Mektepli Gazete

YAVAŞ EĞİTİM

Tarihin çok hızlandığı dönemler yaşıyoruz. Bu nedenle içinde yaşadığımız dönemi “hız çağı” olarak nitelendirmek mümkün.

Paylaş
Yazı boyutu
100%

Tarihin çok hızlandığı dönemler yaşıyoruz. Bu nedenle içinde yaşadığımız dönemi “hız çağı” olarak nitelendirmek mümkün. Zamanın ruhu hızlı esiyor. Hızı bize veren aslında teknoloji. Ancak neden, nasıl ve ne kadar hızlı olacağımızı belirleyen yine de biziz. Hız, kendi başına doğal bir gerçeklikten ziyade, insan eliyle üretilen bir kültürel ürüne dönüştü neredeyse. Newton’ın sabit evren anlayışı çoktan geride kaldı. Relativite kuramıyla Einstein, ışığın bir nesne olmaktan ziyade bir dalga boyu olduğunu ortaya koydu. Bu buluşla, sabit nesne ve hareket eden gerçeklikler arasındaki ilişkiyi ele aldığımız boyutlardan biri de hız oldu. Peki, günümüzde veya son otuz-kırk yılda, başta teknoloji, örgütlenme ve üretimde yaşadığımız baş döndürücü değişimlerin hız boyutundaki etkisi kendini eğitim alanında nasıl gösterdi? Eğitimi acaba geçmişe göre çok daha hızlı mı deneyimliyoruz? Bu yazının konusu, hızlanan ve hızlandıkça insanı öğüten eğitim anlayışlarına karşı çıkan “yavaş eğitim”. Bu akım nedir ve sorunlarımıza çözüm olabilir mi?

***

Filozof Paul Virilo, 1977’de yazdığı “Hız ve Politika” (1998) adlı kitabında şöyle der: “Bugün yeryüzünü kasıp kavuran ekonomik savaş, ilan edilen savaşın, gelecek olan hızlı ve kısa hücumun henüz yavaş ilerlemekte olan bir safhasından başka bir şey değildir; çünkü savaşın olmadığı durumda sınıfsal iktidar olarak askeri gücü pekiştiren de bizzat bu ekonomik savaştır.” Virilo’ya göre içinde yaşadığımız toplumun bütün yapıları, hız altında kendini gösteren hareket etme yeteneği, hücum, çarpışma ve caydırmanın egemenliği altına girdi. Kentler, silahlar, trafik, süpersonik uçaklar, nükleer başlıklı füzelerle hep daha hızlının, en hızlının peşine düştük. Sporda rekorlarımızı, sanayideki üretim artışlarımızı, çeşitli alanlardaki performanslarımızı hep hız ile ifade ediyoruz çoktandır. Hızlı mekânsal değişimin, bir işi çabuk bitirmenin, süratlice sonuç almanın ardında hep bu kavram önümüze çıkıyor. Daha çok askeri sınıf ve mühendislerin örgütlediği bir hız toplumu, başta politika olmak üzere bütün alanları belirliyor. Geçmişte dingin akan bir hayatın tekdüze rutinleri içinde “vakit kültürü”, zamanın tasarrufunu değil, derin anlamını öne çıkarırdı. Oysa şimdi kârlı olan bir hız anlayışına sahibiz. Hız ayrıca bir sermaye biçimi oldu. Değerli, kıymeti sürekli artan bir şey. Yavaş olan ne kadar şey varsa; insan, makine, teknoloji, toplum, model eskiye çıkarılmakta, küçümsenmekte, aşağılanmakta, geleneksel olarak dışlanmaktadır. Kısaca, hız, temel yaşam ilkelerimizden biri haline geldi. İnternet bağlantısında, iş bitirmede, bir yere varmada, bir derece elde etmede, bir sertifikaya sahip olmada hep hızdan, hızlı olmaktan bahsediyoruz. Son sürat yaşıyoruz hızı.

***

Hız kültürünün sosyal hayatta pek çok yansıması oldu. Çabuk sonuç verecek hap bilgiler öneren, kısa sürede kadın tavlama sanatının kurallarından bahseden, bir işi hızlıca yapmanın zeminini ele alan çok-satar kitaplarda bu hız felsefesinin derin izlerini görebiliriz. Yarına yetişmek, geleceğin taleplerine ayak uydurabilmek için bugünde hız, mevcut zamanı akıcı hale getirecek teknolojilerle süslenmektedir. Örneğin TED konuşmalarında kısıtlı sürede hızlı konuşarak pek çok mesajı vermek için çeşitli tekniklerden sonuna kadar yararlanılıyor. Bu tür konuşmalarda kimi zaman hatipler, kısa sürede bilmem kaç dil öğrenilebileceğinden bahsediyor. Yavaşlık, dinginlik, nirvana vaat eden bir takım gurular, mesajlarını sahnede olabildiğince hızlı bir konuşmayla, akan bir hitabet yeteneğiyle, çevik beden hareketleriyle, coşkun nehir akışıyla veriyorlar. Kişisel gelişim kitapları, bilgeliğin yollarını öğreten bir takım sanatlar, kendin kalabilmenin tarzlarını öğreten kimi yol-yordam felsefeleri bir biçimde hıza değinmeden edemiyor.

***

Yaşadığımız hayatın temposu giderek hızlanıyor. Hız, temel standart, kural ve ilkelerimizden biri oldu. Değişime ayak uydurmak, hızlı olmayı ve yeniliklere uyum gösterirken kendimizi yenilemeyi gerektiriyor. 7/24 akış halinde olan bir kent hayatının içinde yaşamanın yarattığı stres, depresyon, panik atak gibi çağdaş kent hastalıklarıyla mücadele ediyoruz. Jonathan Crary, “7/24. Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu” adlı kitabında bizi uykusuz bırakan, uykularımızdan çalan, uykularımızı bölen kapitalist yaşam biçiminin 7/24 sürekli akışının verdiği zararlara değiniyor. Kendi öznelliklerimizi artık sistemin yapısal gerekliliklerinin yarattığı sınırlar içinde yaşayabiliyoruz. Svend Brinkmann’ın “Kişisel Gelişim Çılgınlığında Kendiniz Kalabilmek” (2020) adlı kitabın tanıtım sayfasında denildiği gibi: “İçinde yaşadığımız hız kültürü, bir yandan zamanı akışkan hale getirirken diğer yandan sosyal sınırları siliyor ve sabit tanımların yerine esnek ve değişebilir değerler koyuyor. Bireyi yolundan şaşırtan, şüpheye sürükleyen, yalnızlaştıran bir süreç bu aynı zamanda.” Bu süreci çoktandır eğitim alanında da deneyimliyoruz. Hem de sonuna değin, bir “amok koşucusu” gibi. Psikolog David Elkind, “Acele Ettirilmiş Çocuk” (Hurried Child, 1981) adlı kitabında kısa zamanda çok hızlı bir şekilde büyümek zorunda bırakılan çocukların uzun vadede yaşadıkları sorunları anlatır. Zira akademik başarının temel gaye ilan edildiği bir bağlam ve konjonktürde, çocuğun kapasitesini zorlayarak ulaşabileceği veya ulaşması istenen seviyeler, aşacağı çıtalar, geride bırakacağı engeller, bir bir piyasalarda tanımlanınca, çocuğun artık kendi yaşamını, anne-babasının ideal ve projelerine göre sergilenecek bir performatif hayat döngüsü içine sokması istenmeye başladı. Hız giderek, iletişim bilimci Neil Postman’in Çocukluğun Yokoluşu” (1995) adlı kitabında açıkladığı gibi, ”yetişkinleştirilmiş çocuk” veya onun yetişkin mukabilindeki karşılığı olan “yetişkin çocuk”u ortaya çıkardı. Çocuğun dersler, kurslar, performanslar ve çeşitli sosyal aktiviteler arasında yetişmeye dayalı gidip-gelmeleri, zamanla “helikopter ebeveynlik” denilen yeni bir anne-baba tipinin ortaya çıkmasına neden oldu. Çocuğun çok daha erken okumayı sökmesi, bulmacaları, zekâ problemlerini, matematik sorularını giderek daha çabuk çözmesi, farklı olay ve olgular arasında daha seri biçimde ilişki kurması istendi. Zekâ testleri yaptırmanın gereği, çocuğun kendi dönemsel özelliğine duyulan saygı, ilgi ve meraktan değil, daha ziyade onun dış koşullar, başarı haritası ve zihinsel seviyedeki yerinin neresi olduğunu belirlemekten kaynaklandı. Ne var ki bu hız, başarısının kendi benliğinin değerinden ziyade, önünde duran maddi hedeflere ulaşmayla ilgili olduğu için çocuğun çeşitli psikolojik problemler yaşamasına neden olmaya başladı. Hız, planlı-programlı, denetimli ve hedefli bir yoğun yaşam temposunu dayattı çocuğa. Bu yüzden, artık sınav gibi ölçme-değerlendirme araçlarıyla ölçülen başarının dışındaki başarıların pek bir önemi kalmadı. Çocuğun kendi dönemini yaşamak için gereken ilgi, istek ve ihtiyaçların kendince, spontane ve amaçsız serbest oyunlarla değerlendirilmesi, zamane tabirle “out” ilan edildi. Boş durmanın, bir şey yapmamanın, kendince hayal kurmanın, arkadaşlarla takılmanın tembellik, miskinlik, çalışmama veya kaytarma olarak değerlendirildiği bu hız çağında, eğitim ve okulun her boyutu, her anı, her koşulu hıza göre tasarımlanmaya başlandı. Yeterince hızlı olmayan, “geri zekalı”dan “yavaş öğrenen”e değin çeşitli dezavantajlı kategoriler içine sokularak yaftalandı. Neoliberal kapitalizmde artık her eğitim etkinliği, süre ile ölçülen bir performatif edime dönüştürüldüğü için çocuk/genç, hızın doğanın “doğal” bir koşulu olduğunu sanmakta, süratle ilgili olan hemen her şey normalleştirilmektedir. Hızlı akan trafik, süratli koşucu, tez insan gibi olgular, öğrenciler için de okulda model ve örnek alınacak şeylerdir. Bir işi yapmanın değil, kısa sürede, en çabuk şekilde, süratlice yapmanın vereceği hazdan bahseden kimi uzmanlar, okul yollarını çoktandır aşındırıyor.

***

Ancak hız olgusu, son birkaç on yıldır kapitalist sistem içindeki pek çok sorun dâhilinde (ulaşım, kentsel yaşam, beslenme biçimi vb.) ele alınıp eleştirilmeye başlandı. Böylece bir süredir, hızın karşıtı olan “yavaşlık” olgusu öne çıkarılmakta, şartlara göre yeniden tanımlanmakta ve çeşitli felsefeler içinde formüle edilmektedir. Yavaş olan şeyleri öne çıkarmada, 1999’da İtalya’da kurulmuş uluslararası belediyeler birliği olan “cittaslow” (yavaş/sakin şehir) başrolü oynadı. 1986’da Roma’da “fast food” zincirini (McDonald’s) protesto edip hızlı, ayaküstü yeme alışkanlığına karşı geleneksel, yerel ve organik yemek yeme biçimlerini, yerel ekosistemleri çerçevesinde korumayı amaç edinen bir oluşum olarak başlatılan “Slow Food” hareketinin zamanla kentlere uyarlanmasıyla birlikte “cittaslow” akımı ile tanıştık. “Yavaş Hareketi”nin bir parçası olarak bilinen bu kent hareketi, yeni kentsel tasarımıyla/talepleriyle (temiz deniz/mavi bayrak, az trafik, organik üretim, biyo-çeşitliliğin korunması, bisiklet yoluna sahip olma, misafirperverlik, el sanatlarına/zanaatlarına önem verilmesi, sakinlik, seyrek nüfus, atalık tohum, köylü pazarı gibi kırsal değerlerin yaşatılması vb.) dünyada yavaşlığın başka pek çok boyutta (fastfood’a karşı beslenmede, organik üretimde, perma kültürde, alternatif eğitimde, ekolojik yaşamda vb.) yaşatılmasına yol açtı. Bu felsefe, hızlı yaşam ile çabuk tüketim, süratli iş bitirme ile net sonuç alma arasındaki giderek kapitalistleşip hızı bir sermaye biçimine dönüştüren ilişkinin metropollerde yarattığı bin bir sorunu çözebilmek için gelenekselliğin, kırsal yaşamın ve otantik ürünlerin çeşitli potansiyellerini değerlendirmeye aldı. Yavaşlık, zamanın sakince akıp gittiği, süre sınırının olmadığı, tembelliğin bir hak olarak görüldüğü yeni bir politik bağlama (anti-kapitalist hareket) ve yaşam biçimine de yol açtı. 1960’ların sonlarında hızlı metropol kapitalizminden bunalan hippi genç ve çiçek çocuklar şimdi yerini, kendi bulunduğu mekanı, ilişkileri ve değerleri yavaşlık felsefesine göre yeniden düzenleyen, anti-kapitalist veya anti-küreselleşmeci, ekolojik ve alternatif oluşum ve insanlara bıraktı. Peki, bunun eğitime yansıması nasıl oldu?

***

Okullarda eğitimin hızlanmasına neden olan sınav rekabeti, teknolojikleştirilmiş dersler ve konulan, sürekli yenilenen ulusal/uluslararası çıtalardan kaynaklı olarak, öğrencilerimizin maddi talepler/gerekler (yüksek skor, geçer not, başarılı karne, kaliteli diploma, işe yarar program vb.) nedeniyle yavaşlayıp aralarında sosyalleşme, birincil ilişki kurabilme, ders dışı alanlarla ilgilenebilme motivasyonları yeterince oluşmuyor artık. Okul binaları, sürekli koşturmacının, bir şeyleri yetiştirmenin, zamanında ve dakik olmanın norm haline geldiği yerlere dönüştürüldü. Öyle olunca da, kimi beklenti ve talepler karşılanamıyor haliyle. Pragmatik felsefeye uygun kimi sorular (‘bu ders/konu ne işime yarayacak?’) doğrultusunda hareket eden öğrenciye, denemelerin, pilot çalışmaların, performatif edimlerin, süreli programların ve planlı eylemlerin dışında, kendiliğinden, anın yoğunluğunun yaşandığı, anımsamanın değerli bulunduğu, ezberlemek yerine izlenim ve gözlemlerin değerli olduğu bir noktaya geçme izni verilmiyor.

***

Peki, yavaş eğitim nedir? Şöyle bir internet araştırması yaptığınızda karşınıza kimi bilgiler çıkıyor: Yavaş Eğitim hareketi, çocukların nasıl öğrendiğini, sınav sonuçlarından daha fazla önemseyen bir anlayışa dayanıyor. İspanya’da eğitim uzmanı Joan Domenech Francesh, konuya dair kitabında, çalıştığı okulda yenilikçi bir anlayış olarak yeni bir yaklaşım başlattığını anlatıyor. Ona göre yavaş eğitim, gerçek öğrenmeyi sağlayan süreyle ilgili bir kavramdır. Bu bağlamda her öğrenci farklı tempolarda öğrenir zira ilgi ve kapasiteleri farklıdır. Dolayısıyla 25 kişilik bir derslikte öğrenme süresi veya hızı hepsi için aynı olmuyor. Dolayısıyla yavaş eğitimle, derslere daha az, öğrenmeye daha çok zaman ayrılıyor. Öğrenmenin çeşitlenmesi, etkili olması ve çocuğun ilgi ve kapasiteleri çerçevesinde gerçekleşmesi için de eğitim ortamlarını çeşitlendirme, farklı öğretim araç ve materyalleri kullanma gibi mekanizmalara başvuruluyor. Yine bir internet bilgisine göre Çin’de ilköğretimde geleneksel yönteme dönülmüş. Son derece yarışmacı, rekabetçi bir eğitim sistemi olan Çin’in kimi bölgelerinde çok eski tekniklerle eğitim verilmeye başlanmış. Buna göre öğrenciler, geleneksel/ulusal kıyafetler giyiyor, klasik kitaplardan antik dönem sanatlarını ve güzel yazı sanatı kaligrafiyi öğreniyorlar. Matematik ve fen bilgisi yerine Konfüçyüs gibi düşünürlerin eserlerini okuyor, Taoizm ve Budizm gibi felsefeler hakkında bilgiler alıyorlar.

***

2002 yılında Japonya’da da devlet, yavaş eğitim uygulaması başlattı. Artık Japon öğrenciler, rekabete ve çok çalışmaya dayalı öğrenmek yerine, düşünmeyi öğreniyorlar. Çalışıp çalışmamak kendilerine bırakılıyor ve böylece öğrenmekten haz almaları sağlanıyor. Ancak 5 yıllık uygulamanın ardından bu model terk edilmiş çünkü velilere ve basına göre yavaş eğitim, Japonların mükemmeliyetçi yapılarına uymuyor. Zira yavaş eğitimin, öğrencilerin başarılarını düşürdüğü iddia edildi. Japonlara göre yavaşlık, tembellik anlamına geliyormuş.

***

Kimi alternatif okullar, yeni öğretim yöntemleri epeydir deniyor, hatta uyguluyor. Kimi kaynaklara göre yavaş eğitim, alternatif eğitim akımı ve okulu olan Regio Emilia kökenlidir. Yavaş eğitim uygulamasıyla çocukların konsantrasyonlarının arttığı, az çalışmayla çok şey öğrendikleri, derslere daha iyi adapte oldukları, geleneksel kültürü ve giderek düşünmeyi öğrendikleri iddia ediliyor. Yavaş eğitim hareketi sadece ilk ve orta düzey eğitimle sınırlı kalmadı. Üniversitelerde de bu akımın etkisini görmek mümkün. 2010’da Berlin’de kimi akademisyenler, “Yavaş Bilim Akademisi”ni (Slow Science Academy) kurup yavaş bilime dair bir bildirge yayımladılar. Bildirgeye göre günümüzde üniversitenin dönüştürülmesi sürecinde akademisyenleri tehdit eden etmenlerden biri de hızdır. Hıza karşı “yavaş bilim” talep eden akademisyenlere göre, bilim insanı bilim için zamana gereksinim duymaktadır; düşünmenin, hata yapabilmenin, okuma ve yazmanın zaman gerektirdiği öne sürülmektedir. Eğitimbilimci Doç. Dr. Ayhan Ural’a göre yavaş bilim talebi, üniversiteye yönelen faydacı talep, üniversitenin piyasalaştırılması ve fayda-maliyet analizine verilen bir cevaptır. Ural şöyle diyor: “Böyle bir ticari yapılanmanın içerisinde yok edilen bilim ve bilimci, yavaş bilimi istemek, aramak ve yeniden üretmekle bilimin doğasına dönebilmeyi amaçlamaktadır.” (Ayhan Ural, Yavaş Bilim Bildirgesine İlişkin Bir Çözümleme, Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji, sayı: 17, 2013)

***

Yavaş ile başlayan çeşitli akımlardan eğitim ile ilgili olanlarda görüldüğü gibi, amaç, daha iyi, kalıcı ve sorunlara yol açmayan bir öğrenme yöntemi bulmaktır. Bunun için de hızla ilgili pek çok faktör (sürat, denetim, hızlandırma, performans, ölçme vb.) reddediliyor; yerine yavaşlığı simgeleyen öğeler ekleniyor: Geleneksel kültür, çeşitli eski sanatlar, ulusal kıyafetler, değişik öğrenme ortamları, öğrencilerin ilgi ve kapasiteleri vb. Aslında bunlar, uzun zamandır çeşitli “alternatif eğitim” akımları ve okulları içinde deneyimleniyor zaten. Öte yandan soruna daha kamusal/sol bir açıdan bakanlar ise, yavaş eğitim sayesinde kamusal felsefenin güçlenmesi için itici bir faktör olarak yavaş şehri kaldıraç olarak kullanıyor. Bu bağlamda eğitimbilimci Ural, “Yavaş Şehirde Kamusal Eğitimi Aramak” adlı bildirisinde, yavaş şehir uygulamalarının kamusal eğitimi üretme yeterliliğini sorgulamaktadır. Ural’a göre yavaş şehir konseptinin sunduğu imkânlar (çevrenin ve kültürel mirasın korunması, sağlıklı bir yaşam sürebilme, yaşam kalitesinin iyileştirilmesi, özgün niteliklerin hızla tüketilmemesi vb.) kamusal eğitimin kentsel ortamlarda bir hak, erişim ve sosyal yaşam olarak deneyimlenmesine destek verebilir.

***

Ancak ortada ciddi bir sorun var. Öncelikle bir ayrım yapmalıyız. Hız, kendi başına nitelenmesi gereken, kendi kendini üreten ve kendine ait bir gerçekliği olan bir şey değil. Hız, bir sistem dâhilinde ortaya çıkan, felsefesini ancak içinde yer aldığı ilişkiler ağı içinde var eden ve kendi yapısına sadece eklemlendiği değerlerle ulaşan bir “sonuç nitelik”tir. Bu niteliğin ortadan kaldırılabilmesi için, onu var eden koşulların ortadan kaldırılması gerekir. Fakat dikkat: Sorun burada teknoloji, diyelim hızlı trenin bizi hızla bir yere taşıması değil. Günümüzün karmaşık hayatı içinde pek çok görevimizi zamanında yapabilmek için hıza ihtiyacımız var. Çoğu zaman hıza ulaşabilmek için hızlanmamız gerekebilir. Örneğin şimdi benim bu yazıyı yayınlanacağı sitenin programına zamanında yetiştirebilmem için belli bir hıza ulaşmam lazım. Ya da bir uçağın tam zamanında kalkabilmesi için belli bir hıza ulaşması gerekir. Ani bir kriz durumunda hızla karar verilmelidir. Hastayı kurtarabilmek için gereken tıbbi işlemler çabucak yerine getirilmelidir. Bu hız anlayışı, bizim zaten doğamızda var. Atalarımız Afrika ormanları veya düzlüklerinde eğer yeterince hızlı olmasaydılar, yırtıcı hayvanlara sürekli yem oldukları için hayatta kalamazlardı. Sorun, hızın politik, ekonomik ve sosyal bir araç olarak birtakım anti-hümanist çıkarlar için kullanılmasıdır. Bir öğrencinin matematik problemlerini rakiplerini geçebilmek için hızlıca çözmeye alıştırılması, onun yararından ziyade, konuyu bu şekilde kodlayan sistemin çıkarınadır. Kapitalizmdeki hız anlayışı bizim durup düşünmemizi, ayrıntıları ve küçük şeyleri hesaba katmamızı, işe yaramayacak şeyleri öğrenmemizi engellemektedir. Okullarda istediğimiz şeylerden ziyade devlet ve piyasaların bizden istediği konuları öğrenmek zorunda kalıyoruz sürekli olarak. Öğretmenlerimiz bizi sınav yaparken süre tutabiliyor; yaşamlarımızın belli noktalarında bizi değerlendiren ölçü, tutulan kronometre gibi bizi sürekli bir şeyler için yarıştırıyor. Öyle olunca da, şu karmaşık, yoğun ve hızlı metropol hayatında kendimize zaman ayıramamaktan, kafamızı dinleyememekten, yalnız kalamamaktan, bir hobiyle ilgilenememekten sürekli şikayet edip duruyoruz.

***

Sorun buyken, her şeyi bir kenara bırakıp yavaş eğitim felsefe ve pratiğine geçmek mümkün mü? Hani, “yeni köylü” denilen, şehirdeki hızlı tempodan bunalıp bütün kariyerini, işini ve yüksek standartlara uyan yaşamını bırakıp dağ başındaki bir köye gidip çiftçi, köylü gibi yaşayan insanlar olabilmek mümkün mü? Bu yol, bir çare mi? Çok zor görünüyor. O halde, yavaş eğitimden ziyade, eğitimin temposunun koşullara (zaman, mekân, kişinin ihtiyaçları, öğretim ortamları, pedagojik hedefler, araç ve donanım vb.) göre ayarlanması daha makul gibi kanımca. Denge, hız ile yavaşlık arasında kurulmalı. Yavaş eğitim adına tümden geleneksel kültüre dönmek, öğrencileri kendi hallerine bırakmak, hızlı olan her şeye çakmak, bir çözüm değil. Her şey kendi temposunda akar. Büyük, hızlı, yoğun olan her şey her zaman kötü ve gereksiz değildir. Yavaş şehirlerde bile nesne, olay ve ilişkiler kendi temposunda akar gider; kimi zaman hızlı kimi zaman yavaş. Doğada bir şey mutlak anlamda zaman, mekân ve koşullar bakımından ne hızlı ne de yavaştır. Bu ikisinin bireşimi, olayın seyrini belirler. Kentlerdeki kimi uygulamaları yavaşlatmak mümkün ama pek çok konuda kararında bir hız, heyecan, motivasyon ve istek yaratıp bizi enerjik hale getirebilir. Yavaşlığı, dinginliği veya sakinliği yaşayabileceğimiz özel anları, seçilmiş mekânları ve planlanmış koşulları eğitim mekânları içinde yaratmak mümkün. Ancak, çağın gereklerine uyarlanmak için eğitimden beklediklerimizi tümüyle bir kenara bırakıp eski olan şeylere dönmek, sorunlarımızı çözmeye yetmeyebilir. Bir hat sanatı olan kaligrafiyi öğrenelim ancak bilgisayarda yazmaktan da vazgeçmeyelim. Galiba mesele, teknolojiyi (kaligrafi veya bilgisayar) neden, nasıl ve ne kadar kullandığımızda düğümleniyor.

Kemal İnal

Mektepli Gazete | YAVAŞ EĞİTİM