"Z Kuşağı" diye bir şey yok
Son zamanlarda bir “Z kuşağı” hikayesi alıp başını gitti. Varlığı veya yokluğu meselesi bir yana, bu sözde kuşağa atfedilen nitelikler veya özellikler inanılır gibi değil. Sosyolog Murat Kaymak’ın belirttiği gibi, bu kuşağa şu nitelik veya özellikler atfedilmektedir: Yaratıcı ve işbirlikçi olmak; oldukça zor çevresel, sosyal ve ekonomik sorunları çözmek; kendi kendini yönlendirebilmek; grup çalışmasını rahatlıkla yapabilmek; bilgiyi çok hızlı işleyebilmek; daha zeki olmak vb.

Paylaş
Yazı boyutu
100%
“Z Kuşağı” diye bir şey yok
Kemal İnal
Son zamanlarda bir “Z kuşağı” hikayesi alıp başını gitti. Varlığı veya yokluğu meselesi bir yana, bu sözde kuşağa atfedilen nitelikler veya özellikler inanılır gibi değil. Sosyolog Murat Kaymak’ın belirttiği gibi, bu kuşağa şu nitelik veya özellikler atfedilmektedir: Yaratıcı ve işbirlikçi olmak; oldukça zor çevresel, sosyal ve ekonomik sorunları çözmek; kendi kendini yönlendirebilmek; grup çalışmasını rahatlıkla yapabilmek; bilgiyi çok hızlı işleyebilmek; daha zeki olmak vb. Bu kuşağın oy anlamında politik bir gücü olduğu, hatta yakın gelecekte iktidarı değiştirebileceği bile iddia edildi. Fakat daha ilginci, bu farazi kuşağa atfedilen niteliklerin epey uzun bir listeyi oluşturmasıdır. En gelişmiş iletişim teknolojilerini rahatça kullanabildikleri, yasak ve sansüre karşı çıktıkları, baskıcı bir rejim istemedikleri, dünyayı yakından takip ettikleri, evrensel değerleri savundukları, özgürlükçü oldukları, kendi şirketlerini kurup esnek çalışmayı istedikleri vb. temsil niteliği yüksek olmayan araştırmalarla ortaya konuldu! Aslında çeşitli istatistiki değerler kullanılarak çok kaba genellemelere ulaşıldı. Fakat istatistiklerden ziyade, bu kuşağın varlığı çeşitli semboller (isim, işaret, giyim, teknoloji vb.) üzerinden kanıtlanmaya çalışıldı. Örneğin iklim savaşçısı Greta Thunberg. Bu çocuğun şahsında somutlaştırılıp simgeleştirilen bu farazi kuşağın popülerleştirilmesi, magazin dünyasını olduğu kadar ciddi politik çevreleri de epey meşgul etti yakın zamanda. Sorun şu ki, dünyanın ahvali, yer, zaman ve koşullar bakımından bunca farklıyken, böylesine homojen kuşak yakıştırmalarının neden ve failleri bir türlü düşünülmedi. Ülkemizde konunun hararetle tartışılması, geçenlerde üniversite sınavından bir gün önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın TV konuşması sonrasında gerçekleşmişti. Erdoğan konuşurken, iddialara göre, ertesi gün üniversite sınavına girecek olan “Z kuşağı” harekete geçmiş ve konuşma esnasında “oy moy yok” diye mesaj yağdırmış; bunun üzerine de mesaj sistemi kapatılmıştı. İddiaya göre bu olan, tam da bir YouTube üzerinden hükümetin protesto edilmesiydi. Yani “Z kuşağı” iddiasını dillendirenler, bu kuşak içinde yer alan gençlerin tutumlarını teknolojiye bakarak bir çırpıda ölçüvermişti. Pek çok muhalif de bu duruma sevinip “Z kuşağı”nı alkışlamış, “gelecek emin ellerde” demiş ve iktidarın bu kuşak tarafından sonunun getirileceği öngörüsünde bile bulunmuştu. Aynı günlerde AKP, parti olarak bu kuşak üzerine sosyolojik bir kamuoyu araştırması yaptırtarak sonuçlarını yayınlamıştı. Oysa Erdoğan’ı protesto edenlerin kimler olduğu, daha çok hangi yaş grubuna girdiği gibi kimliklerine ilişkin ortada somut bir araştırma bile yoktu.
***
Öncelikle şu sorulmalı: Böylesi yekpare, içindeki bireylerin birbirine benzer olduğu, aynı görülere sahip bir kuşak tasarımı olamayacağına göre, bu tür kuşak hikayelerini kimler uydurmakta, ne tür mecralar böylesi yaklaşımları üretmekte ve hangi kesimler bu iddiaları ciddiye alıp analizler döşenmektedirler? Bu konuda kim daha çok mesnetsiz yargıda bulunup olmayacak çıkarımlar yapıyorsa, o kesimlerin bu kuşak hikayesini neden uydurdukları, kimliklerine bakılarak saptanabilir. “Z kuşağı” hikayesinin başlıca sorumluları, öncelikle piyasa aktörleri yani şirket ve kimi ekonomik nitelikli örgütlerdir. Bunları da destekleyen uzun bir aktör listesi mevcut: Politikacılar, bilim insanları, gazeteciler, kişisel gelişimciler, koç ve gurular, kanaat önderleri, TV’lerin kadrolu bilmem ne uzmanları… Fakat tüm bu farklı kesimlere kumanda eden elbette piyasa aktörleridir. Her şey oradan çıkmaktadır.
***
Sosyolojideki kuşak tartışmaları bir yana, böylesi alfabetik (x, y, z) kuşak adlandırmalarının daha çok piyasa aktörleri tarafından iktisadi amaçlarla üretildiğini dünya âlem bilir. Adorno’yu anarak söylersek: “Kültür Endüstrisi” denilen bir piyasa mantığı ve aygıtı, genç nesillerin tüketim alışkanlıklarını biçimlendirebilmek için sözde kimi kuşaklarla anılan çeşitli simgeleri (marka, model, işaret vb.) belli yaş gruplarıyla özdeş göstererek, Deleuze’ün “arzu makinesi” dediği libidinal itkileri harekete geçirmeye öteden beri çalışmaktadır. Çoktandır bilinen bir gerçektir: Piyasalar ve şirketler ürünlerini satabilmek için özel müşteri kategorileri yaratırlar. Bunda büyük ölçüde başarılı da olurlar. Bir mağazaya girdiğinizde, bu kategorileştirmenin en temel biçimi olan yaşa ve cinsiyete dayalı ayrımı hemen görebilirsiniz: Genç giyim, yetişkin kısmı, kadın reyonu vb. Medyadaki reklamlarda çeşitli özelliklere (havalı, cool, maceracı, yalnız, sportif, çekici vb.) dayalı daha ayrıntılı bir kategorileştirmede ise çeşitli üstünlükler, meziyetler, öz(n)ellikler güçlü bir “trend” olarak sürekli hafızaya kazınır. Bu trendi moda olarak yakalayıp yaşadığınızda da havalı, “trendy” falan olursunuz. Böylece kitle içinde erimek, sizi güvenli limana sokabilir. Aslında çeşitli harflerle simgelenen bu sözde kuşaklar, piyasa ve şirketler tarafından yapay biçimde tanımlanmış tüketici gruplarıdır ancak tüketim olarak da bunun bir karşılığı olabilir. Zaten piyasa ve pazar araştırmaları bu yüzden yapılıyor. Ne var ki, tüketim alışkanlıkları homojen çeşitli gruplar (örneğin veganlar) olsa bile, 2000 ve sonrası doğmuş milyonlarca çocuk ve genci sadece tüketim alışkanlıklarına bakarak bir kuşak içine sokamazsınız. Bilinç yapıları, değerleri ve toplumsal ilişkileri çok farklı olan bu kesimi veya yaş dilimini, sadece teknoloji kullanımına bakarak aynı kuşak içinde kodlayamazsınız. Piyasa ve şirketlerin müşteri kitlelerini somutlaştırmak adına farazi gruplar yaratmaları, akıllı bir strateji olabilir. Nihayetinde ürünlerinizi ona göre kategorize ederek üretir ve pazarlarsınız. Vegan gruplara et yedirmeye çalışan bir restoran zinciri kurmaya kalkmak, pek akıllıca olmaz herhalde. Gay barda homofobik eleman çalıştırmazsınız. Fordizm’in tek tip, standart ve homojen kitlelere yönelimli banda dayalı üretim sistemini çoktan terk edip Postfordizmin bireysel/grupsal farklılık temelli müşteri portföyüne geçtik. Artık pazarlama stratejilerinde gelir grubu, kültürel kimlik, toplumsal çevre, cinsel tercih gibi pek çok faktör devreye girmektedir. Örneğin tematik TV’ler böylesi bir bakışın ürünüdür. Kredi kartları, tüketici kredileri gibi pek çok mekanizma belki farklı tüketici gruplarını çeşitli açılardan (örneğin konut tipi, yeme-içme biçimleri vb.) birbirine yaklaştırmış olabilir ancak tüketim alışkanlıklarına bakarak bir kuşak formüle edemezsiniz. Tüketicileri daha fazla, histerik biçimde ve mütemadiyen tüketici kılabilmek için onları motive edecek arzu politikalarını (iç gıcıklayıcı reklamlar, tahrik eden semboller, popüler kişiliklerin hikayelerini sunmalar vb.) devreye sokmak bir çözüm olabilir ancak piyasaların da bir doyum noktası vardır. İşte o tür doyum noktalarında farazi kuşak üretimi, tüketimi artırmak için bir çözüm olarak devreye sokulmaktadır. İnsanın kendisini belli bir kategori içinde görüp tanıması veya tanımlaması, kaotik, anarşik veya güvencesiz kapitalist yaşantılar içinde bir rahatlama mekanizması olabilir ancak bu rahatlık veya konformizmden koca bir kuşak üretip çıkamazsınız. Postmodernistler, modernizmin meta anlatılarına dayalı iddia ve varsayımlarında olan genellemeci bir homojenleştirmeye hep heterojenlikleri vurgulayarak karşı çıktılar. Yani, “araçsal akla” “otantik zihniyetler”le dur dediler (ancak bir görecelilik batağına da saplanıp kaldılar). Bunun anlamı, her şeyi bir çuvalın içine atmamak gerekir. Zira çağımız çeşitli, farklı, değişik ürün ve tüketim çağıdır. Arzular, ancak bir arzu ekonomisi yaratılarak kontrol edilebilir. Ancak arzuları tetikleyen nedenler de çok farklı olabilir. Vitrindeki güzel bir elbise, onu alan için bir değerlenme aracıyken, yoksul biri için ise orta ve üst sınıflara yöneltilen sınıfsal kininin bir nesnesi veya sembolü olabilir.
***
Tarihin çeşitli bakımlardan (politika, teknoloji kullanımı, üretim sistemleri, icatlar vb.) hızlandığı bir dönemde böylesi kısa sürelere (15-20 yıl) dayalı kuşaklaştırmalar pek de akılcı görünmüyor. Z kuşağı denilen gençlerin (kimilerine göre 1997 ve sonrası, kimilerine göreyse 2000 ve sonrası doğmuş olanlar) gecekonduda olduğu gibi lüks sitede de aynı şekilde düşündüğünü iddia edersek, Marx’ın o ünlü sözünü tersine çevirmemiz gerekecek: Bilinç, toplumsal varoluşu (yaşama ve üretme biçimini) belirler. Ancak çok iyi biliyoruz ki, gecekondulu, işçi, köylü veya esnaf, işsiz, yoksun bir ailede doğan gençlerin hedefleri ile lüks sitelerde, rezidanslardaki gençlerin yaşam biçimleri ve düşünme tarzları çok farklı olacaktır. “Z kuşağı” denilen farazi kuşak içinde yer aldığı iddia edilen gençlerin bir kısmı faşizme meyilli olabilir; özgürlük ve eşitlikten nefret edebilir, ülkede ne kadar farklı kimlik (Kürt, roman, LGBTi, Suriyeli, solcu, Atatürkçü vb.) varsa, onların yok edilmesini arzulayabilir. Öte yandan, bu kuşak içinde yer aldığı iddia edilen çocuk ve gençlerin onca güçlü küresel piyasaların reklam, halkla ilişkiler ve tanıtım, manipülasyon ve propagandalarına rağmen aynı şeyleri tükettiklerini bile söyleyemeyiz. Türkiye, Özal’ın neoliberalizmi ile 1980’lerde tüketim toplum haline getirildi. “Z kuşağı” tasarımı da tüketici toplumu parlatan kavramlardan biridir. Pazar araştırmalarının anket araştırmalarına, bilimsel analizlerin kamuoyu yoklamalarına karıştığı bir dönemde, politik tercihler sanki bir tüketim tercihi gibi algılanmaya başladı. Kalıcı, istikrarlı ve tutarlı sosyal kimliklerden hızla “Z kuşağı” gibi kimliğin tüketici boyutlarının öne çıkarıldığı bir konjonktüre geçmeye zorlanıyoruz. Bilimsel ve nesnel analizler yerini piyasacı kamuoyu araştırma şirketlerinin tahminlerine bırakırken bizlerden, yalapşap yöntemlerle yapılmış sözde araştırma sonuçlarına inanmamız isteniyor. “Z kuşağı şunu tüketiyor, şöyle düşünüyor, buna inanıyor” şeklinde sürüp giden tahminlerle aslında olmayan bir şeyin varlığına inandırılmaya çalışıyoruz. Burada mesele, sadece örneklemin veya araştırma yönteminin sorunlu olması değil; bir araştırma sonucuyla tanımlanan sözde bir kuşakla ülkenin kaderinin belirlenebileceğine inanmamız isteniyor. Bu araştırmalarda diyelim “Z kuşağı” içinde yer alan gençlerin hangi sosyal sınıflara ait oldukları, ailelerinin geçim ve eğitim durumları, gençlerin işsizlikleri, iktidarın ayrımcı politikalarına ilişkin düşüncelerine dair neredeyse hiçbir veri bulamıyoruz. Varsa yoksa, pazar payını artırmaya çalışan şirketler ve kimi politik örgütler tarafından “yaşam biçimi”, “tüketim alışkanlıkları”, “inanç durumları”, “teknolojiyle ilişkiler” gibi apolitik ve piyasacı eğilimler ölçülüyor. Bütün bunlar ölçülürken nesnel sınıfsal konumlar yerine, “yaşam biçimi” gibi nasıl ve nereden ölçeceğinizi bilemediğiniz kavramlar kullanılıyor. Kaldı ki amaç da zaten, insanları apolitikleştirip “yaşam biçimi” gibi tehlikesiz sularda yüzdürecek tekniklerin öğretilmesi. Bunun çıktığı yer, tüketici toplumudur. Halbuki yaşam biçimi gibi ölçütleri nesnellikleri değil öznellikleri yansıtır. Bu zaten, son kırk yıldır emekçilerin sınıfsal konumlarının hızla gündemden düşürülerek herkesi “kültür” denilen büyük şemsiyenin altında toplamaya dayalı bir çabada kendini gösteriyor. “Z kuşağı” da ekonomik bazlı kültür temelli bir kimlikleştirme hikayesidir. Ancak ne kültür ne de kimlik, homojendir. Aynı kimlik bile kendi içinde pek çok farklı katman barındırır. Bütün bu olan bitenlerin ne demek olduğunu, Frankfurt Okulu’nun eleştirel toplum teorisi içinde kullandığı “kültür endüstrisi” kavramıyla anlamamız mümkün.
***
Kültür ve kimliğin, insanın hümanist erdemler peşinde koştuğu anlam arayışının son bulduğu noktada, piyasalardaki tüketim kalıpları içinde erimeyle giderek endüstriyel amaçlara göre araçsallaştırıldığı neredeyse 80 yıldır tartışılıyor. İnsanların kapitalist kitle toplumu içinde kimlik, altkültür, tüketim grubu gibi çeşitli alt bölmelere bölünmesinin ardında, giderek müşteri kitlesini tikel nitel ve nicel özelliklere göre gruplara ayırarak pazar payını artırma hedefi yatmaktadır. Olmayan “Z kuşağı” ifadesi, sosyolojik olarak değil ancak piyasa diliyle anlaşılabilir. Bu ifade yapaydır; olgusal gerçekliği yoktur. “Genç kuşak” (yaş), “68 kuşağı” (politik kimlik) vb. türü kullanımlarda sosyolojik nesnellikler bulmak mümkün. Piyasa bağlamında ise belki tüketici altgruplarından (vegan demiştim yukarıda) bahsedilebilir ama 2000 ve sonrası doğmuş gençleri böylesi bir kuşağın içine yerleştirmenin hiçbir nesnel ve bilimsel zemini, anlamı ve açıklaması olamaz. Altkültürler de zaten sosyal kimlik olarak bir süre sonra hızla piyasalaştırılarak gerçek anlam ve işlevini kaybetmektedirler. Bir spor kulübünün taraftarları, herhangi bir hobisi olanlar, bir şeyi (hayvan, motosiklet vb.) sevenler diye uzayıp giden birçok altkültür de küreselleşmesiyle birlikte basit tüketici gruplarına dönüştürülmektedir. İsyanın bile pazarlandığı bir dönem yaşıyoruz ne de olsa.
***
Herhangi bir kültürü, kimliği, politik meseleyi, sosyal bir özelliği anında daha alt birimlere bölerek ilgili tüketici kitlesine hitap etmek daha kolay. Artık pul koleksiyonu yapanların naif hobici alışkanlığı çok gerilerde kaldı; günümüzde piyasa ve şirketler, insanları bir yandan altkültür ve kimliklere, tikel tüketici özelliklere bölerken öte yandan “kuşak” gibi büyük, devasa ve kitlesel grupların içine yerleştirebilmektedir. İkisi de piyasaya hizmet etmek bakımından aynı mantığa tabidir. İkisinde de kimlik ve kültürün temeli olan değerler hızla nicelikleştirilmekte, dijitalleştirilmekte ve pazar araştırmalarında ve tüketim stratejilerinin oluşturulmasında pragmatik amaçlarla kullanılmaktadır. Sonuçta hepimiz, onca farklılığımıza karşın aynı “tüketici grubu”nun yaş, cinsiyet, eğitim durumu, meslek, gelir, ikamet, tüketime yönelik tutum gibi parametrelere göre ayrılan altbölümlere yerleştiriliriz. Böylece bu grupların belirlenen özelliklerine hitap eden reklam stratejileri, halkla ilişkiler ve tanıtım çalışmaları, ürün pazarlama biçimleri vb. başlatılır. Ancak sosyologlar, gazeteciler, politikacılar, teknokratlar işin içine katılıp iş büyütülebilir. Yani, küçük tüketici alt grupları bir tarafa bırakılıp “Z kuşağı” gibi sadece doğum tarihine bakıp büyük bir tüketici kitlesi oluşturma iddiasına soyunulabilir. Piyasada mantar gibi biten sözde kamuoyu araştırma şirketleri, yaptıkları küçük kesitsel araştırma sonuçlarına bakarak milyonlarca genci ilgilendiren koca, abartılı ve temelsiz sonuçlara ulaşabilmektedirler. Bunun ekonomik amaçlı yapılmasının nedenleri anlaşılabilir ancak kimi aklı evvel sosyologların, giderek politikacı ve gazetecilerin bu küçük çaplı araştırmaları baz alıp derin ve kapsamlı analizler yapmaları ve abartılı kestirimlerde bulunmaları anlaşılır gibi değil.
***
Unutmamalı, kuşak çalışmaları bizi ayrıntıları göremez kılabilir. Çünkü sözde bu kuşak içinde yer alan gençleri birbirinden farklı kılan binlerce ayrım olabilir. Ortak çıkarları, kolektif kimlikleri, genel tutumları olmayabilir. O yüzden hepsini aynı çuvala koymak hiç de akıllıca değil. Genellemeler her zaman işe yarar sonuçlar üretmeyebilir. Genelleme yapmak elbette bilimde mümkün ancak yapılan analiz nesnel ise. Ulus ve sınıf gibi genel, kapsayıcı ve az-çok tutarlı kimliklere gönderme yaparken kimi davranışları anlayıp kestirebiliriz, o an gerçekleşen ulusal veya sınıfsal bir olayı veya sorunun nedenlerine vakıf olabiliriz ancak bunları tüketim amaçlı daha alt gruplara böldüğümüzde, tüketim alışkanlıkları ile sosyal özelliklerin örtüştüğünü ille de söyleyemeyebiliriz. Örneğin farazi “Z kuşağı” içindeki gençlerin kimileri teknolojiyi gerici amaçlar için kullanabilirken, kimileri de ilerici amaçlar için kullanabilir. Türkiye’de olgunun kendisiyle ona yüklenilen imaj arasında çoğu zaman dağlar kadar fark olabiliyor. Bunun nedeni, olgunun kendisinin merkezi analizini yapmak yerine, olgunun periferik özelliklerinin (o olgudan kim yarar sağlıyor, olgunun yarattığı imajı kim kullanıyor gibi pragmatik özellikler) öne çıkarılmasıdır. Farazi “Z kuşağı” meselesinde de durum böyle. Konu harflerle sembolleştirilip popülerleştirildikçe, içeriği oluşturan meselelerin farklı boyutları görünmez kılınıyor. Örneğin diyelim “Z kuşağı”nın hangi toplumsal sınıflara ait olduğu hiç sorgulanmıyor; kaldı ki, bunu belirlemek de çok çok zor.
***
Sonuç olarak: Değişimler hızlandı. Çoğumuz buna ayak uydurmakta epey zorlanıyoruz. Olağanüstü dönemler yaşıyoruz. Yaşlılar yeni teknolojik icatlar karşısında çoğu zaman ilgisiz, çaresiz ve hatta öfkeli olabilirken gençler ise eski değerlerden bihaber biçimde çoğu zaman teknik bir dünyanın büyüsü içinde yaşıyorlar. Fakat tüm farklara karşın pek çok parametre (değer, sınıf, ulusal bilinç, çeşitli gelenekler, norm ve kurallar, bayram ve kutlamalar, kutsal semboller vb.) bizi az-çok güçlü bir biçimde bir arada tutmaya devam ediyor. Kuşaklar elbette var; içlerinde farklı nesiller de söz konusu. Ancak kuşakların bütünüyle birbirinden kopuk olduğu, kuşakların bir adada yaşadıkları, kendilerine ait farklı bir dünya kurdukları söylenemez. Durkheimcı toplum tasarımında kolektif bilince dayalı bir entegrasyon hemen her toplumda hala çok güçlü ve de az-çok işlevsel. Ancak çelişki ve çatışmalar da mevcut. Göreli denge toplumsal uyum ile çelişki-çatışmaların arasındaki bir bölgede, arayüzde kuruluyor. Çocuklar ile anne-babaları arasında çatışma ve uyum aynı anda yaşanabiliyor. Farklılaşmalar, değişimin kaçınılmazlığı anlamında, doğal bir şeydir. Uyum gösterme çabası da öyle; nihayetinde insan, sosyal bir varlıktır. Eğer böyle olmasaydı, hiçbir toplumda ne süreklilik ne de değişim olabilirdi. Yapılması gereken, 2000 sonrası doğmuş sözde bir “Z kuşağı” gibi sembolik bir kavram üretmek yerine, gençliğin hangi ayrım noktalarında (sınıfsal, ekonomik, kültürel, sosyal, eğitimsel vb.) ne tür sorunlar yaşadıklarını belirlemek ve nokta atışı çözümler geliştirmektir. Kuşak kavramı, analizde kolaylıklar sağlayabilir ancak gerçekliği tümüyle görmemizi engelleyebilir de.