Mektepli Gazete

Dr. Burhan CAN: Türkiye'nin İzlediği Nüfus Politikaları

Paylaş
Yazı boyutu
100%

Türkiye’nin Nüfus Politikalarını “Yeni Bir Kronolojik Sınıflandırma Makalesi” Perspektifiyle Okumak

Dr. Burhan CAN

(Coğrafi Bilimler Araştırmacısı ve Yazarı)

Giriş

Nüfus sorunlarına paralel olarak belli bir zaman ve mekânda alınan ve uygulanan coğrafi, hukuki, ekonomik, toplumsal ve siyasal nitelikler taşıyan; doğrudan yahut dolaylı tedbir ve uygulamaların, devletçe hayata geçirilmesine nüfus politikası denilmektedir. Tabiatı itibariyle nüfus politikaları, hükümetlerin nüfusun niceliğini, niteliğini ve dağılımını etkileyen kararları bilinçli bir şekilde almaları ve bu kararlar doğrultusunda adımlar atmaları şeklinde değerlendirilmektedir. Bazı çalışmalarda Türkiye’nin izlediği nüfus politikaları iki farklı dönem halinde incelenir. Bunlar, nüfus artışının özendirildiği ve nüfus artış oranının sınırlı tutulmaya çalışıldığı dönemler olup, çoğunlukla “1923-1965 Dönemi” ve “1965 Sonrası” şeklinde sınıflandırılır. Bazı araştırmacılar, Türkiye’deki nüfus politikalarını 1) Nüfus artışının özendirildiği dönem (1920-1950 yılları arası), 2) Açık bir politikanın bulunmadığı dönem (1950-1960 yılları arası), 3) Aile planlaması dönemi (1960 sonrası) şeklinde inceler. Bazıları ise aynı politikaları 1) Teşvik dönemi (1920- 1957), 2) Durgunluk dönemi (1957-1965) ve 3) Planlı dönem (1965 sonrası aile planlaması dönemi) şeklinde sınıflandırır. Oysa Türkiye’nin özellikle 2014’ten itibaren yeni bir nüfus politikasını benimsediği ve nüfus artışını yeniden teşvik ettiği açıktır.

Bu çalışma, Türkiye’de uygulanan nüfus politikalarını coğrafi bakış açısıyla ele alarak nüfus literatürüne yeni bir perspektif getirmeye çalışmış ve ifade edilen politikaları kronolojik bakımdan yeniden sınıflandırmıştır. Araştırmada önceki çalışmalardan farklı olarak Türkiye’nin izlediği nüfus politikaları, birbirinden farklı özellikler taşıyan 4 ana döneme ayrılmaktadır. Bunlar: 1) Nüfus Artışının Özendirildiği Erken Cumhuriyet Dönemi (1923-1946 yılları arası), 2) Açık Bir Politikanın Bulunmadığı Dönem (1946-1960 yılları arası), 3) Artış Oranının Sınırlı Tutulmak İstendiği Dönem (1960-2014 yılları arası), 4) Yeniden Nüfus Artışının Özendirildiği Dönem (2014 sonrası) şeklinde isimlendirilmiştir.

Türkiye’de uygulanan nüfus politikalarının dönemleri ve maksatlarına bakıldığında birbirinden farklı görüntülerle karşılaşılır. Türkiye’deki nüfus politikalarının uluslararası gelişmelerden bağımsız olarak belirlenmediği, politikaların çoğunlukla bu türden süreçlerin etkisi altında tasarlandığı söylenebilir. Dahası, Türkiye’deki nüfus politikalarının oluşturulması sırasında dini (İslami) yaklaşımların da etkisinden söz etmek mümkündür. Ne şekilde ve hangi faktörlerin tesiriyle tasarlanmış olursa olsun, Türkiye’de uygulanan nüfus politikaları dönemlere göre farklı nitelikler taşır ve bu dönemler, farklılık arz edebilir. Nitekim ortaya çıkan nüfus yaşlanması gibi yeni koşullar ile “Doğum Yardımı Yönetmeliği” gibi yeni uygulamalar nüfus politikalarını kronolojik açıdan önceki çalışmalardan farklı dönemlere ayırmayı gerektirmiştir.

Nüfus Artışının Özendirildiği Erken Cumhuriyet Dönemi (1923-1946 Yılları Arası)

Bu dönem nüfusun politik, askeri ve ekonomik güç olarak kabul edildiği yıllara karşılık gelir. 1923-1946 Dönemi’nde, Türkiye’de Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nın neden olduğu erkek nüfus azalması yoğun hissedilmektedir. Aynı dönem, Avrupa ülkelerinin de özellikle Birinci Dünya Savaşı’nın tesirlerini yok etmek üzere nüfus artışını teşvik eden politikalar izlediği, ölüm oranlarındaki fazlalığın sebep olduğu nüfus azalmasının doğumlardaki artışla önlenmeye çalışıldığı yılları kapsaması bakımından önemlidir. Fakat Cumhuriyet Türkiye’si, bu politikayı diğer birçok ülkeden farklı olarak İkinci Dünya Savaşı sonrasında da devam ettirir. Bu şekildeki bir nüfus politikası izlenmesinin nedenleri olarak; doğal kaynakların işletilmesi, ekonomik kalkınmanın sağlanması ve öncesinde mevcut olmayan toplumsal işbölümünün ilerletilip uzmanlaşmanın kurulmasının gerekliliğidir.

Bu dönemde nüfusun hızla artmasını sağlamak için birtakım tedbirler alınmıştır. Alınan önlemler, özendirici ve yasaklayıcı özelliklere sahiptir. Örneğin, doğumları teşvik etmek için 1929’da çıkarılan 1529 sayılı Şose ve Köprüler Kanunu’nun mükellefiyeti düzenleyen 9. maddesi, 18-60 yaş grubundaki erkek nüfusa yöneliktir. Burada, zikredilen grup yol mükellefiyetine tabiidir ve yükümlülükten bedenen veya nakden ödemeyle kurtulabilmektedir. Ancak istisnalardan biri hayatta 5 çocuğu olanların vergi vermeyeceği şeklinde düzenlenmiştir. Nüfus artışını teşvik eden ve 1930 yılında çıkarılan bir diğer yasayla 6 ve daha fazla çocuğu bulunan ailelere bir madalya verilmiştir. 1426 sayılı Vilayet İdaresi Kanunu ve 1580 sayılı Belediye Kanunu, belediye ve valiliklere; nüfusu arttırmaya yönelik halk sağlığı tedbirleri almak, ücretsiz doğumevleri kurmak, ihtiyaç duyan yoksul vatandaşlara ücretsiz ilaç dağıtmak gibi görevler getirmiştir. Bu özendirici uygulamalara 1926 tarihli Türk Medeni Kanunu’nda erkeklerde 18, kadınlarda 17 şeklinde belirlenen en düşük evlenme yaşının 1938’de yürürlüğe giren 3453 sayılı Yasa’yla erkeklerde 17’ye, kadınlarda 15’e indirilmesi eklenmiştir.

Nüfus artışının özendirildiği (pro-natalist) nüfus politikasını gerçekleştirmek amacıyla yapılan uygulamalardan bir diğeri, 1944’te uygulamaya geçen çocuk zammı ve çocuk yardımıdır. Örneğin, maaşlı ve ücretli memurlar ile diğer kamu çalışanlarından çocuğu olanlara ayda 5 lira çocuk zammı verilmiş, çocuklu olanlar son maaş tutarı kadar doğum yardımı almıştır. Ayrıca 1945 Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’yla, toprak dağıtımı yapılırken çocuklu olanlara ayrıcalık tanınmış ve toprak bedelinde ilköğretim çağına giren çocuk başına %5 indirim yapılmıştır.

Nüfusu arttırmayı amaçlayan bu politika haklı ve yerindedir; çünkü savaşlar, yoksulluk, genel sağlık önlemlerinin yetersizliği ve çocuk ölümlerinin aşırı düzeylere ulaşması gibi faktörler ile sahip olunan toprakların genişliği (ülkenin fiziki coğrafya bakımından büyüklüğü/yüzölçümü) Türkiye’yi çok az nüfuslu bir ülke durumuna getirmiştir. Bu bağlamda Cumhuriyet kurulduktan yalnız 3 yıl sonra, 1926 yılında İstatistik Umum Müdürlüğü (bugünkü TÜİK) kurulmuş ve kurum, 28 Ekim 1927’de ilk nüfus sayımını gerçekleştirmiştir.

Bu teşviklerin yanında yasaklayıcı bazı önlemler de vardır. Sözgelimi 1926 tarihli Türk Ceza Kanunu’nda, kürtajın yanı sıra çocuk yapmaya engel olacak diğer uygulamalar ağır ceza kapsamına alınmıştır. Ayrıca 1930 tarihli Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun 152. maddesinde, çocuk düşürme işlevi görecek her türlü araç ve gerecin ithalatı ile satışı yasaklanmıştır.

Erken Cumhuriyet Dönemi’nde, nüfus artışına yönelik alınan yasal ve idari önlemlerin etkili olmadığı savunulsa da Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren aynı nüfusun devamlı bir artış eğilimi içinde olduğu açıktır. Örneğin, 1927 sayımında 13,6 milyon civarında tespit edilen ülke nüfusu 1935’te 16,1 milyona; 1940’ta 17,8 milyona; 1945’te 18,7 milyona; 1950’de 20,9 milyona erişmiştir. Aynı dönemde saptanan nüfus artış hızı ise 1935’te ‰21,10 iken 1940’ta ‰19,49’a; 1945’te de ‰10,59’a gerilemiştir.

Bu durum, ekonomik anlamda ciddi zorluklar yaşayan, hatta imkânsızlıklar içinde olan Türkiye Cumhuriyeti’nde, nüfus artışı konusunda gösterilen gayretlerin etkili olduğunu göstermektedir. Kaba doğum hızı göz önünde bulundurulduğunda artışın çok daha fazla olması gerekirken; sıtma, tüberküloz (verem), frengi gibi bulaşıcı hastalıkların fazlalığı ve özellikle çocuk ölümlerinin engellenemeyen artışı nüfus büyümesine müsaade etmemiştir. Sıralanan hastalıkların ivedilikle durdurulmasının dönemin en önemli politikalarının başında geldiği söylenebilir. Bu uğurda 2 Mayıs 1920’de kurulan Sıhhat ve İçtimai Vekâleti tarafından nüfusun artmasını sağlamak ve sağlıklı nesillere ulaşmak için bir çalışma programı hazırlanmıştır.

1927-1940 yılları arasında kaba doğum hızı ‰40-45 civarındadır ve böylesi yüksek oranlara rağmen nüfus artış hızının oldukça yavaş gerçekleşmesi, aynı dönemde görülen ölüm oranlarının yüksek oluşuyla ilgilidir. Örneğin, dönemin en önemli salgın hastalığı konumundaki sıtma sebebiyle ölen insan sayısı çok yüksektir. Bu durum, 1917-1925 yılları arasında ülke genelindeki sıtmalı hasta oranıyla daha da barizleşir. Zira sıtmalı hasta oranı Antalya’da %86; Balıkesir’de %82; Denizli’de %90; İstanbul’da %80; İzmir’de %72; Ankara’da %40 ile %90 arasındadır. Dahası, Büyük Buhran’ın yaşandığı 1929’dan sonra görüntü daha da kötüleşmiştir. Çünkü 1926’da ülke genelinde ‰99,8 olan sıtmalı kan endeksi, 1928’de ‰40,8’e kadar düşerken, 1929’dan sonra tekrar yükselerek 1930’da ‰123,3’e erişmiştir.

Açık Bir Politikanın Bulunmadığı Dönem (1946-1960 Yılları Arası)

1946-1960 Dönemi’nde, nüfus artışını teşvik eden politikada dikkat çeken bir değişiklik yoktur, lakin nüfusun artmasını sağlamak için yürürlüğe sokulan yeni önlem yahut uygulamalara da rastlanmaz. Kepenek ve Yentürk 1996’daki çalışmalarında bu dönemi şu şekilde açıklamaktadır: 1950’den 1960’lı yılların başlarına yani planlı döneme değin, ülkenin açık-seçik bir nüfus politikasının olduğu söylenemez. Doğumu önleyici araç-gereç ve yöntemler konusundaki yasaklar yasal olarak sürdürüldüğü halde, hükümetler bu dönemde nüfus artışı konusunda yansız davranmıştır. Zira İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ve sağlık hizmetlerinin görece düzelmiş olması, Türkiye’deki ölüm oranlarının düşmesine olanak vermiştir. Savaşın bitimiyle silah altına alınmış erkek nüfusu terhis edilmiş, penisilin gibi ilaçların ülkeye bol miktarda girişi sağlanmıştır. Böylesi gelişmeler, nüfusun artmasını kolaylaştırmıştır. Nitekim 1950-1955 yılları arasında Türkiye’nin doğal nüfus artış hızı ‰21,73’lük oranıyla küçümsenmeyecek bir değerdeyken, 1955-1960 döneminde ‰27,75’e erişmiştir. Bu oranlar dünya ortalamasının üzerindedir.

Şüphesiz savaşın bitiminden sonra beliren pozitif şartlar ve ortam sayesinde, nüfustaki artış hızlanmıştır. Hatta resmi bir nüfus politikasının bulunmayışı, 1950’lerde ülkenin bir nüfus patlaması yaşamasına engel olmamıştır. 1950-1955 yılları arasında Türkiye’de saptanan doğal nüfus artış hızı ‰21,7’dir. Bu oran bazı resmi kaynaklarda daha fazla gösterilir. Örneğin DPT’nin 1962’deki bir yayımında Türkiye’nin 1950-1955 yıllarındaki nüfus artış hızının ‰28,1’e, 1955-1960 dönemindekinin ise ‰29,5’e yükseldiği ifade edilmektedir ve bu oranlar dünyadaki en yüksek artış değerleri arasındadır. 1950-1955 yılları arasındaki nüfus artış oranı yüksekliğinde doğumların yanında yurtdışından gelen göçmen nüfusun fazlalığı da rol oynar. Örneğin, 1950-1951 arasında Bulgaristan Hükümeti, ülkesindeki Türk nüfusu sınıra yığarak göçe zorlamıştır. Tanoğlu, 1952’deki çalışmasında 1950-1951 göçüyle Bulgaristan’dan Türkiye’ye gelen göçmen sayısının 154.393 olduğunu ifade eder. Dahası, 2018’deki bir araştırmada, 1950’lerden itibaren Yugoslavya’dan da Türkiye’ye bir göç dalgasının yaşandığı belirtilir ve 1952-1965 arasında göçmen sayısının takriben 390.000 olduğu vurgulanır. Ancak artışı sağlayan asıl faktörün 160 bin civarında olduğu belirlenen göçmen sayısının değil, kaba doğum oranlarındaki hafif yükselme ile ölüm oranlarındaki hızlı azalmanın olduğu açıktır.

1946-1960 döneminin özellikleri arasında, 1950’lerden sonra tarımda makineleşmeye bağlı olarak kırsal nüfusun şehirlere yönelmesi hususu vardır. Bu dönem, kırsalda yoğun işgücüne duyulan gereksinimin düşmeye başladığı dönemdir. Özellikle traktör başta olmak üzere, bazı araçların kullanılmaya başlanmasıyla işsiz kalan işgücünde artış yaşanmış ve aynı kitle çalışıp geçinmek umuduyla büyük şehirlere göçe mecbur olmuştur. Ayrıca 1940’larda ‰30 olan kaba ölüm oranı 1960’larda ‰18’lere gerilediği halde nüfus hızla artmaya devam etmiştir. Sonuçta Türkiye’de, özellikle 1950’li yıllardan sonraki hızlı nüfus artışının, kırsal bölgelerden büyük şehirlere doğru olan yoğun bir göç dalgasına ve düzensiz şehirleşmeye neden olduğu söylenebilir. Bu hareketliliğin konut açığının neden olduğu gecekondulaşma, işgücü arzının aşırı artışından kaynaklanan işsizlik, mülkiyet sorunu, mekânın kullanımında ortaya çıkan değişimler gibi yeni sorunları beraberinde getirdiği açıktır.

Artış Oranının Sınırlı Tutulmak İstendiği Dönem (1960-2014 Yılları Arası)

1960’lı yıllara gelindiğinde nüfus artışındaki hızın devam etmesini gerektiren koşulların ortadan kalkmasıyla, Türkiye’de de nüfus artış hızının azaltılması gerektiği üzerinde durulmaya başlanmıştır. 1960’lı yıllar, uluslararası toplumda nüfusun kalkınma kavramı ile birlikte anılmaya başlandığı yıllardır. BM Genel Kurulu’nda ilk defa 1962’de “Nüfus Artışı ve Ekonomik Kalkınma” başlıklı bir karar alınmıştır. Dünya Nüfus Konferansı’nın ilki 1954 yılında Roma’da gerçekleştirilmiş; nüfus, daha çok teorik çerçeve ve sayımlar açısından incelenmiştir. 1965’te Belgrat’ta düzenlenen Dünya Nüfus Konferansı’nda, nüfus artışı ile ekonomik kaynakların dengeli bir şekilde gelişmediğinden yola çıkarak nüfustaki artışın düşürülmesi gerektiği ve bunun aile planlaması gibi anti-natalist politikalarla gerçekleşebileceği vurgulanmıştır. 1960’lı yıllar aynı zamanda Dünya Sağlık Örgütü’nün de dünyada anti-natalist nüfus politikaların uygulanmasının gerekliliği fikrinden esinlenerek nüfus konusuna giriş yaptığı yıllar olarak bilinir. Bu bağlamda Belgrat’ta toplanan Dünya Nüfus Konferansı’nda, doğum kontrol haplarına uluslararası düzeyde meşruiyet kazandırılmasına yardımcı olunmasına karar verilir.

1960-1970’ler, açlık ve kıtlığın asıl sebebinin nüfusun çok fazla olmasına bağlayanların sesinin en yoğun duyulmaya başlandığı ve nüfus artış hızlarını düşürmedikleri sürece en az gelişmiş ülkelerin geri kalmışlıktan kurtulamayacakları fikrinin etkili olduğu dönemdir. Dolayısıyla nüfus ile kalkınma arasında kurulan böylesi bir ilişki paralelinde, tek çözüm yolu olarak doğum oranlarının düşürülmesi fikrinin savunulduğu ve aynı düşüncenin, zamanın ruhunu yansıttığı açıktır. Dahası Rockefeller Vakfı, Ford Vakfı, Nüfus Konseyi, Uluslararası Planlı Ebeveynlik Federasyonu (IPPF) gibi kuruluşlar nüfus kontrol programlarının oluşturulmasında en önemli desteği vermiş ve yakalanan başarıda büyük pay sahibi olmuşlardır.

Türkiye için bu konu, 1960 sonrasında kurulan Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) tarafından ele alınmaya başlanmış ve planlama ile ilgili çalışmalarda nüfus konusu da incelenir olmuştur. Neticede, doğum kontrolüne yönelik bilgilerin verilmesinin bile kanunla yasaklandığı bir atmosferden, ailelerin diledikleri zaman ve bakabilecekleri kadar çocuk sahibi olmalarına olanak tanıdığı kabul edilen “nüfus planlaması” ortamına geçilmiştir.

Tabiatı itibariyle Türkiye’nin dünyada mevcut bulunan böylesi akımlardan etkilenmemesi mümkün olmamıştır. DPT’nin kurulmuş olması bu bakımdan bir milat olabilir. DPT, 30 Eylül 1960 tarih ve 91 sayılı Kanunla Başbakanlığa bağlı olacak şekilde kurulmuş ve beşer yıllık planlar hazırlamakla yetkilendirilmiştir.

1960’ta DPT’nin kurulmasından sonra, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı ile DPT arasında, öncekinden oldukça farklı ve yeni bir nüfus politikasının oluşturulması hususunda bir görüş birliğine varılmıştır. Öyle ki, Türkiye’de hızlı nüfus artışının bir “sorun” olarak algılanması 1960’lı yılların başına ve özellikle 1963-1967 yılları arası döneme (Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı) denk düşmektedir. Nitekim Türkiye, Rockefeller Vakfı’nın desteğiyle kurulmuş Nüfus Konseyi’ne 1963’te aile planlamasına toplumun fazlaca ilgi gösterdiğini ifade ederek müracaat etmiş ve Konsey’den nüfus kontrolüne yönelik çalışmalar yapmasını talep etmiştir. Ancak 1963 yılında başlanılan “Aile Planlaması” uygulaması, hiçbir dönemde baskıcı olmadığı gibi; politik iktidarların tutumuna göre mütemadiyen gevşetilmiştir. Görüldüğü gibi 1963 senesi, Birinci Beş Yıllık Plan’ın uygulamaya sokulduğu ilk sene olmanın dışında bu bakımdan da önemlidir.

Bu bağlamda yeni nüfus politikasının da çerçevesi çizilmiş ve alınacak tedbirler sıralanmıştır. Söz gelimi gebeliği önleyici bilgilerin yayılmasını ve gebeliği önleyen materyal ile ilaçları yasaklayan kanun hükümlerinin kaldırılacağı; sağlık personelinin halka gerekli eğitimi vermesi için kursa alınacağı; araç ve ilaçların ithal edilip (veya imal edilip) ihtiyaç sahiplerine ücretsiz dağıtılacağının altı çizilmiştir. Nitekim başlangıçta Birinci Kalkınma Planı ile gündeme getirilen anti-natalist nüfus politikası, sonraki aşamada, 1965 yılında, 557 sayılı Nüfus Planlaması Kanunu ismiyle resmiyet kazanmıştır. Zikredilen kanununla gebeliği önleyici araç ve ilaçların ithali, dağıtımı ve satışının yanında tanıtım faaliyetleri de yasallaşmıştır. Ayrıca anti-natalist politikanın sağlıklı uygulanabilmesi için 1965 yılında çıkarılan bir diğer yasayla Sağlık Bakanlığı bünyesinde Nüfus Planlaması Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Kuşkusuz sözü geçen politikaların uygulanmasında; 1935’te 16 milyon civarında olan ülke nüfusunun, 1966’ya gelindiğinde iki misli artarak 32 milyonu aşması ile nüfus artış hızının 1955-1960 döneminde dünyanın en yüksek oranlarından biri olan binde 29,5 düzeyine ulaşmasının da etkileri olmuştur.

1968-1972 yıllarını kapsayan İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda Birinci Plan’da olduğu gibi anti-natalist nüfus politikasının önemi üzerinde durulmuş ve önceki planda çerçevesi çizilen politikaları sürdürmenin gerekli olduğu ifade edilmiştir. 1973-1977 yılarını kapsayan Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı, daha çok nüfus sayımlarından elde edilen verilerin analizinin yapıldığı ve Türkiye’deki demografik verilerin diğer ülkelerdeki verilerle mukayese edildiği bir şekil almıştır. Lakin 1950’den itibaren doğurganlıktaki düşük, ölüm oranlarındaki yüksek azalış, birer kazanım şeklinde değerlendirilmiş; doğurganlıktaki düşüşün yeterli olmadığı vurgulanmıştır. Dolayısıyla anti-natalist nüfus politikası uygulamalarının ayrıntısına önceki iki planda olduğu gibi girilmese de sözü geçen politikanın bu plan döneminde de sürdürüldüğü saptanmıştır. Böylesi bir yaklaşım değişikliğinde 1974 Bükreş Dünya Nüfus Konferansı’na giden süreç ve akımların da etkili olduğu açıktır. Zira 1974 Konferansı’nda, sahip olunacak çocuk sayısına ve aynı olgunun gerçekleşme aralığına özgürce karar verilmesinin; bu konuda gerekli eğitim ve materyallerden yararlanılmasının birer temel insan hakkı olması gerektiğine kanaat getirilmiştir. Ayrıca anti-natalist nüfus politikasının kalkınma hamlesiyle uygulanması halinde başarıya erişebileceği fikri benimsenmiştir.

1979-1983 yıllarını kapsayan Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı’na göre, nüfus sorunu demografik, toplumsal ve ekonomik faktörler arasındaki dengenin bozulmasıyla ortaya çıkan bütün problemleri kapsamaktadır. Plan’ın kentlerdeki konut gereksiniminin fazlalığını öncelikle nüfus artışına, ardından ailelerin küçülmesi eğilimine bağlaması, anti-natalist nüfus politikası karakterini taşıdığını gösteren diğer husustur. 1985-1989 dönemindeki stratejilerin belirlendiği Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, aile planlaması adı altında anti-natalist nüfus politikası uygulamalarının devam ettiği bir sürece karşılık gelmektedir. Plan’a göre, toplumun temeli olan aileye yönelik daha fazla çalışma yapılacaktır. Özellikle ana-çocuk sağlığı öncelenerek aile planlamasına ilişkin çalışmalar genel sağlık hizmetleriyle birlikte ele alınacak, bunun için gerekli olan organizasyon yapısı yeniden tesis edilecektir. Dahası, çocuk ölümlerinin önüne geçmek için doğum öncesi evreden başlamak kaydıyla, kamu/özel ayrımı olmaksızın ilgili tüm kuruluşların desteği sağlanarak yeni teknolojik gelişmelerden de yararlanılacaktır.

1990-1994 yıllarındaki hedef ve önerilerin belirlendiği Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda Türkiye’nin sosyo-ekonomik düzeyiyle uyumlu olmayan yüksek bebek/çocuk ölüm oranlarının ivedilikle düşürülmesi için alınacak tedbirler üzerinde durulmuştur. Ayrıca nüfusun özelliklerinin geliştirilmesi için düşük nüfus artış hızının gerekliliği vurgulanmıştır. 1994 yılı, Kahire’de kısaca ICPD olarak anılan Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı’nın (International Conference on Population and Development) düzenlenmesine karar verilen bir zamana denk düşmüştür. Türkiye, 1994-1996 arasını kalkınma planı olmadan geçirdikten sonra, 1996-2000 yılları arasını kapsayan Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nı hazırlamıştır. Plan’da anti-natalist nüfus politikasına devam edileceği yinelenmiştir. 2000 senesinde hazırlanan ve 2001-2005 yıllarından oluşan Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda üreme sağlığı ve aile planlaması hizmetlerinin temel sağlık hizmetleri ile bütünleştirilmesinin, hizmetlerin cinsiyet ayrımı yapılmadan sunulmasının önemine vurgu yapılmış; üreme sağlığı ve aile planlaması hizmetlerine hedef kitlenin ulaşabilmesi, bunun devam etmesi ve yaygınlığının arttırılmasının gereği üzerinde durulmuştur. 2007-2013 Dokuzuncu Kalkınma Planı birçok konuda bir “ilk”ler planıdır. Zira bugüne kadarki bütün planlar beşer yıllık dönemleri kapsamakta iken, bu plan ilk defa yedi yıllık bir periyodu kapsayacak şekilde hazırlanmıştır. Dolayısıyla ismi de “Dokuzuncu Beş Yıllık Kalkınma Planı” değil, Dokuzuncu Kalkınma Planı olmuştur. Önceki sekiz plan yüzlerce sayfadan (örneğin Üçüncü Plan 960 sayfadır) oluşmakta iken, Dokuzuncu Plan salt 122 sayfadan meydana gelmiştir. Önceki planlarda mevcut olan ayrıntılı açıklamalar ile istatistiklere bu planda yer verilmemiştir. Plan, AB’ye intibak için şart koşulan geçiş döneminin özellikleri temelinde hazırlanmış ve AB yasal düzenlemelerine uyumlu bir şekilde tasarlanmıştır. Dokuzuncu Plan’da siyasal iktidara yol gösteren ve onu özendiren unsurlar yoktur. Plan salt hedef ve sorunların saptandığı, izlem ve öngörüye yönelik görüşlere yer verilmediği, global rekabet ilişkilerinde entegrasyon koşullarının değerlendirilmediğine yönelik eleştiriler almıştır. Plan’da “Hızlı nüfus artışı ve sanayileşme süreci doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı üzerinde önemli bir baskı unsuru olmaya devam etmektedir.”; “Ülkemizde sosyal hizmet ve yardımlara olan ihtiyaç; göç, kentleşme, aile yapısında meydana gelen değişim, nüfus artışı ve işsizlik gibi nedenlerle artarak devam etmektedir.” gibi ifadelere yer verilerek nüfustaki artışın bir baskı aygıtı olmaya devam ettiği vurgulanmıştır. Bu ve benzeri ifadelerin varlığı da ülkede uygulanmakta olan anti-natalist nüfus politikalarında herhangi bir değişikliğe gidilmeyeceğinin farklı bir tezahürüdür.

Nüfus Artışının Yeniden Özendirildiği Dönem (2014 Sonrası)

2014 yılı, yaklaşık 60 sene devam eden aile planlaması uygulamasına resmi anlamda son verildiği için önemli bir tarihtir. 2014-2018 Onuncu Kalkınma Planı’nda yeniden nüfusun artması yönünde bir hedeften söz edildiği tespit edilmiştir. Dolayısıyla pro-natalist nüfus politikası şeklinde anılan nüfus artışının özendirildiği uygulamalar söylemden eyleme, hatta resmi belgelere (kalkınma planlarına) girmiş olmaktadır. Nitekim nüfusu arttırma hedefi, yaşlanan nüfusa ilişkin etkin bir önlem olarak düşünülmüş ve Onuncu Kalkınma Planı’nda, uygun zamanlı politikalara ihtiyaç duyulduğunun altı çizilmiştir. Onuncu Kalkına Planı, nüfusun yeniden bir güç olarak algılandığı bir plan olmanın yanında, nüfus politikalarında önemli bir değişime de işaret etmektedir. Her ne kadar Plan’da küresel güç dengelerini etkilemesi beklenen faktörler arasında nüfus artışından bahsedilse de bunun aslında uygulanmakta olan neo-liberal politikaların bir sonucu olduğu açıktır. Onuncu Kalkınma Planı’nda nüfus artış hızı oldukça düşük olan ülkelerde, yaşlı nüfus miktarının fazlaca artması nedeniyle üretimin düşeceği, vergilerin azalacağı, medikal giderlerin artacağı belirtilirken; bu durumun sosyal güvenlik sistemi üzerindeki baskıyı arttıracağı ve fakat gelişim halinde olan nüfusu görece genç ülkelerin, nüfusu görece yaşlı ülkelere nazaran özellikle işgücü açısından üstünlük sağlayacağı da vurgulanmıştır. 5 Mayıs 2015 Tarihli Bakanlar Kurulu Kararı’nın 23 Mayıs 2015 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmasıyla yürürlüğe giren Doğum Yardımı Yönetmeliği bu açıdan değerlendirilmelidir. Adı geçen yönetmeliğin 5. maddesinde: 15.05.2015 tarihinden itibaren (zikredilen tarih dâhil) görülen canlı doğumların ilkine 300 lira, ikincisine 400 lira, üçüncüsü ve sonrasına 600 lira ödeneceği; ödeme miktarını belirlemek için, 15.05.2015 öncesinde doğan çocukların da sıralamada dikkate alınacağı vurgulanmıştır. Böylesi bir yönetmelikle nüfus artışını teşvik eden nüfus politikasının resmiyet kazanmanın ötesinde pratiğe geçtiği söylenebilir.

2019-2023 dönemini kapsayan On Birinci Kalkınma Planı, öncelikle birtakım tespitlere yer vermektedir. Örneğin dünya genelinde nüfus artışının yavaşlaması ve ortalama ömrün uzamasıyla eşgüdümlü olarak yaşlanma eğiliminin devam ettiği; Türkiye’de %8 olan yaşlı nüfus oranının 2050’de %16’ya çıkacağının öngörüldüğü belirtilmektedir. Dahası, yaşlı nüfusun artmasıyla bakım hizmetlerinin geliştirilmesi, hayat boyu eğitim olanaklarının arttırılması ve yaşlıların değişen koşullara uyumunun sağlanması gerektiği bugüne kadarki planlardan farklı olarak ilk defa dile getirilmektedir. Demografik dönüşüm sürecindeki Türkiye’de, demografik fırsat penceresinin olanaklarının önümüzdeki dönemde azalacağı belirtildikten sonra, dinamik ve genç toplum yapısının korunmasını sağlayacak uygulamaların geliştirileceği, geniş ve büyük aile modellerinin özendirileceği vurgulanarak pro-natalist nüfus politikasına devam edileceğinin işaretleri verilmektedir. Öyle ki, Plan’da; toplam doğurganlık hızının yenilenme düzeyini aşmasına yönelik gerekli değişiklikler ile ek önlemlere yer verilmesi, nüfus artışını hızlandırıcı uygulamalara devam edileceğinin işareti olarak değerlendirilebilir.

Demografik geçişin doğum oranlarındaki azalmayla ilişkili olduğu unutulmamalıdır. Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından bu yana kadın başına düşen doğum sayısı (doğurganlık oranı/hızı) tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de azalmaktadır. Bu süreç; nüfus büyümesinin yavaşlamasına, genç nüfusun toplam nüfus içindeki payının azalmasına, dolayısıyla yaşlı nüfusun sayısal ve oransal olarak artmasına neden olmaktadır. Sonuçta devamlı düşen doğurganlık hızı ve artan ömür ortalamasıyla Türkiye’de de yaşlı nüfus miktarı artmaya başlamıştır.

Türkiye’nin toplam doğurganlık hızı, 20. yüzyılın ortalarında kadın başına 7 çocuk iken, düşme eğilimine girip bu özelliğini muhafaza ederek 1970’lerin başında kadın başına 5 çocuk düzeyine gerilemiştir. Genel nüfus sayımlarından derlenen 1980, 1985 ve 1990 yıllarına ait doğurganlık hızı değerleri incelendiğinde de zikredilen eğilimin devam ettiği söylenebilir. Zira toplam doğurganlık hızı 1980’de 3,41 iken, 1985’te 2,59’a inmiş, 1990’da ise 2,6 civarında (2,65) gerçekleşmiştir. 2001’de 2,38 olan toplam doğurganlık hızı 2003-2014 döneminde 2,1 civarında olup, 2015 ve 2016 yılında yenilenme sınırında kalmış, bundan sonra da aynı eğilimi devam ettirmiştir. 2020 verisine göre toplam doğurganlık hızı 2,1, ham doğurganlık hızı ise 1,76’dır. 2024 yılı verilerine göre ise toplam doğurganlık hızı 1,48’dir.

SONUÇ

Türkiye’nin nüfus politikaları kronolojik sınıflama bakımından farklılıklar taşır. Diğer bir deyişle Türkiye’deki nüfus politikalarının nüfus literatüründe çoğunlukla iki farklı dönem halinde ele alındığı ve bu dönemlerin “1923-1965 Dönemi” ile “1965 Sonrası” şeklinde sınıflandırıldığı görülür. Sözü geçen dönemler bazı çalışmalarda “1920-1950 Dönemi”, “1950-1960 Dönemi” ve “1960 Sonrası” biçiminde ve üç dönem olarak ele alınırken; bazı çalışmalarda ise “1920-1957 Dönemi”, “1957-1965 Dönemi” ve “1965 Sonrası Aile Planlaması Dönemi” şeklinde yine üç dönem halinde incelenir. Oysa Türkiye’nin 2014-2018 Onuncu Kalkınma Planı’nda yaklaşık 60 yıl sonra yeniden nüfusun artması yönünde bir hedeften söz edildiği saptanmıştır. Bu durumda ülkenin aile planlaması uygulamasına son verip nüfus artışının özendirildiği yeni bir nüfuslanma sürecine girdiği söylenebilir. Nitekim “uygulanacak nüfus politikalarıyla doğurganlık hızının arttırılacağı” hedefi 2013’te yayımlanan Onuncu Kalkınma Planı’nın (2014-2018 yılları) 49. sayfasında açıkça ilan edilmiştir. Dolayısıyla nüfus yaşlanması gibi yeni koşullar ve “Doğum Yardımı Yönetmeliği” gibi yeni uygulamaları göz önüne alarak, Türkiye’de uygulanan nüfus politikalarının yeniden ele alınıp sınıflandırılması, nüfus literatürü açısından bir gereksinime dönüşmüştür. Bu çalışma, ülkemizde uygulanan nüfus politikalarına yeni koşul ve uygulamalardan dolayı yeni bir kronolojik sınıflandırma getirmiştir. Özellikle Cumhuriyet’in ilan edilmesinden bugüne geçen değişim, söylem ve uygulamalar doğrultusunda söz konusu dönemler “1923-1946 Dönemi”; “1946-1960 Dönemi”; “1960-2014 Dönemi”; “2014 Sonrası” şeklinde yeniden sınıflandırılmıştır. Sınıflama, tarihi coğrafya bakış açısıyla ve yeni politikaların hayata geçmesiyle meydana getirilmiş olup; özellikle kronolojik bakımdan önceki çalışmalardan farklıdır.

Neticede Türkiye’de geç evlenme ve düşük doğurganlığın egemen olduğu yeni bir yapı oluşmuş olup, bu yapı; çocuk ölüm oranları düşük, daha uzun doğum aralıklarına sahip, şehirde barınan, insan niteliğini daha arttırmayı amaçlayan, az çocuktan meydana gelen ailelerin egemen olduğu kapitalist bir sistem şeklinde değerlendirilebilir. Dolayısıyla nüfus artışının yeniden teşvik edildiği 2014 sonrası dönemin ortaya çıkışının gerekçesinin böylesi bir sistemde yattığını söylemek yanlış olmaz. Nitekim demografik dönüşüm sürecindeki Türkiye’de demografik fırsat penceresinin olanakları önümüzdeki dönemde azalacağından dinamik ve genç toplum yapısının korunmasını sağlayacak uygulamaların geliştirilmesi önem arz etmektedir. Bunun için geniş ve büyük aile modellerinin özendirilmesi toplumun devamı açısından olağan değerlendirilebilir. Zira nüfusun dengede durması için gereken toplum doğurganlık hızı 2,1’dir.

Kaynak https://doi.org/10.31454/troyacademy.1130042

İlgili Haberler

Mektepli Gazete | Dr. Burhan CAN: Türkiye'nin İzlediği Nüfus Politikaları