Öteki’ne Dokunmadan Yaşamak Mümkün mü?

Öteki’ne Dokunmadan Yaşamak Mümkün mü?
Yalnızlığı yeniden tanımlayarak başlamak gerekir belki de. Yalnızlık gerçekten tek başınalık ya da terk edilmişlik midir? Yoksa insan, sırf kendisini toplum içinde var edebilmek, kabul görmek ve bir yere ait olduğunu hissedebilmek adına bir grubun ya da başka bir bireyin varlığına mı ihtiyaç duyar? Gerçek anlamda mutluluk mutlaka birlikte olmaktan mı geçer? İnsan yalnız kaldığında eksilir mi, yoksa tam tersine ancak yalnız kaldığında kendi gerçeğiyle karşılaşma imkânı mı bulur?
Belki de yalnızlıktan önce mutluluk kavramını yeniden düşünmek gerekir.
Her şeyi olağanüstü bir hızla tüketebildiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Nesneleri, görüntüleri, haberleri, insanları, ilişkileri, hatta duyguları bile… Bir şey bizi yeterince mutlu etmiyorsa yenisine geçiyor, bir görüntü ilgimizi çekmiyorsa parmağımızı kaydırıyor, bir duygu ağır geliyorsa ondan mümkün olduğunca hızlı kurtulmaya çalışıyoruz. Bu hızın içerisinde mutluluk da giderek başka bir anlam kazanıyor: Mutlu olmak artık yalnızca güzel şeyler yaşayabilmek değil, acı veren her şeyden mümkün olduğunca çabuk uzaklaşabilmek anlamına geliyor.
Peki bize öğretilen gerçek mutluluk bu mu?
İnsan en büyük dönüşümünü gerçekten her şeyin ambalajının güzel olduğu, pürüzlerin gizlendiği, acının ve eksikliğin görünmez kılındığı plastik hayatların içerisinde mi yaşar? Yoksa insanı dönüştüren tam da kaçmak istediği şeyler midir? Kaybetmek, özlemek, beklemek, reddedilmek, yalnız kalmak, bir ilişkinin belirsizliğiyle karşılaşmak…
Belki biz yalnızlıktan korktuğumuz için birine yaklaşırken aslında acıdan da uzaklaştığımızı düşünüyoruz. Olumsuz olanı mümkün olduğunca hayatın dışına çıkarıyor; üzülmemeyi, incinmemeyi, beklememeyi ve hatta özlememeyi başarı sayıyoruz. Böylece hayatı, kesintisiz biçimde iyi hissetmemiz gereken büyük bir performans alanına dönüştürüyoruz.
Byung-Chul Han’ın Palyatif Toplum adlı kitabında sözünü ettiği algofobi, yani acı korkusu, tam da burada anlam kazanır. Modern insan yalnızca bedensel acıdan değil; hayal kırıklığından, reddedilmekten, kaybetmekten, beklemekten ve belirsizlikten de kaçmak ister. Acının kendisini yaşamaktan çok, onu mümkün olduğunca hızlı susturmanın yollarını arar.
Oysa bazı acılar giderilmesi gereken bir arıza değil, yaşanması gereken bir deneyimdir. Çünkü insan kimi zaman ancak incindiği yerde kendisiyle karşılaşır.
Acıyı romantikleştirmek değildir bu. Her acının insanı olgunlaştırdığını ya da çekilen her acının değerli olduğunu söylemek de değildir. Fakat insanın yaşadığı her olumsuzluğu mümkün olduğunca hızlı biçimde ortadan kaldırması gerektiğine inanması, hayatın önemli bir bölümünü de reddetmesi anlamına gelebilir. Çünkü yaşam yalnızca hazdan, başarıdan, iyimserlikten ve güzel karşılaşmalardan oluşmaz. Kayıp da hayatın içindedir, başarısızlık da, özlem de, beklemek de.
Üstelik acı bazen insana yalnızca neyi kaybettiğini değil, neyi gerçekten istediğini de gösterir.
Tam da burada yalnızlık meselesi başka bir boyut kazanır. Yalnızlık her zaman kurtulmamız gereken bir durumsa, karşımıza çıkan insanı da kolaylıkla yalnızlığımızın tedavisine dönüştürebiliriz. Böylece bir başkasına duyduğumuz ihtiyaçla, bir başkasını gerçekten sevme hâli birbirine karışmaya başlar.
Yalnızlıktan korkan insan, bir başkasını gerçekten sevmekle onu yalnızlığının ilacı hâline getirmek arasındaki sınırı kolaylıkla kaybedebilir. Artık arzulanan yalnızca kişi değildir; onun sağlayacağı güven, aidiyet ve tamamlanmışlık duygusudur. “Öteki”nin varlığı, insanın içindeki boşluğu kapatmakla görevlendirilir.
Oysa bir insanı sevmekle ondan bizi tamamlamasını istemek aynı şey değildir.
Belki aşkın en zor tarafı da burada başlar. Çünkü karşımızdaki insan bizim ihtiyaçlarımızı karşılamak üzere yaratılmış değildir. Bizden bağımsız bir geçmişi, korkuları, arzuları, yaraları, tercihleri ve sınırları vardır. Başka bir deyişle o, gerçekten Öteki’dir.
Öteki, benim uzantım değildir.
Benim istediğim zamanda yaklaşmak, istediğim kadar sevmek, istediğim biçimde davranmak zorunda değildir. Bazen susabilir, bazen uzaklaşabilir, bazen benim anlamlandıramadığım bir seçim yapabilir. Hatta bütün sevgimize rağmen bizi seçmeyebilir.
İşte tam da bu ihtimal, gerçek ilişkiyi hem değerli hem de ürkütücü kılar.
Çünkü gerçek bir karşılaşmada kontrol yoktur. Garanti yoktur. Karşımızdaki kişinin özgürlüğünü kabul etmek vardır.
Fakat yalnızlık korkusu büyüdüğünde insan bu belirsizliğe tahammül etmekte zorlanabilir. Öteki’ni olduğu gibi karşılamak yerine onu kontrol etmeye, anlamlandırmaya ve davranışlarını kendi beklentilerine uydurmaya başlayabilir. Böylece gerçek insanın yerini zihnimizde yarattığımız insan alır. Onun ne hissetmesi gerektiğini, neden sustuğunu, neden uzaklaştığını, aslında bizi sevip sevmediğini ve sonunda ne yapacağını kendi hikâyemizin içerisinde tamamlarız.
Bir noktadan sonra karşımızdaki insanı değil, onun zihnimizde oluşturduğumuz temsilini sevmeye başlayabiliriz.
Fakat o noktada önemli bir soru ortaya çıkar:
Sevdiğimiz kişiyle mi, yoksa onun hakkındaki tasavvurumuzla mı ilişki kuruyoruz?
Belki de aşkın en büyük sınavlarından biri, karşımızdakini zihnimizde kurduğumuz hikâyeden özgür bırakabilmektir. Çünkü birini gerçekten görmek, onun bizim beklentilerimizin dışında kalmasına da izin vermektir. Onu sevmek, onu kendimize benzetmek değil; farklılığına tahammül edebilmektir.
Han’ın düşüncesinin rahatsız edici ama değerli tarafı burada belirginleşir. Acıyı tamamen ortadan kaldırılmış bir hayat idealine dönüştürdüğümüzde yalnızca acıdan kurtulmayız; bizi dönüştürebilecek deneyimlerden de uzaklaşabiliriz. Çünkü başka bir insanla gerçek karşılaşma yalnızca mutluluk vermez. Bazen bekletir, bazen üzer, bazen insanın kendisi hakkında bilmek istemediği şeyleri açığa çıkarır.
Kıskançlığımızı, sahip olma arzumuzu, terk edilme korkumuzu, görülme ihtiyacımızı, sevilme beklentimizi…
Bu nedenle aşk yalnızca Öteki hakkında değildir; aynı zamanda insanın kendisiyle karşılaşmasının yollarından biridir.
Bir insanın bizi üzmesi bazen yalnızca onun davranışını değil, bizim içimizde çok daha eski bir korkuyu görünür hâle getirir. Birinin uzaklaşması neden bizi bu kadar korkutuyor? Beklemek neden bu kadar dayanılmaz geliyor? Birinin bizi seçmemesi neden yalnızca bir reddedilme değil de kendi değerimize yönelik bir hüküm gibi hissediliyor?
Belki de bütün bu soruların cevabını yalnızca karşımızdaki insanda aramak yerine zaman zaman kendimize dönmemiz gerekir.
Çünkü yalnız kalabilmek, kimseye ihtiyaç duymamak değildir. İnsanın ilişki kurabilmesinin ön koşullarından biri, karşısındaki kişiyi kendi varlığının garantisine dönüştürmeden onunla birlikte olabilmesidir.
Bu nedenle yalnızlığın karşıtı yalnızca birliktelik değildir.
İnsan kalabalıkların içerisinde son derece yalnız olabilir. Bir ilişkinin içinde yaşarken görülmediğini hissedebilir. Her gün aynı insanın yanında uyurken bile ona hiç dokunamamış olabilir. Çünkü gerçek anlamda dokunmak yalnızca fiziksel yakınlık değildir.
Bir insan tarafından görülmek, onun farklılığıyla karşılaşmak ve o karşılaşmadan eskisi gibi çıkamamaktır.
Aynı şekilde tek başına olmak da her zaman terk edilmiş olmak anlamına gelmez. Bazen insanın kendi sesini duyabilmesi için başkalarının seslerinden uzaklaşması gerekir. Yalnızlık bu anlamıyla bir boşluk değil, kişinin kendisiyle karşılaşabileceği bir alan olabilir.
Belki de asıl korktuğumuz yalnızlık değil, yalnız kaldığımızda karşımıza çıkacak olan kendimizdir.
Çünkü kalabalık dağıldığında, telefon sustuğunda, mesaj gelmediğinde, bizi onaylayan gözler ortadan çekildiğinde geriye kendimiz kalırız. Ve o sessizlikte kim olduğumuz, ne istediğimiz, neyi neden arzuladığımız sorularıyla karşılaşırız.
Bu karşılaşma her zaman rahat değildir.
Ama belki de insan tam olarak orada büyür.
Bu nedenle yalnızlığımızı hemen susturulması gereken bir eksiklik olarak görmek yerine onun bize ne söylediğini duymak gerekir. Belki yalnızlık bize bir başkasını bulmamız gerektiğini değil, önce kendimizle kuramadığımız ilişkinin farkına varmamız gerektiğini söylüyordur.
Han’ın “Öteki” düşüncesini aşk üzerinden okuduğumuzda ise daha zor bir ihtimalle karşılaşırız: Sevmek, sahip olmak değildir.
Birini gerçekten sevmek, onun bize ait olmadığını kabul ederek ona yaklaşabilmektir. Onu kendi eksiklerimizi kapatmak için kullanmamak, onu kendi hikâyemizde üstlenmesi gereken role hapsetmemektir.
Belki gerçek yakınlık da paradoksal biçimde buradan doğar: İki insanın birbirine karışarak tek bir kişiye dönüşmesinden değil, iki ayrı insan olarak birbirine dokunabilmesinden.
Çünkü Öteki’ni tamamen kendimize benzettiğimiz anda onun ötekiliğini ortadan kaldırırız. Farklılığın olmadığı yerde ise gerçek karşılaşma da giderek kaybolur.
O halde belki soruyu yeniden sormak gerekir:
Öteki’ne dokunmadan yaşamak mümkün müdür?
Biyolojik olarak elbette mümkündür. Güvenli, düzenli, kontrollü ve mümkün olduğunca acısız bir hayat da kurulabilir. İnsan kendisini incitebilecek her şeyden uzaklaştırabilir; ilişkilerini yüzeyselleştirebilir, kaybetme ihtimalinin olmadığı bağlar kurmaya çalışabilir ve yalnızlığını sürekli uyaranlarla örtebilir.
Fakat başka bir insanın bizi gerçekten değiştirmesine izin vermeden ne kadar yaşayabiliriz?
Belki yaşamı canlı kılan şey tam da budur: Bir başkasının dünyamıza girip bizim önceden hazırladığımız düzeni biraz bozabilmesi. Bizi şaşırtması, düşündürmesi, bazen mutlu etmesi, bazen incitmesi; fakat bütün bunların sonunda bizi başladığımız yerde bırakmaması.
Çünkü insan yalnızca mutlu olduğu anlarda yaşamaz.
Bazen beklerken, özlerken, kaybederken, vazgeçerken ve yeniden başlarken de yaşar.
Ve belki olgunlaşmak, acısız bir hayat kurmayı başarmak değil; acıdan kaçmadan, yalnızlıktan korkmadan ve Öteki’ni kendimize dönüştürmeden sevebilecek kadar hayatın içinde kalabilmektir.
Eğitimci Özge Ak
Görselin Kaynağı İStock yapay zeka




