Bizler siyah ya da mavi önlüklerin,beyaz yakaların içinde eşitlenmiş çocuklardık

Çeyrek Asırlık Yıkım
Bugün size Milli Eğitim Bakanlığı’nın o bildik, içi boş, cilalı "reform" masallarını anlatmayacağım. Bürokratların imzaladığı kağıt üstündeki o süslü kararları bir kenara bırakın. Ben size, gözümüzün önünde can çekişerek can veren okul kültürümüzden, tamamen tasfiye edilen öğretmen saygınlığından ve içi boşaltılan öğrenci kimliğinden bahsedeceğim.
Tam 25 yıllık bir iktidar dönemi ve bu dönemde koltuğu birbirine devreden 9 Bakan... Sonuç? Çözülen tek bir sorun yok; aksine kasıtlı bir kördüğüme, muazzam bir sorunlar yumağına dönüştürülmüş bir sistem var. Ve en acısı, bu enkazın kısa sürede kalkacağına dair ortada en ufak bir umut kırıntısı bile görünmüyor. Çünkü bu bir beceriksizlik değil; planlı bir çökertme operasyonudur!
Bizler siyah ya da mavi önlüklerin, beyaz yakaların içinde eşitlenmiş çocuklardık. Zenginle fakirin farkını okul kapısının dışında bırakan, sınıfa girildiğinde sadece "öğrenci" olmanın gururunu yaşatan bir fırsat eşitliğinin hamurunda yetiştik. O dönemlerde okulda kimin öğrenci, kimin öğretmen olduğunu anlamak için kahin olmaya gerek yoktu. Her sabah o bahçede toplanılır, tören yapılır, kılık-kıyafet, saç ve temizlik kontrolünden geçilirdi. İlkokul sıralarında minik eller masanın üzerine uzanır, bez mendiller ve tırnaklar tek tek incelenirdi. Ortaokul ve liselerde kızlar nizami örgülü saçlarıyla, erkekler tıraşlı ve kravatlı bir şekilde, o binanın bir ilim yuvası olduğunun bilinciyle derse girerdi. Kurallar neredeyse harfi harfine uygulanırdı. Hiç kimse disiplin kuruluna gitmek istemezdi. Disipline verilen öğrenciye iyi gözle bakılmazdı.
Sonra ne mi oldu? "Serbest kıyafet" adı altında bir başıboşluk, bir kuralsızlık furyası başlatıldı. Ve bugün gelinen noktada okullar, eğitim kurumu olmaktan çıkıp kimliksiz birer panayır yerine döndü. Saçlı-sakallı öğrenci ve öğretmenler, sınıflarda ojeli tırnakları ve dağılmış saçlarıyla boy gösteren kız çocukları bir yanda; diğer yanda ise bu laçkalığı fırsat bilip cübbe ve takkeyle derse giren, okulu tarikat koridoruna çeviren yapılar türedi. Geçmişin o cumhuriyetçi, aydınlık fırsat eşitliği sökülüp atıldı; yerine köşe başlarını tutmuş cemaatlerin, tarikat yapılanmalarının liyakatsiz temsilcileri kaldı. En kötüsü de ne biliyor musunuz? Öğretmenin sesi kesildi, eli kolu bağlandı. Bir öğrenciye kılık kıyafeti, ahlakı, nizamı hatırlatmak gafletinde bulunan onurlu öğretmenler, kendilerini anında başka okullara sürülmüş buldu. Soruyorum size: Kuralların paspas edildiği, otoritenin sıfırlandığı, herkesin canının istediği gibi at koşturduğu bir sistemde hangi başarıdan, hangi gelecekten bahsedeceğiz?
Peki, 25 yıl önce elimizden neleri aldılar?
Okulların asil üniformalarını, o üniformaları taçlandıran armaları, okullar arası o muazzam spor müsabakalarını, gençliğe karakter katan izcilik kulüplerini, okul marşlarını, bando eşliğinde göğsümüzü kabartan yürüyüşleri ve gerçek bayram kutlamalarını yok ettiler. Sümerbank’tan alınmış o mütevazı ama vakur takım elbiseleri, okul korolarını, tiyatro ekiplerini, bilgi yarışmalarını ve zihin açan münazaraları tek tek kuruttular. Kollarında kırmızı kollukla sorumluluk bilincini tadan okul nöbetçilerini, dayanışmayı öğreten kooperatifleri, mektup arkadaşlıklarını, iş-teknik sınıflarını ve uygulama bahçelerini bu sistemin içinden söküp attılar. Kısacası, o buram buram kalem ve mürekkep kokan okullarımızı elimizden aldılar; yerine ruhsuz beton yığınları bıraktılar.
Eskiden öğretmenler okula adeta birer beyefendi, birer hanımefendi gibi şık gelirdi; ceketlerin önü saygıyla iliklenirdi. Şimdi ise öğretmeni mülakat odalarında eleyen, torpile boyun eğdirmeye çalışan, mesleki onurunu ayaklar altına alan bir sistem var. Atanamayan yüz binlerce gencin ahı yerdeyken, odalarda kapalı kapılar ardında yapılan mülakatlarla hakkı yenen, "Öğretmenlik Meslek Kanunu" adı altında yetersizlik damgası vurulmak istenen bir öğretmen kitlesi yaratıldı. Sesini çıkaran sürülüyor, boyun eğen ödüllendiriliyor.
Pazartesi ve cuma günleri İstiklal Marşımız, müzik öğretmeninin eşliğinde, göğsümüzü yırtarcasına çıplak sesle okunurdu. Gerekirse defalarca tekrarlanır ama o marş müthiş bir koro halinde tek bir yürekten göğe yükselirdi. Şimdilerde ise İstiklal Marşımız banttan okunuyor; ne dinleyen var, ne eşlik eden, ne de o kutsal marşın heyecanını duyan... Bu sistemde eğitimini tamamladığını sanan çocuklarımızın çoğu, bugün İstiklal Marşımızın iki kıtasını bile kurallarına uygun okumaktan aciz!
Daha da vahimini söyleyeyim: Geçtiğimiz günlerde bir üniversitede bölüm başkanı olan profesör bir arkadaşımla konuştum. Dehşet içinde, "Üniversiteye kadar gelmiş ama hala okuma-yazma bilmeyen öğrencilerim var" dedi. İşte 25 yıllık "çağ atlama" masalının acı ve somut bilançosu budur! İlkokulda tırnak kontrolü yaptığımız sistemden, üniversite amfisine okuma yazma bilmeden oturan bir kitle yaratmayı başardılar! Tabelasında "üniversite" yazan binalarla övünenler, o binaların içine alfabeyi bilmeyen bir nesli doldurduklarını fark etmediler.
25 yıl önce bu ülkenin köklü bir okul kültürü, yıkılmaz gelenek ve görenekleri, her şeyin üzerinde tutulan bir öğretmen saygınlığı vardı. Bugün ise bando eşliğinde yürüyüşlerimiz, milli bayramlarımız, gurur kaynağımız olan yarışmalarımız ve bizi biz yapan tüm değerlerimiz planlı bir şekilde, tek tek yok edildi. Eğitim sistemini bu hale getirenler, aslında bu ülkenin geleceğini, ahlakını ve toplumsal hafızasını yok ettiler. Ama unutmasınlar; bu karanlık elbet yırtılacak ve o kalem kokan okullar bu ülkenin aydınlık çocukları tarafından yeniden kurulacaktır!
Eğitim Uzmanı Ali Taştan
Görselin Kaynağı yapay zeka
İlgili Haberler

Eğitimde Türkiye-Finlandiya kıyası ne kadar doğru

Dr.Öğr.Üyesi Mustafa KARAAĞAÇLI Eğitimde fırsat ve imkan eşitsizlikleri artıyor

Eğitim Seviyesi En Yüksek Ülkeler

Aşkın Genç: "Türkiye’de öğrencilerin yüzde 32’si uluslararası sosyoekonomik ölçekte en dezavantajlı grupta yer alıyor"

Eğitim-İş’in anketi: Üniversite öğrencilerinin yüzde 34’ü eğitimine devam ederken çalışıyor