Mektepli Gazete

Eğitimci Özge Ak: George Orwell’in Bir Cümlesinden Eğitimin Aynasına Bakmak

Paylaş
Yazı boyutu
100%

George Orwell’in Bir Cümlesinden Eğitimin Aynasına Bakmak

Giriş

“Aslında hiçbir şey yasa dışı değildi, çünkü yasa diye bir şey yoktu.”

George Orwell’in bu sözü, yalnızca hukukun olmadığı toplumları değil; kuralların var olduğu hâlde adaletin, eşitliğin ve güven duygusunun zayıfladığı düzenleri de anlatır. Bu bakış açısıyla eğitim sistemine baktığımızda, yaşanan sorunların yalnızca okul duvarları içinde kalmadığı görülmektedir. Eğitim, toplumun geleceğini şekillendiren en önemli kurumlardan biridir ve burada ortaya çıkan her aksaklık zamanla tüm topluma yansır.

Bugün eğitimde yaşanan şiddet, fırsat eşitsizliği, öğretmenlerin çalışma koşulları, sürekli değişen politikalar ve gençlerin gelecek kaygısı, birbirinden bağımsız sorunlar değildir. Tüm bu başlıklar, eğitim sistemine duyulan güvenin giderek zayıfladığını göstermektedir. Bu yazıda Orwell’in sözü ışığında, eğitim sisteminde öne çıkan yapısal sorunlar ele alınacak ve bu sorunların toplumsal güven üzerindeki etkileri değerlendirilecektir.

Eğitimde Güven Kaybı ve Toplumsal Çürüme

Güven, bir toplumun görünmeyen harcıdır. İnsanlar birbirlerine, kurumlara ve geleceğe güven duyduklarında ortak hedefler etrafında birleşebilirler. Eğitim sistemi de bu güvenin üretildiği en önemli alanlardan biridir. Çocuklar okulda yalnızca ders öğrenmez; adaletin ne olduğunu, emek vermenin değerini, farklı düşüncelere saygıyı ve sorumluluk bilincini de öğrenirler. Bu nedenle eğitim sisteminde yaşanan her aksaklık yalnızca bugünü değil, geleceği de etkilemektedir.

Son yıllarda eğitim alanında yaşanan sürekli değişiklikler, öğrenciler ve veliler açısından belirsizlik duygusunu artırmıştır. Sınav sistemlerinin sık sık değişmesi, müfredatın yeniden düzenlenmesi ve eğitim politikalarının uzun vadeli bir istikrar yerine kısa vadeli çözümlerle şekillenmesi, eğitim sisteminin öngörülebilirliğini azaltmaktadır. Eğitimin temel amacı bireyin geleceğini planlayabilmesini sağlamakken, belirsizlik duygusu birçok öğrencinin umut yerine kaygı hissetmesine neden olmaktadır.

Toplumsal çürüme çoğu zaman yalnızca ahlaki değerlerin zayıflaması şeklinde yorumlanır. Oysa çürüme, insanların ortak kurumlara duyduğu güvenin azalmasıyla başlar. Bir öğrenci çalışmasının karşılığını alacağına inanmadığında, bir öğretmen emeğinin değer görmediğini düşündüğünde ya da bir veli çocuğunun eşit fırsatlara sahip olmadığını hissettiğinde eğitim sistemi yalnızca teknik sorunlarla değil, aynı zamanda güven kriziyle karşı karşıya kalır. Bu güven kaybı zamanla toplumun diğer alanlarına da yansır.

Eğitimde Şiddet: Okulun Kaybettiği Güven

Eğitim kurumları uzun yıllar boyunca güvenli alanlar olarak görülmüştür. Ancak son yıllarda öğretmenlere yönelik şiddet olayları, öğrenciler arasında yaygınlaşan akran zorbalığı ve dijital platformlarda yaşanan psikolojik baskılar, okul iklimini önemli ölçüde değiştirmiştir. Şiddet yalnızca fiziksel saldırıdan ibaret değildir; dışlanma, aşağılanma, tehdit edilme ve sürekli baskı altında hissetme de eğitim ortamını zedeleyen şiddet biçimleridir.

Şiddetin arttığı bir okulda ne öğretmen özgürce mesleğini yapabilir ne de öğrenci kendisini güvende hissedebilir. Güven ortamının olmadığı yerde öğrenme süreci de zarar görür. Çünkü eğitim, korku üzerine değil, güven üzerine inşa edilir. Öğretmenin mesleki otoritesinin zayıfladığı, öğrencinin kendisini ifade etmekten çekindiği bir ortamda eğitimin temel amaçlarına ulaşması güçleşmektedir.

Kadın ve Eğitim: Eşitliğin Başladığı Yer

Bir toplumun gelişmişlik düzeyi yalnızca ekonomik göstergelerle değil, kadınların eğitim hayatındaki yeri ve eğitim yoluyla elde ettikleri fırsatlarla da ölçülmektedir. Eğitim, kadınların bireysel özgürlüğünü güçlendiren, ekonomik bağımsızlığını destekleyen ve toplumsal yaşama daha etkin katılımını sağlayan en önemli araçlardan biridir. Buna rağmen eğitimde fırsat eşitliği konusunda hâlâ çözülmesi gereken sorunlar bulunmaktadır.

Bugün birçok kadın öğretmen büyük bir özveriyle mesleğini sürdürmektedir. Ancak özellikle özel eğitim kurumlarında çalışan kadın öğretmenlerin karşılaştıkları güçlükler çoğu zaman görünmez kalmaktadır. Ders anlatmanın yanı sıra veli iletişimini yürütmek, sosyal etkinliklerde görev almak, okulun tanıtım faaliyetlerine katılmak ve öğrencilerin sosyal gelişimiyle yakından ilgilenmek gibi pek çok sorumluluk üstlenmektedirler. Bu durum, öğretmenlik mesleğinin görünmeyen emek boyutunu ortaya koymaktadır. Eğitim sisteminin güçlenmesi için kadın öğretmenlerin çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve mesleki emeklerinin görünür hâle getirilmesi büyük önem taşımaktadır.

MESEM: Mesleki Eğitim ile Çocuk Hakları Arasındaki Denge

Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM), gençlerin meslek edinmesini ve iş hayatına hazırlanmasını amaçlayan önemli bir modeldir. Nitelikli mesleki eğitime duyulan ihtiyaç düşünüldüğünde bu yaklaşımın önemli fırsatlar sunduğu söylenebilir. Ancak uygulamada ortaya çıkan bazı sorunlar, sistemin yeniden değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.

Mesleki eğitimin temel amacı öğrenciyi ucuz iş gücü hâline getirmek değil, güvenli ve denetimli bir ortamda mesleki beceriler kazandırmaktır. Eğitim ile çalışma hayatı arasındaki denge doğru kurulamadığında öğrencinin gelişimi ikinci plana düşebilir. Özellikle iş güvenliği, çalışma koşulları ve pedagojik denetim konularında yaşanan eksiklikler, eğitimin temel ilkeleri açısından dikkatle ele alınmalıdır.

Buradaki temel mesele mesleki eğitimin varlığı değil, nasıl uygulandığıdır. Eğitim sistemi öğrenciyi üretim sürecine hazırlarken onun fiziksel, zihinsel ve duygusal gelişimini her zaman öncelikli görmelidir.

İmam Hatipler ve Eğitimde Çeşitlilik Tartışması

Türkiye’nin eğitim sistemi farklı okul türlerini bünyesinde barındırmaktadır. İmam hatip okulları da bu çeşitliliğin bir parçasıdır. Tartışılması gereken konu herhangi bir okul türünün varlığı değil, öğrencilerin ilgi, yetenek ve hedeflerine uygun eğitim alma hakkının ne ölçüde desteklendiğidir.

Eğitim politikalarının temel amacı bütün okul türlerinde kaliteli eğitim sunabilmek olmalıdır. Öğrencilerin tercihlerini özgürce yapabilmeleri, fırsat eşitliğinin sağlanması ve bütün okulların nitelikli eğitim verebilmesi, eğitim sistemine duyulan güveni güçlendirecektir. Tartışmalar okul türleri üzerinden değil, eğitimin niteliği üzerinden yürütüldüğünde daha sağlıklı sonuçlara ulaşmak mümkündür.

Özel Okullar ve Eğitimin Ticarileşmesi

Son yıllarda özel okulların sayısındaki artış, eğitim sisteminde yeni bir dönemin kapısını aralamıştır. Bir yandan ailelere farklı eğitim seçenekleri sunulurken, diğer yandan eğitimin giderek ekonomik imkânlarla ilişkilendirilen bir hizmete dönüşmesi dikkat çekmektedir. Eğitim, temel bir hak olmasına rağmen maddi olanakların belirleyici hâle gelmesi fırsat eşitliği tartışmalarını da beraberinde getirmektedir.

Bu durum yalnızca öğrencileri ve velileri değil, özel okullarda çalışan öğretmenleri de etkilemektedir. Eğitimin rekabetçi bir sektör hâline gelmesi, zaman zaman öğretmenlik mesleğinin eğitim yönünden çok hizmet sektörünün beklentileriyle değerlendirilmesine neden olabilmektedir

Özel Okul Öğretmenlerinin Görünmeyen Mücadelesi

Özel okul öğretmenleri, eğitim sisteminin en fazla sorumluluk üstlenen ancak sorunları en az görünür olan gruplarından biridir. Birçok öğretmen yalnızca ders anlatmakla kalmamakta; hafta sonu etütleri, deneme sınavları, bireysel veli görüşmeleri, sosyal etkinlikler ve kurumsal tanıtım çalışmaları gibi pek çok görev üstlenmektedir. Bütün bu süreçler öğretmenlerin çalışma saatlerini uzatırken mesleki ve kişisel yaşam dengelerini de zorlayabilmektedir.

Bunun yanında sözleşmeli çalışma modeli, iş güvencesi konusundaki kaygılar ve ekonomik belirsizlikler öğretmenlerin mesleki motivasyonunu etkileyebilmektedir. Oysa öğretmenin kendisini güvende hissetmediği bir eğitim ortamında öğrencinin nitelikli eğitim almasını beklemek gerçekçi değildir. Eğitimin niteliği yalnızca teknolojik donanımla ya da fiziki imkânlarla değil, öğretmenin çalışma koşullarıyla da doğrudan ilişkilidir.

Atanamayan Öğretmenler, Ücretli Öğretmenlik ve Mülakat Tartışmaları

Eğitim sisteminin en önemli aktörü öğretmendir. Bu nedenle öğretmenlerin mesleğe hazırlanma, atanma ve çalışma süreçleri yalnızca bireysel değil, toplumsal bir mesele olarak değerlendirilmelidir. Türkiye’de her yıl binlerce genç, eğitim fakültelerinden mezun olmakta ve yıllarca emek vererek öğretmen olabilmek için hazırlanmaktadır. Ancak mezun sayısı ile açılan kadrolar arasındaki dengesizlik nedeniyle birçok öğretmen adayı uzun yıllar atanmayı beklemektedir. Bu durum yalnızca ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda mesleki motivasyonu ve geleceğe dair umutları etkileyen sosyal bir problemdir.

Atama bekleyen öğretmenlerin önemli bir kısmı geçimini sağlayabilmek amacıyla farklı sektörlerde çalışmakta ya da ücretli öğretmenlik yapmaktadır. Ücretli öğretmenlik uygulaması kısa vadede öğretmen ihtiyacını karşılayan bir yöntem olarak görülse de uzun vadede eğitim sisteminde farklı sorunlara yol açmaktadır. Aynı işi yapan öğretmenlerin farklı özlük haklarına ve ücretlere sahip olması çalışma barışını olumsuz etkileyebilmektedir. Eğitim gibi süreklilik gerektiren bir alanda, öğretmenlerin kendilerini güvende hissedebilecekleri çalışma koşullarına sahip olması büyük önem taşımaktadır.

Son yıllarda öğretmen atamalarında uygulanan mülakat sistemi de eğitim kamuoyunda en fazla tartışılan başlıklardan biri olmuştur. Mülakatların amacı adayların iletişim becerilerini, mesleki yeterliliklerini ve temsil kabiliyetlerini değerlendirmek olarak ifade edilmektedir. Bununla birlikte değerlendirme sürecinin objektifliği ve ölçülebilirliği konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Birçok öğretmen adayı, yıllarca hazırlandığı yazılı sınavlardan aldığı puanların yanında sözlü değerlendirmelerin de büyük önem taşımasının kaygı oluşturduğunu dile getirmektedir. Eğitim sisteminin temelini oluşturan liyakat anlayışının güçlenmesi için değerlendirme süreçlerinin şeffaf, denetlenebilir ve herkes tarafından güvenilir bulunması büyük önem taşımaktadır.

Eğitimin Asıl Meselesi: Güveni Yeniden İnşa Edebilmek

Bugün eğitim sistemi üzerine yürütülen tartışmalar çoğu zaman sınavlar, müfredatlar veya okul türleri üzerinden yapılmaktadır. Oysa bütün bu başlıkların ortak bir noktada birleştiği görülmektedir: güven. Eğitimde yaşanan şiddet, öğretmenlerin çalışma koşulları, öğrencilerin gelecek kaygısı, fırsat eşitsizliği, özel okulların yapısı, mesleki eğitim uygulamaları ve öğretmen atama süreçleri birbirinden bağımsız sorunlar değildir. Bunların tamamı, eğitim sistemine duyulan güvenle doğrudan ilişkilidir.

Bir eğitim sistemi yalnızca başarılı öğrenciler yetiştirdiği için güçlü sayılmaz. Aynı zamanda adalet duygusunu geliştirebildiği, farklılıklara saygıyı öğretebildiği ve bireylerin geleceğe umutla bakmasını sağlayabildiği ölçüde güçlüdür. Eğer öğrenciler emeklerinin karşılığını alacaklarına, öğretmenler mesleklerinin değer göreceğine ve veliler çocuklarının adil bir sistem içinde eğitim aldığına inanıyorsa eğitim toplumsal güveni güçlendiren bir kurum hâline gelir.

George Orwell’in yıllar önce dile getirdiği söz, bugün eğitim sistemi üzerine yeniden düşünmemizi sağlayacak güçlü bir çağrıdır. Kuralların yalnızca yazılı olması yeterli değildir; önemli olan o kuralların herkes için eşit, adil ve güven veren biçimde uygulanabilmesidir. Eğitim de ancak bu anlayış üzerine kurulduğunda bireylerin geleceğe umutla bakabildiği, öğretmenlerin kendilerini değerli hissettiği ve toplumun ortak geleceğine katkı sunabildiği bir yapıya dönüşebilir.

Belki de bugün yeniden sormamız gereken soru şudur: Eğitimin amacı yalnızca diploma vermek midir, yoksa adalet duygusuna sahip, sorgulayan, vicdanlı ve topluma karşı sorumluluk hisseden bireyler yetiştirmek midir? Eğer eğitim sistemi güven üretemiyorsa, geleceğe güvenle bakan kuşaklar yetiştirmesi de zorlaşacaktır. Bu nedenle eğitim üzerine yapılacak her tartışmanın merkezinde yalnızca sınavlar ya da müfredatlar değil; adalet, liyakat, eşitlik ve insan onuru yer almalıdır. Çünkü güçlü bir toplumun temeli, yalnızca iyi okullardan değil, güven veren ve herkese eşit fırsatlar sunan bir eğitim sisteminden geçmektedir. Orwell'in yıllar önce dile getirdiği uyarı bugün hâlâ güncelliğini koruyor: Kuralların varlığı tek başına yeterli değildir; asıl mesele, o kuralların herkese eşit ve adil biçimde uygulanmasıdır. Eğitim de ancak bu ilke üzerine kurulduğunda, toplumun geleceğine gerçek anlamda yön verebilir.

Kaynakça

Bourdieu, P. (2015). Pratik Nedenler. İstanbul: Hil Yayın.

Freire, P. (2018). Ezilenlerin Pedagojisi. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Orwell, G. (2021). 1984. (Çeşitli Türkçe baskılar). İstanbul: Can Yayınları.

Millî Eğitim Bakanlığı. (2024). 2024-2028 Stratejik Planı. Ankara: MEB Yayınları.

Millî Eğitim Bakanlığı. (2023). Millî Eğitim İstatistikleri. Ankara: MEB.

Organisation for Economic Co-operation and Development (OECD). (2023). Education at a Glance 2023. Paris: OECD Publishing.

Organisation for Economic Co-operation and Development (OECD). Teaching and Learning International Survey (TALIS) raporları.

United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization (UNESCO). (2024). Global Education Monitoring Report.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK). (2024). Eğitim İstatistikleri. Ankara.

Türk Eğitim Derneği Düşünce Kuruluşu (TEDMEM). (2024). 2024 Eğitim Değerlendirme Raporu. Ankara.

Eğitim Reformu Girişimi (ERG). (2024). Eğitim İzleme Raporu. İstanbul.

Mill, J. S. (2017). Özgürlük Üzerine. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Durkheim, E. (2016). Eğitim ve Sosyoloji. Ankara: Pegem Akademi.

Özge Ak

Müzik Öğretmeni

İlgili Haberler

Mektepli Gazete | Eğitimci Özge Ak: George Orwell’in Bir Cümlesinden Eğitimin Aynasına Bakmak