Mektepli Gazete

Eğitim Sen Genel Başkanı Prof.Dr. Nejla Kurul’dan Mektepli Gazeteye özel röportaj

“Kapitalist şehrin içinde komünal ufka ilişkin farklanmalar yaratmamız, yani gelmekte olanın içini doldurmamız gerekiyor.” Eğitim Sen Genel Başkanı Prof.Dr. Nejla Kurul’dan Mektepli Gazeteye özel röportaj

Paylaş
Yazı boyutu
100%

“Kapitalist şehrin içinde komünal ufka ilişkin farklanmalar yaratmamız, yani gelmekte olanın içini doldurmamız gerekiyor.”

Eğitim Sen Genel Başkanı Prof.Dr. Nejla Kurul’dan Mektepli Gazeteye özel röportaj

> Merhaba Nejla Kurul Hocam. Gerçekten farklı bir duruşunuz var. Toplumsal mücadelenin pek çok alanlarında bulunmuşsunuz. Üniversitede, sokakta, alanlarda var olmaya devam ediyorsunuz. Emek ve demokrasi mücadelesinin en önemli yerinde, Eğitim Sen’desiniz. Kendinizi bize tanıtır mısınız?

Ben 1963, Kayseri doğumluyum, aslında Konya Akşehir kökenliyiz. Çocukluğum ve ilk gençliğim Eskişehir, İstanbul, Konya ve Almanya’da (Kronach-Nürnberg) geçti, bu yıllarda parasız yatılı okul da dahil yurt ve pansiyonda barınma ve öğrenme deneyimlerim oldukça çok. Göçmen işçi çiftin dört çocuğundan biri ve seksenlerine yaklaşmış anne ve babamın yaşama gücüne hayran birisiyim.

Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Eğitim Yönetimi ve Planlaması Bölümünü 1985’te bitirdim. Aynı üniversitede öğretim üyesi olarak otuz yıl çalıştım. 1994 yılında kurulmuş olan ancak 2001 yılında kendini feshederek Eğitim Sen’e katılan Öğretim Elemanları Sendikası’nda (ÖES) bir dönem yönetim kurulu üyeliği yaptım. Wisconsin Üniversitesi’nde bir yıl (2000-2001) konuk öğretim üyesi olarak bulundum ve yükseköğretimin siyasal ekonomisi konusunda araştırmalar yaptım. Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Yükseköğretim Bürosunda bir dönem çalıştım.

20 Temmuz 2016 sivil darbesi sonrasında 7 Şubat 2017 tarihinde barış imzacısı olmam nedeniyle 686 sayılı KHK ile yüzlerce meslektaşım ile birlikte üniversiteden ihraç edildim. Şimdi çalışmalarıma Ece Ayhan’dan esinlenerek ‘sivil akademisyen’ olarak devam ediyorum. OHAL döneminde Sokak Akademisi’nde ders vermek ve ders veren meslektaşlarımı dinlemek özgün deneyimlerim arasında yer alıyor. Halen Ankara Dayanışma Akademisi ve İnsan Hakları Derneği üyesiyim. Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası’nda genel başkanlık görevimi sürdürüyorum. Sendikamız içindeki siyasal anlayışların ve üyelerimizin hepsinden bir parça taşıyorum.

Doğal varlıkları seyretmek, insanlarla konuşmak, okumak ve yazmak öğrenme yolculuğumun en güzel etkinlikleri. Sürekli not alırım, bir kısmını sonradan kullanmasam da. Küreselleşme ve Üniversiteler, Adnan Gümüş ile birlikte Bologna Süreci Kime Hizmet Ediyor?, Eğitim Finansmanı ve çok yazarlı KHK Öyküleri, Başka Bir Eğitim Hikâyesi Bireyin Gelişimi Toplum ve Doğa Etkileşimi Üzerine Sorgulamalar kitapların yazarıyım, Kamusal Eğitim: Eleştirel Yazılar adlı kitabın yazarı ve editörlerinden birisiyim. Çok sayıda akademik dergi yanında, eğitim, bilim ve siyaset dergilerinde makalelerim yayımlandı. Gazetelerde ve internet haberciliği yapan mecralarda yazılar yazdım.

SİYASAL KUTUPLAŞTIRMALAR, BÖL-YÖNET POLİTİKALARI İŞTEN ATILMA VE GÜVENCESİZ ÇALIŞMA KOŞULLARINDA YAŞAYAN İNSANLARIN KARŞILAŞMALARINI, GÜÇLERİNİ BİRLEŞTİRMELERİNİ VE ORTAK MÜCADELESİNİ ENGELLİYOR.

Halkların Demokratik Partisi ve Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi’nde çeşitli görevlerde bulundum. Şimdi siyasal alanın resmi olarak dışında, sendikal mücadelenin içindeyim. “Kişisel olan politiktir” özlü cümlesini benimseyerek çalışmalarımı sürdürüyorum. Demokrasi İçin Birlik gibi platformlarda giderek otoriterleşen Türkiye’de yerel demokrasi demenin ve eylemenin olanaklarını zorladım. Daha sonra İnsan Hakları Derneği üyesi olarak insan hakları ihlallerini ortaya çıkarma ve engelleme konusunda çaba içine girdim. KHK Platformları da, farklı bir mahallenin şiddete hiç yönelmediği halde işlerinden atılan bireylerinin sayıları az olsa da içinde yer aldığım KESK’li ihraçlarla birlikte bir mücadele alanı idi. Siyasal kutuplaştırmalar, böl-yönet politikaları işten atılma ve güvencesiz çalışma koşullarında yaşayan insanların karşılaşmalarını, güçlerini birleştirmelerini ve ortak mücadelesini engelliyor.

Türkiye’de kimliğe ilişkin ayrımlar siyasal iktidarlar tarafından sürekli keskinleştirilerek sınıf mücadelesinin güçlenmesi engelleniyor. “Başka Bir Eğitim Hikâyesi” adlı kitabımı bu dönemde bitirdim. Çeşitli internet haber portallarının yanı sıra yaklaşık bir yıl Yeni Yaşam Gazetesinde köşe yazarlığı yaptım. Covid-19 salgını nedeniyle emek ve demokrasi çalışmaları evde uzaktan yürütülen çalışmalar biçimini aldı.

>Barış Akademisyeni ve insan hakları aktivisti Prof. Dr. Nejla Kurul olarak da KHK sürecinden ve yapılan haksızlıktan bahseder misiniz?

KHK OLAYI ÜNİVERSİTE TARİHİ BAKIMINDA ÇOK BÜYÜK BİR HİKÂYE VE BEN BU HİKÂYENİN KÜÇÜK BİR PARÇASIYIM

Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nde 31 yıldır çalıştıktan sonra “Bu Suça Ortak Olmayacağız!” şiarlı bildiri ile 7 Şubat 2017 tarihinde 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile 130 civarındaki arkadaşım ile birlikte üniversiteden ihraç edildik. Bildiri ile Kürtlerin yoğun olduğu ve çatışmaların yaşandığı bölgelerde sokağa çıkma yasakları esnasında uyguladığı politikaları nedeniyle siyasal iktidarı eleştirmiş ve insan hakları ihlallerini engellemeye çalışmıştık, bu barış çabası siyasal iktidarın öfkesini üzerimize çekti, bu öfke dinmiş değil.

Bir buçuk yıl önce, 26 Temmuz 2019’da, Anayasa Mahkemesi (AYM) kamuoyunda “Barış Bildirisi” olarak bilinen ve Türkiyeli 2210 akademisyen tarafından imzalanmış olan “Bu suça ortak olmayacağız!” başlıklı bildirinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğuna hükmetti. Bildiriyi imzaladığı için mesnetsiz suçlamalara maruz kalan, ağır ceza mahkemelerinde yargılanan ve nihayetinde hapis cezalarına çarptırılan akademisyenlerin devlet organları eliyle adaletsizliğe uğratıldığı ve haklarının ihlal edildiği, böylece hukuken tasdik edilmiş oldu.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın raporuna göre, 70 akademisyen gözaltına alındı ve 4 akademisyen tutuklandı, OHAL kapsamında çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerle 406 imzacı akademisyen kamu görevinden ihraç edildi, 89 akademisyen başka yöntemlerle işten çıkarıldı, 72 akademisyen istifaya ve 27 akademisyen emekliliğe zorlandı. 822 akademisyene Terörle Mücadele Kanunu’nun 7/2. maddesinde düzenlenen “terör örgütü propagandası yapma” suçlamasıyla Ağır Ceza Mahkemelerinde dava açıldı. Toplam 57 ayrı mahkemede açılmış olan 822 davanın en az 622’si AYM kararını takip eden bir yıl içinde sonuçlanmış ve sonuçlanan davaların tümünde beraat kararı verilmiştir. Bu, kuşkusuz, olumlu bir gelişmedir.

Ancak Anayasa Mahkemesi’nin kararına karşın ben ve barış bildirgesini imzalamış arkadaşlarımız görevlerimize döndürülmedik. Siyasal iktidarın bizleri oyalama ve cezalandırmak için oluşturduğu Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu’na (2017’de kuruldu) takıldık ve burada üç buçuk yıldır bekletiliyoruz. Bu Komisyonun görev süreci bir yıl daha uzatıldı. Bu komisyondan sonra iç hukukun diğer kanallarını da tamamladıktan sonra Avrupa İnsan hakları Mahkemesi’ne başvuracağız. Bu olay üniversite tarihi bakımında çok büyük bir hikâye ve ben bu hikâyenin küçük bir parçasıyım.

Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası’nda bana görev teklif edildiğinde çok büyük bir onur duydum. Ancak üç yıllık görev süresi yaşamımda büyük değişiklikler yapmamı gerektiriyordu. Düşünmem için çok az süre vardı. Eğitim politikası, eğitim yönetimi, eğitim finansmanı gibi konularda çalışmalar yapan eleştirel bir akademisyen ve eylemci idim, politik deneyimlerim ve entelektüel birikimimle muhalif sendikalar, siyasal partiler ve dernekler üzerinde baskılar artsa bile etkin çalışmalar yapabileceğimi düşündüm, Merkez Yürütme Kurulu’ndaki arkadaşlarımla tanıştığımda yapabileceklerimizin ortak olduğunu gördüm.

> Daha önce iktidar uzaktan eğitim yapmayı denedi ve okul çağındaki öğrencileri açık öğretim okullarına yönlendirerek bunun adımını da aslında atmıştı. Bu açıdan da baktığımızda salgının ortaya koyduğu uzaktan eğitim süreci sizce kalıcı olacak mı? Salgınla oluşan şu anki eğitim sisteminin bir çerçevesini çizer misiniz?

Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki kapitalizmin doğa üzerinde yarattığı tahribat nedeniyle COVID-19 salgını uzayabileceği gibi insanlık yeni salgınlarla da karşılaşabilir. Bu olumsuz öngörü ile düşünmeli, hareket etmeli ve yeryüzünde başka biçimde konaklamanın yollarını aramalıyız.

COVID-19 salgını öncesinde eğitimde çok çeşitli eşitsizlikler yaşanıyordu. Bu eşitsizliklerin ortaya çıkışında kapitalizmin rekabetçi, hiyerarşik ve ayrıştırıcı yapısının büyük payı var. Ne var ki yüz yüze eğitimde okullar birbirlerine denk nitelikli bir eğitim verirlerse bu eşitsizlikler bir nebze geriletilebiliyordu. Sosyal devletin sosyal ve ekonomik politikalarının bir ürünü olan eğitim kamucu, laik ve kamu finansmanlı bir anlayışa dayanıyordu. Ancak COVID-19 salgını sınıfsal ayrışmaları çok keskinleştirdi, işsizlik yaygınlaştı, yoksulluk derinleşti, okullar da kapanınca öğrenciler evin içine mahkûm oldular.

Esnek çalıştırmayı bir istihdam düzeneği haline getirmekte olan AKP-MHP iktidar bloğu üniversitelerde ve okullarda uzaktan eğitimi bir esnek çalıştırma biçimi olarak değerlendirmektedir. Örneğin YÖK’ün raporunda eğitim sürecinin % 40’lara varan bir kısmının uzaktan eğitimle sürdürebileceği ifade edilmiştir. Okulların ve üniversitelerin kapatılması ve eğitimin bir hayli hiyerarşik, tek yönlü, sosyal etkileşime kapalı, öğrencileri edilginleştiren uzaktan eğitimle sürdürülmesi otoriteryen yaklaşımın güçlenmesine zemin hazırlayabilir. Ayrıca yaklaşık bir yıldır “hayat eve sığar” diyerek evde tutulan öğrenciler, özellikle yoksul öğrenciler, kız çocukları, engelli öğrenciler, evlerinde Kürtçe ve Arapça konuşan öğrenciler evdeki mekânın darlığı, bilişim teknolojisi alt yapısının olmayışı, uyaran azlığı, karşılaşmaların seyrekliği ve sürekli ekran karşısında olmaları nedeniyle bilişsel, duyuşsal ve psiko-motor sorunlarla karşılaşmaktadır.

Uzaktan eğitim en çok yoksulları vurdu. Sizin de ifade ettiğiniz gibi evinde bırakın internet erişimini televizyon bile olmayan çocuklar var. Altı milyon civarında çocuğun evinde internet bağlantısı, tablet, bilgisayar ve akıllı telefon gibi olanakları yok. Bu nedenle salgın koşullarında da olsa okulların açılması için kamu kaynaklarının seferber edilmesi gerekiyor. Dikkatinizi çekerim bu öylesine “okullar açılsın” söylemi değil, okullar, “sağlıklı bir eğitim için en etkin önlemler alınarak açılsın” demektir. O nedenle önlemlerin alınması için ki bunlardan biri öğretmenlerin aşılanması, aşı takvimine bağlı olarak okulların açılması tarihi 15 Şubat değil, 15 Mart’ta olabilir ama önlemler alınmalı!

ÖĞRETMENLER AŞILANMADAN OKULLAR AÇILMAMALIDIR

Öte yandan farklı kuşaklardan öğretmenler de evde yoksunluklarla karşılaştılar. Milli Eğitim Bakanlığı evdeki uzaktan eğitim için ne bilgisayar ne de güçlü bir internet ağ erişimi sağladı, ne de öğretmenleri bilişim teknolojileri konusunda yetiştirecek etkili eğitim programları sundu. Öğretmenlerin büyük bir kısmı yalnız kaldılar, evin genç üyelerinin ve meslektaşlarının desteği ile süreci el yordamıyla öğrendiler ve yürütüyorlar.

İlkokul, ortaokul ve liselerin açılması, haftada bir ya da iki gün bile olsa milyonlarca insanın hareket etmesine yol açacaktır. Bu bulaşın yayılması açısında kuşkusuz oldukça risklidir. Ancak özellikle ana sınıfları ve ilkokul çocuklarının yaklaşık bir yıldır yüz yüze eğitime ulaşamaması da çocukların gelişimi açısında başka bir ciddi sorundur. Bu aşamada konuşulması gerekli olan şey okulların açılmasına hangi eğitim tür ve düzeyinden başlanacaktır sorusu ile başlamak iyi olabilir. Merkeziyetçi bir yönetim anlayışı ile hareket eden Bakanlık bu konuları tartışmaya açmamakta, üniversiteler, eğitim fakülteleri bu konuda konuşmamaktadır. Genelde bir izleme ve Bakanlığın konumlanışına göre edilgin tepki verme hali yaşanmaktadır.

Biz Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası olarak tüm öğretim tür ve düzeylerinin aynı tarihte açılmasının çeşitli sorunlar yaratacağını biliyoruz. Bu nedenle köy okulları, ana sınıfları ve ilkokullardan başlamak üzere (bu yaş gruplarının daha düşük düzeyde hastalanması ve bulaştırması nedeniyle) ortaokul mekânlarının da ilkokul öğrencileri için kullanılarak başlayabileceğini düşünüyoruz. Ortaokul ve liseler ise yeni öğretim yılında gerekli alt yapı, okul yapımı ve derslik üretildikten sonra açılabilir. Açılan köy okulları, anasınıfı ve ilkokullarda toplu taşıma ve bir öğün yemek düzeni mutlaka hayata geçirilmeli. Öğretmenler aşılanmazsa salgının, okulların kalabalık mekânlar olması nedeniyle bulaşma olasılığını artabilir.

>Sizce Ziya Selçuk ve iktidar, salgın sürecinde eğitimi yönetebildi mi? Başarılı ve/veya başarısız bulduğunuz yönleri belirtebilir misiniz?

MEB, UZAKTAN EĞİTİME ERİŞİM KONUSUNDA “TIKLAMA” SAYISI GİBİ ZAYIF BİR GÖSTERGE DIŞINDA HİÇBİR VERİYİ PAYLAŞMIYOR

Öncelikle eğitim politikalarını geliştirmek ve uygulamaktan sorumlu Milli Eğitim Bakanlığı’nın COVID-19 salgını dönemlerindeki politikalarını incelemek yerinde olacaktır. 13 Mart 2020’den sonra okullar üç hafta tatil oldu. Ardından okullar üniversitelerle birlikte Mayıs’ın üçüncü haftasına kadar kapandı. Bakanlığa göre 16 Mart 2020 itibariyle okullara ara verme ile birlikte bir hafta gibi kısa bir süre içinde uzaktan eğitime geçildi. Bu arada uzaktan eğitim çalışmaları da başladığı için üniversitelerde ve okullarda eğitimin Haziran ayı içinde uzaktan devam edeceği ifade edildi. Böylece 16 Mart’tan itibaren Haziran’a dek okullar kapatılmış ve öğrenciler eğitimlerini Bakanlığa göre TRT EBA TV üzerinden ve çevrimiçi olarak yapmaya başlamıştı.

Milli Eğitim Bakanlığı FATİH projesinde uzaktan eğitim alt yapısını kurmak ve uzaktan eğitimi çeşitli öğrenci grupları için kullanmak gibi bir deneyime sahipti. Ama Sayıştay 2019 deneyim raporuna göre iyi bir biçimde yürütülmemişti. Üniversiteler de uzaktan eğitim, eğitim maliyetini düşürdüğü için ticari amaçlar için de elverişli bir yöntem olarak düşünmeye bağlamıştı. Genel anlamda MEB salgını öngöremezdi ama farklı amaçlarla da olsa uzaktan eğitimi kullanmayı düşünüyorlardı, ama süreç a iyi yönetilmemişti. Akıllı tahtaların geldiği kimi okullara internet erişimi sağlanmamış, internetin olduğu yerlere de gerekli cihazlar ulaşmayarak yanlış planlamalar yapılmıştı.

Salgın günlerinin ilk yarıyılı uzaktan eğitim hazırlıkları, uyum süreci ve uzaktan eğitimi uygulama çalışmaları ile geçti. Bu dönem, salgının yol açtığı şaşkınlık ve belirsizliğin kararları etkilediği bir dönem olarak değerlendirilebilir. Ne var ki COVID-19 salgını günlerinde eğitim alanı için strateji ve taktiklerdeki yanlış kararların ve uygulamaların olduğu dönem Haziran ayı ve sonrasında ortaya çıkmaya başladı. Haziran ayı itibariyle okullarda eğitim sona erdi ve milyonlarca öğrenci karnelerini e-okul üzerinden aldı. Haziran ve Temmuz’da havalar sıcak iken okullar yüz yüze eğitime açılabilirdi, ne var ki turizm gelirlerini kaybetmemek için sanki salgın yokmuşçasına Haziran ve Temmuz aylarında okullar tatil edildi. Bu sürecin ardından yine okulların ne zaman açılacağı sorusu sorulmaya başlandı.

Buna göre Bakanlık bir takvim çıkardı. Bu takvime göre, 31 Ağustos -18 Eylül 2020 arası günler, geçen dönemin telafisi için uzaktan eğitim yapılması amacıyla planlandı. Böylece COVID-19 salgını sebebiyle 2020-2021 eğitim ve öğretim yılı 31 Ağustos’ta uzaktan telafi eğitimiyle başladı. Ne var ki milyonlarca öğrenci ders başı yapacakken Eğitim Bilişim Ağı (EBA) sistemi çöktü. Öğretmen ve öğrencilerin giremediği sistem, “çok kalabalık” uyarısı verdi. Bu olayla birlikte, Milli Eğitim Bakanlığı’nca Eylül başında yapılan bir açıklamaya göre, Elektronik Bilişim Ağı’nın (EBA) halen sadece 1 milyon interaktif uzaktan eğitim kapasitesine sahip olduğunu öğrendik. Çocukların 3-4 saat ekran önünde oturmasının yeterli olduğu düşünülse bile (günde üç kez tekrarlanan) bu rakam, aynı gün içinde yedi ve sekiz çocuktan sadece birisinin gereksinmesini karşılayabiliyor. EBA bir çocuğun ve gencin katılabildiği ama kalan yedi ve sekiz çocuk ve gencin katılamadığı bir altyapıya sahip.

Sonuç olarak uzaktan eğitim alt yapısının da çok yetersiz olduğu ortaya çıktı. Elektrik Mühendisleri Odası’nın basın açıklamasına göre, ülkemizde uzaktan eğitim açısından bir facia yaşanıyor. Çocukların maksimum yüzde 48.5`inin evinde sabit interneti vardır. Çocukların ve gençlerinin çoğunluğunun bilgisayar hatta televizyonu bulunmuyor, internet erişim hızları da 8.5-10 Mbps düzeyindedir. Siyasal iktidara göre, Dünya Bankası’ndan alınan 160 milyon dolar ile 2023’e kadar bir milyon olan interaktif uzaktan eğitim kapasitesinin 5 milyona çıkarılması hedefleniyor. Ancak bu proje beklenirse çocuklar ve gençler için çok geç kalınmış olacak.

Bununla birlikte 21-25 Eylül 2020’de okul öncesi, 1. Sınıflar uyum haftası olarak bir gün okula gittiler. 28 Eylül-2 Ekim okul öncesi ve 1. Sınıflar haftada iki gün yüz yüze diğer günler uzaktan eğitim olmak üzere harmanlama modeli ile eğitimi sürdürdüler. 12 Ekim itibari ile köy okullarındaki tüm kademeler yüz yüze eğitime başladı. İlkokul ikinci, üçüncü, dördüncü sınıflar ile merkezi sınavlara girileceği için kritik sınıflar olan sekizinci ve on ikinci sınıflar da haftada iki gün yüz yüze diğer günler uzaktan eğitim aldılar. 2 Kasım beşinci ve dokuzuncu sınıflar haftada iki gün yüz yüze eğitim diğer günler uzaktan eğitime başladı. 16 Kasım’da ara tatil oldu.[1]

Ancak vaka sayılarındaki ve salgın nedeniyle ölümlerdeki artış nedeniyle 23 Kasım 2020’de tüm eğitim tür ve düzeylerinde uzaktan eğitime geçildi. Anaokulları 23 Kasım’da yüz yüze eğitime devam ettiler, ne var ki bir hafta sonra tekrar kapatıldılar. Okul öncesi eğitim kurumları 15 Aralık 2020’de velilerin, sağlık emekçilerinin talebi ve milli eğitim müdürlükleri kararı ile yüz yüze eğitime devam edebilecekleri kararı alındı. Bu röportajın yapıldığı tarihte, okul öncesi eğitim kurumları yüz yüze eğitime devam ediyorlar. Buna karşın ilkokul, ortaokul ve liselerde tüm eşitsizlikleri ve yetersizlikleri ile ‘sözde uzaktan eğitim’ devam ediyor. Şunu ifade etmeliyiz ki son on ay içinde çocuklar ve gençler, yaklaşık bir ayı biraz aşan bir süre ile haftada iki gün olmak üzere yüz yüze eğitim yapabildiler.

MEB, uzaktan eğitime erişim konusunda “tıklama” sayısı gibi zayıf bir gösterge dışında hiçbir veriyi paylaşmıyor. Eğitime ilişkin kararlara demokratik kitle örgütleri ve sivil toplum örgütlerini dahil etmiyor. Karar alma mekanizmaları son derece otoriter bir nitelik taşıyor. Niyazi Altunya’nın Türkiye’de Öğretmen Örgütlenmesi kitabından öğrendiğimize göre,Muallim ve Muallimeler Cemiyeti hakkında Nafi Atuf’un (Kansu) yüzyıl önce yazmış olduğu metindeki satırlar (1921) karar süreçlerine eğitim ve bilim emekçilerinin katılımını çok açık biçimde anlatıyor: “…Resmi makamlar, bürokrasisinin dar penceresinden, kaynayan hayatı görmeye ekseriyetle muktedir değildir. Genel hayatın kaynaşmalarını ona en yakın bulunanlar, onun içinde yaşayanlar daha iyi sezebilir.”

>2016 yılından bu yana özel okullara öğrenci başına teşvik veriliyor. Toplamda 5,78 milyar teşvik verildi. Eğitimde özelleşme de gün geçtikçe artıyor. Özel okul öğrencilerinin sayısı 1,5 milyona yaklaştı. Kamusal eğitimden uzaklaşılıyor mu?

Son 18 yılda özel okullar toplam okul sayısının yüzde 20’sine ulaşmıştır. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, mecliste daha önce yaptığı bütçe sunuş konuşmasında 2020-2021 eğitim öğretim yılı başında tüm eğitim kademelerinde toplam 14 bin 617 özel okul bulunduğunu, özel okullara kayıtlı öğrencilerin toplam öğrenci sayısına oranının ise yüzde 8,8 olduğunu açıkladı. 2019-2020 eğitim ve öğretim yılında özel ilköğretim kurumlarında 621.513 öğrenci 76.458 öğretmen bulunuyor. Özel ortaöğretim kurumlarında ise 557.472 öğrenci 75.576 öğretmen var. Sizin de ifade ettiğiniz gibi rakamlarda ciddi bir artış var. Kamusal eğitimin niteliği düştükçe, kamusal eğitim iktidarın ‘resmi eğitimi’, aynılaştırıcı eğitimi haline geldikçe, özellikle kamusal eğitim emeğin orta katmanları tarafından savunulmadıkça özel okullara kaçış sürebilir.

2021 yılında özel okullara toplam 891 milyon TL eğitim desteği verileceği açıklanmıştır. COVID-19 salgını koşullarında uzaktan eğitime erişemeyen milyonlarca çocuk varken özel okullara yapılmakta olan teşviğin adaletten tamamen yoksun olduğunu ifade etmek gerekir. Ne var ki bu etik anlayıştan yoksun duruş, özelleştirmeleri savunan bir iktidar bloğunun politik bir tercihidir. Yoksulların oylarıyla iktidara gelen siyasal iktidar, yoksulların vergilerini mülk sahiplerine aktarmaktadır.

>Eğitim Sen tarihi boyunca mücadeleleri ile tanınan muhalif bir örgütlenme ile olageldi. Eğitim Sen’i ve Türkiye’ de sendikal faaliyet yürütmeyi nasıl tanımlar mısınız? Bu mücadelenin adı nedir?

EĞİTİM SEN ETRAFINDAKİLERİ GÖRÜR, KENDİNİ GÖSTERİR, EMEKÇİLERİN VE EZİLENLERİN “GÖZYAŞINI SİLMEK” VE ÖFKEYİ ÖRGÜTLEMEK İSTER, ACI, BASKI VE ZULÜM KARŞISINDA GÖZLERİ DOLARAK

Sonuncu sorudan başlayayım dilerseniz. Eğitim Sen’deki mücadelenin adı, çocuklarımıza ve gençlerimize onurlu bir yaşam ve onurlu bir gelecek bırakma mücadelesidir. Eğitim hakkı, başta çalışma hakkı olmak üzere siyasal, sosyal ve hukuksal pek çok mücadelenin önünü açar. Eğitim hakkı, nitelikli, cesur, dayanışmacı, kolektif çalışma, el birliği yapma konusunda bilgi, deneyime sahip eylemci öğretmenlerle, emekçilerle yaşama geçirilebilir. Eğitim emekçilerinin ekonomik, sosyal, kültürel ve hukuksal mücadeleleri, insan hakları mücadelesi, demokrasi ve barış mücadelesi; sosyal ve demokratik bir cumhuriyetin yollarını açar. Bu mücadele veliler ve öğrencilerimizle birlikte yürütülebilir. Eğitim Sen’li eğitim ve bilim emekçilerinin güçleri, Türkiye işçi sınıfı ve toplumsal hareketlerinin güçleri ile birleşerek sosyal, demokratik ve laik bir cumhuriyete doğru yönelir. Bu mücadele, çeşitlilik içinde birliği örmenin adıdır. ‘Ya, ya da’lardan oluşan ikilikleri aşmayı, ‘ve ve ve…’ diyen çeşitli mücadeleleri birbirine bağlayan kolektif bir mücadeledir. Bu nedenle ilkelerimiz çok açıktır: Kamusal, bilimsel, parasız, laik, cinsiyet eşitlikçi, anadilinde, demokratik eğitim. Tüm bu ilkelerimiz bilimle, sanatla, siyasetle ve sevgi ile hayata geçerler.

Eğitim Sen uzaktan bir bakıldığında siyasal iktidarlar ve büyük şirketlerle uzlaşmayan bir sendika! İşvereni Milli Eğitim Bakanlığı! Tarihi boyunca halkı ve çocukları uyutmak, boyun eğdirmek, kendi hedefleriyle uyumlu hale getirmek, yaşamsal güçlerini bölmek ve yönetmek ve kültürel alanları istila etmek isteyen güçlerle mücadeleleri ile tanınıyor. Hem iktidardan hem de sermayeden bağımsız durabilmeyi başarmış bir emek örgütü. Eğitsel ve politik baskılar karşısında kolayca eleştirel bir duruş sergileyebilen cesur bir örgüt. İlk olarak dışarıda ya da içeride ‘sert’ bilişsel nitelikleri ile anılsa bile insanca, eşit ve özgür bir yaşamın peşinde olan duygulu bir örgüt. Eğitim Sen etrafındakileri görür, kendini gösterir, emekçilerin ve ezilenlerin “gözyaşını silmek” ve öfkeyi örgütlemek ister, acı, baskı ve zulüm karşısında gözleri dolarak.

Eğitim Sen kolektif bedeninin kapsayıcı genel niteliğini bu olsa bile, yanı sıra yakından bakıldığında çoğul bir sendikal alan görürüz. Farklı kozalardan çıkan, farklı derelerden akan, farklı dillerde konuşan, farklı renklerle bezenmiş, farklı eylem biçimlerinden beslenmiş çoğul bir alan. Çeşitli politik yaklaşımların, tek tek üyelerin, tematik kümelerin yan yana gelip konuşabildiği, etkili tartışmaların yürütüldüğü bir alan. Kardeşler ve yoldaşlar birbirlerine kimi zaman kızsalar bile nihayetinde üyelerinin bağışlayabildiği, barışabildiği, anlaşabildiği ortak mücadele alanı. Nihayetinde tüm üyelerimiz tarihin ileriye doğru hareketinin taşıyıcıları... Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası olmasa okullar ve üniversitelerde etkili hareketler olmaz. İktidarı öfkelendiren yanı da budur Eğitim Sen’in.

Ben Eğitim ve Bilim emekçileri sendikamızı, üyemiz olan eğitim ve bilim emekçilerini bir yandan okulunda, dersliğinde öğretme ve öğrenme deneyimlerini sürekli geliştiren etkili bir öğretmen, akademisyen, okul yaşamına yardımcı, destek ve teknik emekçiler olarak tanımlarken bir yandan da yaşamı, üretim yordamlarını, toplumsal ilişkileri, teknolojiyi insandan, toplumdan ve doğadan yana dönüştürmeye taşıyan bir güç olarak tanımlıyorum. Eğitim ve Bilim Emekçileri sendikası bir yandan üyelerinin ekonomik, hukuksal, sosyal ve kültürel haklarını korumak ve geliştirmek için mücadele ederken bir yandan da kendi dışında akıp giden yaşama insandan, toplumda ve doğadan yana müdahaleler yapabilen bir sendika olarak görüyorum. Bu ilkelerinde de açık biçimde görülür: Kamusal, bilimsel, parasız, laik, cinsiyet eşitlikçi, anadilinde, demokratik eğitim. Tüm bu ilkeler yaşamdan yana bir felsefe ve eğitim politikası örerler.

>Eğitim Sen bu süreçte yüz yüze eğitim görmeyen öğrencilere not verilmesine karşı çıkarak önemli bir kampanya yürüttü ve başarılı oldu? Süreci biraz anlatır mısınız?

Milli Eğitim Bakanlığı COVID-19 salgını başladığından beri adeta kaderci bir anlayışla bu salgının geçip gitmesini bekliyor gibiydi. 2021 Bütçe gerekçesinde de sanki bir salgın yokmuş gibi bir hazırlık yapılmıştı. Ne Sağlık Bakanlığı’nın ne de Milli Eğitim Bakanlığı’nın sendikalar, meslek odaları, dernekler gibi devlet dışı örgütlenmelerle karar alma, katılımcı bir süreç örme çabası yoktu. Eğitimin sorunlarını çözme konusunda diyalog olmadığında izlenen politikaları yargıya taşıyarak iptal ettirmek gibi bir çaba içine girmek gerekiyor.

Sendikamız MEB'in hem Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği’nde hem de Milli Eğitim Bakanlığı Okul Öncesi Eğitim ve İlköğretim Kurumları Yönetmeliği’nde değişiklik yaparak; "uzaktan eğitimde puanla değerlendirme yapılmaz"; hükmünü anılan yönetmeliklerden çıkararak, uzaktan eğitim yapılması halinde öğrencilerin sınavla değerlendirilmesine olanak sağlayan düzenlemeleri yargıya taşıdı. Dava süreci devam ediyor. Milli Eğitim Bakanlığı, uzaktan eğitimde çok ciddi eşitsizliklerin olduğu bir dönemde sınavların yapılabilirliğini azaltan yeni bir yazı göndermek zorunda kaldı. Buna göre öğretmenler öğrencinin üstün yararını gözeterek not vereceklerdi. Not verirken onlardan herhangi bir bilgi ve belge istenmeyecekti. Bazı okulların yapmış olduğu sınavlar velilerin dilekçe ile başvurması durumunda sisteme girecekti.

MEB, bu süreçte ne eşitsizlikleri gördü, görse de önlemler almadı, ne var ki kamuoyu sesini yükseltince belirsiz de olsa katı bir not verme sürecinde ısrarcı olmadı. Kuşkusuz öğrencilerine 100 veren, geçer not veren ya da not vermeyen öğretmenler oldu. Olağanüstü salgın koşullarında, uzaktan eğitime erişimi her öğrenci için ulaşılabilir kılmadıktan sonra sınavların adil olması mümkün değildir. Eğitim Sen merkezi anlamda sınavsız bir eğitim için hangi aşamalarla neyin yapılması gerektiğini düşünen bir örgüttür: Bunun için ilk olarak okulları ve üniversiteleri birbirine denk hale getirmek gerekir. İkincisi, herkesin insanca yaşamını sürdürebileceği bir işi ve mesleği olduğu bir ülke inşa etmektir. Eğitimde acımasız rekabeti önlemede bu iki adım çok önemlidir.

> Şu an yürüttüğünüz seçmeli derslerin din derslerine yöneltilmesine karşı önemli bir karşı çıkışınız var? Konuyu biraz açar mısınız?

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), ortaokullar ve liseler için seçmeli ders tercihlerinin 4-22 Ocak 2021 tarihleri arasında yapılacağını açıklamıştı. COVID-19 salgını nedeniyle uzaktan eğitimin yapıldığı, öğrencilerin eğitime erişim sorunu yaşadığı bir dönemde, seçmeli derslerin belirlenmesi ve öğrencilerin özgür iradesiyle seçim yapabilmeleri konusunda dikkatli olunması gerektiği açıktı.

'ZORUNLU SEÇMELİ' DERS UYGULAMASI KABUL EDİLEMEZ.

MEB, her ne kadar seçmeli derslerin öğrencilerin istek ve tercihlerine göre belirlenmesi gerektiğini ifade etse de, geçtiğimiz yıllar içinde eğitimde yaşanan yoğun siyasal kadrolaşmanın bir sonucu olarak bazı dini içerikli derslerin seçilmesi için öğrenci ve velilerin yönlendirilmeye çalışıldığı bilinmektedir. Nitekim okullara gönderilen yazıda öğrencilerin seçmeli ders seçmediği hallerde ders seçimini okul yönetiminin yapacağı belirtilmiştir. Pandemi koşullarında bu kararın nasıl sonuçlar ortaya çıkaracağını tahmin etmek zor değildir. Geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi bu yıl da bazı okul yöneticilerinin öğrenci ve velilere bilgilendirme yapmadan, onlar adına ders seçimi yaptığı ve sadece seçilen dersleri imzalamaları için velilere tebliğ ettikleri bilinmektedir.

Seçmeli ders tercihlerinde temel ölçüt öğrencinin ilgi ve yetenekleri olması gerekirken, her seferinde öğretmen durumu ve fiziki olanakların yetersizliği gerekçe gösterilerek sadece önceden belirlenmiş bazı derslerin seçilmesini istemek sorumluluklarını yerine getirmemek demektir ve yasalara aykırıdır. Geçmişte yaşandığı gibi bazı derslerin öğrencilerimiz için 'zorunlu seçmeli' hale getirilmek istenmesi gibi uygulamalar kabul edilemez.

Seçmeli dersler, öğrencilerin hayata hazırlanması, ilgi ve yeteneklerini ortaya çıkarılması açısından elbette önemlidir. Seçmeli dersleri öğrenciler seçer. Seçmeli derslerin okul programlarının ayrılmaz bir parçası olarak öğrencilerin gelişimlerine destek olması, ayrıca bilişsel (bilgi, beceri), duyuşsal (ilgi, tutum) ve sosyal gelişimlerine katkı sağlaması gerekmektedir. Geçmişte defalarca yapıldığı gibi veli ve öğrenciler adına ders seçen okul yöneticileri suç işlediklerini bilmeli ve ona göre hareket etmelidir. Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası olarak Kuran’ı Kerim, Hz Muhammed’in Hayatı ve Temel Dini Bilgiler derslerinin seçilmesi için kampanyalar yürüten Din Öğretimi Genel Müdürlüğü, Müftülükler, okul müdürleri uyarılmış ve çocukların derslerini kendi iradeleri ile seçmeleri için gereğinin yapılmasını talep etmiştir.

> COVID-19 salgını eğitim programları (müfredat) içinde ekolojiye dair bir duyarlık geliştirmeyi öngörüyor mu sizce?

Aralık 2019’da, Çin’in Wuhan şehrinde bir deniz ürünleri pazarında, nedeni bilinmeyen çok sayıda pnömoni hastasının olduğunun bildirilmesiyle, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), ilk olarak 12 Ocak 2020’de bu şikâyetlerin sebebinin yeni tip bir koronavirüs olduğunu (2019-nCoV) açıkladı ve 11 Şubat 2020’de bu yeni virüs SARS-CoV-2 olarak adlandırıldı. DSÖ başkanı Ghebreyesus, 31 Aralık 2019 tarihinde COVID-19 kodlamasının açılımını; belirli bir bölgeyi, hayvan türlerini veya insanı damgalamaktan kaçınmak için “korona” için “CO”, “virüs” için “VI”, “hastalık” için “D” şeklinde tanımladı. Salgın Çin’den kısa sürede birçok ülkeye yayılarak tüm dünyayı etkileyen küresel bir krize dönüştü. Sonuç olarak 30 Ocak 2020 tarihinde DSÖ, COVID-19’un ‘uluslararası halk sağlığı acil durum’ olduğunu kabul ederek uyarıda bulundu. Aynı aileden olan bu virüslerin ortak çıkış noktasının yarasalar olduğu kabul görmekle beraber, insanları enfekte eden Coronavirüslerin hayvanlardan taşındığı tezi şimdilik geçerliliğini koruyor[2].

Türkiye’de Sağlık Bakanlığı, DSÖ’nün 30 Ocak 2020 “uluslararası halk sağlığı uyarısı” karşısında gerekli önlemleri almada hızlı ve enerjik davranmadı. DSÖ’nün 11 Mart tarihli açıklamasında yaşananların pandemi olarak değerlendirilebileceğini ilan etmesinden sonra Türkiye’de ilk resmi COVID-19 vakası da ortaya çıkmış oldu. Sağlık Bakan Yardımcısı Şuayip Birinci imzasıyla yayınlanan makaleyi anımsadığımızda, CHP Ankara Milletvekili Murat Emir’in gündeme taşımasıyla, Sağlık Bakanlığı’nın açıklamalarının tersine ilk vakanın 11 Mart’tan önce görüldüğünü öğrendik. Emir’e göre, "Şubat ayında COVID-19 pozitif tanılı 24 hasta Mersin'de tedavi altına alınmış; oysa Bakanlık, Türkiye'de ilk vakayı 11 Mart olarak açıklamıştı.”

KAPİTALİZM, DOYMAZ KÂR GÜDÜSÜYLE HAREKET EDEN ÖRTÜSÜNÜ TÜM GEZEGENE YAYIYOR

Bu gelişmelerden sonra Sağlık Bakanlığı, makaledeki tarihin “sehven yazılmış” olduğu açıklamasını yaptı[3]. Sağlık Bakanlığı’nın vaka ve ölüm sayılarına ilişkin verilerinin gerçeği yansıtmadığına ilişkin yakın zamana dek devam eden kuşkuları da dikkate aldığımızda, açık ve şeffaf olmayan bir yönetimin kamuoyunu nasıl kolayca manipüle edebileceğini, toplum sağlığını değil ekonomiyi önceleyebileceğini görüyoruz.

Türkiye kamuoyunun COVID-19 pandemisine ilişkin olarak verili gerçeği bilme ve gerçek veriler ışığında gerekli önlemlerin alınması için baskı oluşturma hakkı ve sorumluluğu var. Ancak bu hak ve sorumluluk salt aktüel durumla sınırlı olmamalı! Salgınların çıkış nedenleri konusunda da kamuoyu bilgilenmeli ve uzun erimli önlemlerin alınmasını sağlamak konusunda kamuoyu daha enerjik ve etkin olmak zorunda. Kamuoyunu bilgilendirme ve etkinleştirme konusunda hem ana akım medyanın hem de üniversitelerin suskun kaldığı bir salgın dönemi geçiriyoruz. Yeniden hissetmek, düşünmek ve konuşmak gerekiyor.

Küresel bir yıkımla insanlığın yok oluşunu önlemenin tek yolu, COVID-19 gibi, virüslerin neden ve nereden ortaya çıktığı sorusu hakkında açık ve net bir bakış açısına sahip olmaktır. Eleştirel düşünürlere göre COVID-19 bir neoliberalizm pandemisidir, tarihsel kapitalizmin içinde yaşadığımız küreselleşmiş aşamasının bir ürünüdür. Kapitalizm, doymaz kâr güdüsüyle hareket eden örtüsünü tüm gezegene yayıyor. Şirketlerin kârlarını arttırmasını sağlayan küresel üretim zincirleri, her ülkeyi en ufak kriz karşısında savunmasız hale getiriyor.

Milyarlarca kişi, COVID-19 salgını ile içinde yaşadığı sistemin ve kapitalist üretim yordamlarının ilişkisini tam olarak kuramıyor. Milliyetçi reflekslerle virüsün ilk çıktığı ve yayıldığı yer olarak Çin’i suçluyor ve suçlamalar komplo teorilerine kolayca bağlanıyor. Virüsün ortaya çıkışı ve yayılmasının nedenini bir “ülkenin komplosu”, bir “doğa olayı” ya da metafizik bir durum olarak değerlendiriyor ve “salgın geldi ve bunu yaşamak ve atlatmak zorundayız” diyorlar. Ne var ki COVID-19’un giderek büyüyen rakamlarla yeni salgınlara dönüşmemesi için salgının nedenleri hakkında esaslı biçimde düşünmeye ve eylemeye gereksinme var. Bu savı, resmi raporlarla da desteklemek mümkündür.

Yeni salgınların çıkış nedenleri çok çeşitlidir ve büyük bir kısmı içinde yaşadığımız kapitalist politik ekonomi ile ilişkilidir. Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) raporu da bu ekonomi politiğin ekolojik yönlerini de vurgulayarak salgınların çıkış nedenlerini açıklıyor[4]:

İklim değişiklikleri-düzensizlikleri: aşırı sıcaklıklar ve su yetersizliği, yağmur rejimi (kuraklık, sel, su baskınları), sivrisinek ve kemirici artışı, demografik ve insan davranış değişiklikler (nüfus artışı, köyden kente göç, kentlerin büyümesi ve devasa kentler, cinsel davranış değişiklikleri, madde bağımlılığı, ayaklanmalar, göçler.

Sosyoekonomik faktörler: göçler, mevsimlik işçiler.

Ekolojik değişiklikler: yaban hayatı alanının genişlemesi veya daralması, insan-hayvan ilişkilerinde değişim, hayvan, kuş ve deniz canlıları gibi konaklar, hayvanların ve kuşların göç karakterleri, yaban hayatını etkileyen müdahaleler, sokak hayvanlarında artış, toprak özellikleri ve arazi kullanım değişiklikleri, biyosistem etkisi, baraj projeleri ve sulu tarım faaliyetler, orman azalması-artması, seller-kuraklık.

Artropod rezervuarlar ve vektör yayılımı.

Hijyen ve sanitasyon eksikliği.

Hastane tedavileri ve direnç problemi: kan transfüzyonu, doku-organ nakli, bağışıklığı, baskılanmış kişi artışı, antibiyotik direnci.

Küresel ticaret: gıda ve yem, hayvanlar ve kuşlar, cansız taşıyıcılar.

Küresel seyahat.

Savaşlar.

Teknolojik Gelişmeler: gıda teknoloji değişimi, ilaçlar, laboratuvar tetkik imkânlarının artması, hastalık bildirimlerinde duyarlılık artışı, laboratuvar çalışmaları, biyoterörizm-biyolojik silah çalışmaları.

Mikrobiyal adaptasyon ve değişim.

ÜRETİLEN AŞININ GELİŞMEKTE OLAN DÜNYAYA, ÖZELLİKLERE TOPLUMUN MÜLKSÜZLERİNE ULAŞTIRILMASI DA ZAMAN ALACAK!

TÜBA’nın ifade ettiği salgınların çıkış nedenleri salt doğa olayları değil, açıkça eko-politik ve toplumsal inşalardır. Kapitalizm, onulmaz ve içkin kâr hırsının yarattığı ekolojik yıkımla, COVID-19 salgını ile kavradığımız gibi, insanlığın var oluşunu tehdit ediyor. Kapitalizmin doğrusal büyüme ve sermaye birikimi hızını sürekli daha da arttırma yönündeki kaçınılmaz eğilimi, emeği ve doğayı sınırsızca sömürme ve araçsallaştırma mantığı, doğayla birlikte insanlığı koşar adım bir felakete doğru sürüklüyor.

COVID-19 pek çok şey öğretti: Yaşam artık eski biçimiyle sürdürülebilir değil. Gündelik yaşamda radikal bir dönüşüme gereksinme var. Yeni ilişkilenme biçimlerine olan ihtiyaç hiç olmadığı kadar yakıcı. Bir virüs, eğitim ve sağlıktaki yaygın üretim yordamlarını alt üst etti. İnsan ilişkilerinde ve insan-nesne etkileşiminde fiziksel mesafeyi dayattı. Kapitalizmin ekolojik tahribat, yaban hayatına müdahale ve denetimsiz kentleşmesine bir tokat attı. Doğanın insan türüne ilettiği mesaj şuydu adeta: “Sömürgeleştirme sırası bende, kaç kaçabilirsen!”[5]

COVID-19, maskesiz nefes alabilmenin ne denli değerli bir insani edim olduğunu gösterdi. Dostları sevgiyle kucaklamanın anlamını öğretti. Şimdi istesek de istemesek de “davetsiz konuk” olan virüsün bedenlerimizden uzak durması için maske, hijyen ve fiziksel mesafe önlemlerine uymak zorundayız. Hem kapitalizmin hem de COVID-19’un engellediği yaşamımızı bir süre yeni biçimiyle sürdürmek durumundayız. Önümüzdeki bir ya da iki yılın COVID-19 ile mücadeleyle geçeceğini biliyoruz. Aşı üretimi başladı, bir ilerleme kaydedildi, bununla birlikte aşının kullanıma hazır olması zaman alacak. Üretilen aşının gelişmekte olan dünyaya, özelliklere toplumun mülksüzlerine ulaştırılması da zaman alacak![6]

İnsan doğanın efendisi olmaktan vazgeçmek zorunda! İnsan merkezli kapitalist doğa anlayışından kopup doğa-insan uyumuna ve birliğine dayalı bir dünya kavrayışına geçmemiz gerekiyor. Küresel bir yıkımla insanlığın yok oluşunu önlemenin tek yolu bu. Bu nedenle çocuklar ve gençlere onurlu bir gelecek sunma düşüncesi ve pratiği; ekolojiye duyarlığı ve doğaya saygıyı geliştirecek eğitim içeriklerinin eğitim programları içine dahil edilmesi ile oldukça ilişkili.

> Yaşamakta olduğumuz bu süreçle ilgili olarak öğretmenlerimize ve velilerime önerileriniz var mı?

Başka Bir Eğitim Hikâyesi adlı kitabım hem kendimin izlediği hem de eğitim emekçilerine ve velilere dönük felsefi olarak güçlü, gündelik yaşamı da içeren politik/pratik önerilerle doludur. Kitapta bu önerilerimi düşünürlerden alıntılarla güçlendirdim. Spinoza’nın şu sözüne etik olarak bağlıyım: Doğada belirlenmiş bir varlığa sahip olan tüm tekil varlıkların, varlığını sürdürmeye ve var olma direnci göstermeye hem güçleri hem de hakları vardır. Böylece insan da dâhil hiçbir varlık arasında hiyerarşik bir farklılıktan bahsedemeyiz.

OLDUKLARI YERDE DONUP KALMIŞ KOŞULLARI KENDİ ŞARKILARI EŞLİĞİNDE DANS ETMEYE ZORLAMALIYIZ.

Foucault’un hayata ve sanata dair şu cümlesi her eğitimcinin ve anne ve babanın üzerine düşünmesi ve eylemlerini uyarlaması gereken düşünsel bir gücü içinde taşıyor: “Beni şaşırtan toplumumuzda sanatın bireylere ve hayata değil de nesnelere ilişkin şeyler durumuna gelmesi. Sanatın yalnızca sanatçı denen uzmanlar tarafından gerçekleştirilen bir uzmanlık dalına dönüştürülmesi. Neden her kişi kendi hayatını bir sanat yapıtına dönüştürmesin? Neden şu ev ya da lamba bir sanat yapıtı olsun da benim hayatım olmasın?

Neden eğitim emekçileri, öğrencilerimiz ve velilerimiz olarak yaşamımızı bir sanat yapıtına dönüştürmeyelim? Üstelik “geciktim, benden geçti, yaşlandım” falan da demeden. Nazım Hikmet’in dizelerinde ifade bulduğu gibi…yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yanın ağır bastığından.” Etkin birey-oluş, kolektif çalışmalar için bizi iten güçlendiren cümleler vardır Nietzsche’nin ortaya koyduğu gibi: “Yürümeyi öğrendim: o zamandan beri bırakıyorum kendimi koşmaya. Uçmayı öğrendim: o zamandan beri yerimden kımıldamak için itilmeyi beklemiyorum.” Peki Marx’ın kimi sözleri bizleri nasıl da Öteki ile birlikte etkin bir hayata doğru çeker! “Oldukları yerde donup kalmış koşulları kendi şarkıları eşliğinde dans etmeye zorlamalıyız.”

> Türkiye’ de ve dünyada sizce eğitim “eşitlik” açısından nereye evriliyor? Sizce ne olmalı,nasıl bir eğitim düşlüyorsunuz?

Kapitalizmin kaçınılmaz biçimde başarılı olduğu yegâne şey eşitsizlikleri ve adaletsizliği yeniden üretmektir. Bunu öncelikle, adına birinci bölüşüm denilen ve artı değer üretimi ve buna el koyma biçimindeki işleyişi ile sağlamaktadır. İlave olarak, ikinci bölüşüm biçiminde, devlet aracılığıyla uygulanan sosyal ve ekonomik politikalar ve emek gücü politikaları ile eşitsizlikler daha da derinleştirilerek yeniden üretilmektedir. Yani vergi sistemi, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, sosyal alt yapı denilen konut, ulaştırma, kamusal alanlar gibi alanlar sermayenin ihtiyaçlarına ve kâr çıkarımı taleplerine göre belirlenmektedir. Böylece normal işleyişi içinde kapitalizmin temel özelliği tüm yönlerden eşitsizliği kalıcı bir biçimde genişletmek ve kontrolsüz bir hale geldiğinde bu eşitsizliği daha da derinleştirmek olarak ortaya çıkmaktadır.[7]

HER BİREYİN BİRİSİ YAŞADIĞI DİĞERİ İSE YAŞAYABİLECEĞİ İKİ ŞEHİR VAR

Eşitsizliklerin derinleşmesi ve yaygınlaşması demek, rekabetin ve yarışmanın derinleşmesi ve yaygınlaşması demektir; bu da gerek emperyalist ülkelerin kendi aralarındaki savaşları, gerek geri bıraktırılmış kapitalist ülkelerle gelişmiş kapitalist ülkeler, gerek az gelişmiş bölgeler ve ülkeler arasında savaş demektir. Herkesin herkese karşı savaşı kapitalizm içinde hep yanmaya hazır bir kor gibi hazır tutulan bir olgudur.

Bu kötümser cümleler, insanlığın durumunun çözümsüz olduğu anlamına gelmiyor. Sermayenin birikim yasaları dünyayı biçimlendiren tek taraflı bir güç değildir. İnsanlar, bir bireyin nasıl yaşayabileceği, nasıl gelişebileceği ve/veya bir toplumun nasıl olabileceği, doğa ile ilişkilerin neye evrilebileceği konusunda sorular soruyorlar ve yanıtlarını arıyorlar. Dünyanın en çok okunan kitaplarından birisi olan Charles Dickens’in yazdığı İki Şehrin Hikâyesi’nden esinlenirsek, her bireyin birisi yaşadığı diğeri ise yaşayabileceği iki şehir var.

İki şehrin hikâyesi, Marx ve Engels’in eleştirdiği kapitalizm ile düşünürlerin bir ufuk olarak düşlediği, (ne var ki sosyalizmler döneminde başarısızlığa uğramış olsa da insanlığın önünde bir hipotez olarak duran) komünizmi de çağrıştırıyor. Düşünürlere göre, komünizm, tarihin aşkın ereksel bir hedefi veya vahiysel bir buyruk değil, olanakları ve öznel güçleri kapitalizmin bağrında yeşeren, antagonist, deneysel ve gözümüzün önünde akıp giden mücadelelerle kendi yollarını açan bir yönelimdir. Yani bir şeyi beklemek, geleceği beklemek zorunda değiliz. Şimdinin hakkını vermemiz, kapitalist şehrin içinde komünal ufka ilişkin farklanmalar yaratmamız, yani gelmekte olanın içini doldurmamız gerekiyor. Bu nedenle, bölümün deneyselliğini ortaya koymak için kapitalist makinelerin dişlileri arasından “gelmekte olan toplumu”, gelişmekte olan birey ile okullar ve eğitim alanı üzerinde düşlüyoruz. Yani kapitalist toplumun gebe olduğu yeni toplumun bireylerini, ortaklıklarını, öğelerini özgürleştirmek…[8] Okulların ve üniversitelerin görevi de bu kanımca!

Hocam çok değerli konulara değindiniz ve harika bir söyleşi oldu. Mektepli Gazete olarak çok teşekkür ediyoruz.


----

[1]15 Ağustos 2021 okulların açılışı ertelendi. 21 Ağustos özel anaokulları açıldı. 31 Ağustos’ta uzaktan eğitim başladı. 21 Eylül’de devlet okulları açıldı. 21 Eylül ilkokul 1. Sınıflar çağrıldı. 12 Ekim ilkokullar köy okulları açıldı. 12 Ekim 8. Ve 12. Sınıflar yüz yüze eğitime açıldı. 2 Kasım 5. ve 9. Sınıflar okula çağrıldı. 16-20 Kasım birinci dönem ara tatiline çıkıldı. 20 Kasım yüz yüze eğitime son verildi. 23 Kasım’da resmi ve özel anaokulları açıldı.30 Kasım resmi ve özel anaokulları kapatıldı. 1 Aralık özel anaokulları tekrar açıldı. 21 Aralık çevrimiçi eğitime yeniden başlandı. 22 Ocak dijital karne verildi. 15 Şubat’ta yüz yüze eğitim başlaması bekleniyor.

[2]TÜBA. (2020). Küresel Salgın Değerlendirme Raporu. Ankara. http://www.tuba.gov.tr/files/images/2020/kovidraporu/T%C3%9CBA%20Covid-19%20Raporu%206.%20G%C3%BCncelleme.pdf

[3]https://odatv4.com/saglik-bakanligindaki-korona-skandalinin-altindan-ne-cikti-07102031.html

[4]TÜBA, Aynı Eser, 9.01.2021.

[5]https://mektepligazete.com/haber/detay/prof_dr_nejla_kurul_yazdi_egitim_butcesinde_covid19_yok9.01.2021.

[6] Aynı.

[7] Mustafa Durmuş, Kriz Darbe Savaş Kıskacında Türkiye Ekonomisi, Ankara: İmge Kitabevi, 2018, s.135-136.

[8] Nejla Kurul (2019) Başka Bir Eğitim Hikayesi Bireyin Gelişimi Toplum ve Doğa Etkileşimi Üzerine Sorgulamalar, Ankara: Siyasal Kitabevi.

Mektepli Gazete | Eğitim Sen Genel Başkanı Prof.Dr. Nejla Kurul’dan Mektepli Gazeteye özel röportaj