim sistemindeki tahribat

Mesele yukarıda anlatılan kadın düşmanlığı söyleminin nasıl üretildiğiyle, eğitimle de ilişkili. Bir erkek çocuğuna sürekli kazanması, hükmetmesi, güçlü olması gerektiği söylenirse; ama reddedilmeyle, yetersizlik hissiyle nasıl baş edeceği hiç öğretilmezse, bu yetersizlik hissini kadınlara yöneltmeyi öğrenmiş bir yetişkin yetişir. Öztürk'un Türkiye-Kanada karşılaştırmalı çalışması da feminist pedagojinin bu kırılganlığı dönüştürmedeki rolüne işaret ediyor. Saldırıların ardından gelen "daha fazla sertlik, daha çok disiplin" çağrıları ise çözümden çok sorunun semptomu: sürekli aşağılanan çocuklardan şefkatli, eşitlikçi yetişkinler çıkmıyor; ya içe kapanıyorlar ya da güç buldukları ilk anda başkasını ezmeyi öğreniyorlar.

Türkiye'de resmi söylemin ve ders kitaplarının toplumsal cinsiyet hiyerarşilerini görünmezleştirmesi, erkek çocuklarında feminist perspektiflere karşı direnç ve radikalleşme zemini oluşturabiliyor. Okul burada masum bir fon değil. Zorbalığı "disiplin" sanan, farklı olanı hizaya sokmaya çalışan, duygusal kırılganlığı zayıflık diye damgalayan bir okul iklimi şiddeti önlemiyor; aksine ona malzeme taşıyor.

İşin en acı tarafı şu: ne yapmamız gerektiğini aslında bilmiyor değiliz. Türkiye'de yıllardır toplumsal cinsiyet eşitliği, kapsayıcılık, akran zorbalığıyla mücadele, duygusal farkındalık ve empati üzerine çalışan kurumlar, uzmanlar, sivil toplum ağları var. Sınıfta uygulanabilecek materyaller var. Öğretmen eğitimi modelleri var. Önleyici mekanizmalar var. Kamu bu birikimden yararlanmak yerine, bu çabaları düşmanlaştırmakla uğraşıyor.

Sonuç: Bu nefreti sıradan kabul etmemek

İncel söyleminin tehlikeli tarafı yalnızca açık şiddet çağrıları değil; aynı zamanda kadın bedenini, kadın seçimini, kadın görünürlüğünü gündelik bir alay ve denetim nesnesine çevirmesi. Bunu yaparken kendi öfkesine ahlaki bir kılıf bulması, mağduriyetini siyasi bir sermayeye dönüştürmesi.

Kamusal akıl uzun zamandır başka bir yöne bakıyor. Eşitlik eğitimini risk gibi görüyor, toplumsal cinsiyet kavramını tehdit gibi sunuyor. LGBTQ+'ları hedef gösteren siyasal söylemle dijital nefret topluluklarının dili birbirini besliyor. Bir toplumda bu fikirler ne kadar çok tekrar edilirse, gerçeklikle bağları o kadar önemsizleşiyor; duygu gerçeğin yerini alıyor, aşağılanmışlık hissi kanıt istememeye başlıyor.

Mesele birkaç "hasta" bireyden ya da birkaç karanlık forumdan ibaret değil. Özkazanç'ın işaret ettiği gibi, bugün karşımızdaki tablo yerleşik bir ataerkilliğin sıradan işleyişinden çok, siyasi ve toplumsal düzenin kendi krizinin bir göstergesi. Siyasi çatışmanın bastırıldığı, gerçek tartışmanın yerini hıncın aldığı bir ortamda öfke en kolay hedefe, kadınların özgürleşmesine yöneliyor. Mesele, kadına yönelik şiddeti istisna gibi gösterip onu üreten söylem düzenini ve siyasi iklimi sıradan kabul etmemiz. Bu nefretin sınıfla, cinsiyetle ve yıllardır sistematik biçimde yürütülen politikalarla ilişkisini kurmadan hissedeceğimiz acı, yalnızca içimizi rahatlatan bir tepki olarak kalacak.

Kaynaklar

Çelenk, Z. (2024),”Zehra Çelenk anlattı: Inceller gökten zembille inmedi”, Bianet, https://bianet.org/haber/zehra-celenk-anlatti-inceller-gokten-zembille-inmedi-300916#google_vignette

Eserol, N. D. (2026). Rhetorics of resentment: A rhetorical critical discourse analysis of incel discourse on Ekşi Sözlük. OPUS Journal of Society Research, 23(2026), 1-14.

Erbil, C., Özbilgin, M. F., & Mergen, A. (2025). Red Pill Leadership Behaviours and Discourse Ethics. Journal of Business Ethics, 1-21.Özkazanç, A. Türkiye'de siyasi tahakküm rejimi ve kadına şiddet.

TEPAV(2026). Türkiye'de gençlik ve Siyaset: Birikmiş bir mesafe”

https://tepav.s3.eu-west-1.amazonaws.com/upload/files/1780322056382-0.Turkiyede_genclik_ve_siyaset.pdf

Habitat Derneği(2026). Türkiye'de gençlerin iyi olma hali araştırma raporu 6. https://habitatdernegi.org/wp-content/uploads/2026/03/Turkiyede-Genclerin-Iyi-Olma-Hali-Arastirma-Raporu-6-Kisa-Rapor.pdf

Özkazanç, A. (2025). Türkiye’de Siyasi Tahakküm Rejimi ve Kadına Şiddet. Feminist Tahayyül: Akademik Araştırmalar Dergisi, 6(1), 204-213.

Öztan, E. (2026). Hınç, baskı, umutsuzluk: Kadın düşmanlığı sıradanlaşırken bu gençler nasıl büyüdü? Evrensel. https://www.evrensel.net/haber/5980977/hinc-baski-umutsuzluk-kadin-dusmanligi-siradanlasirken-bu-gencler-nasil-buyudu

Öztürk, Z. O. (2025). Fragile masculinity, gender socialization, and feminist pedagogy: A cross-cultural reflection from Turkey to Canada.

TEPAV(2026). Türkiye'de gençlik ve Siyaset: Birikmiş bir mesafe”

https://tepav.s3.eu-west-1.amazonaws.com/upload/files/1780322056382-0.Turkiyede_genclik_ve_siyaset.pdf

TÜİK (2024). Türkiye'de kadına yönelik şiddet araştırması. https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/57940

UNFPA Türkiye. (2021). Türkiye'de dijital şiddet araştırması. Toplumsal Bilgi ve İletişim Derneği (TBİD)- KONDA. https://turkiye.unfpa.org/sites/default/files/pub-pdf/digital_violence_report.pdf

Yetiş, E. Ö., & Özdüzen, Ö. (2024, November). Anti-genderism in Turkey: Masculinist entrenchment through cultural intimacies. Women's Studies International Forum, 107, 103014.

Görselin Kaynağı yapay zeka

İlgili Haberler

Mektepli Gazete | Doç. Dr. Ece Öztan: Sıradanlaşan nefret: Kadın düşmanlığının gündelik hali