Mektepli Gazete

Üniversitede akademik özgürlük, akademik güvence olmazsa olmazdır

Üniversite, en üst düzeyde  eğitim ve araştırma yapan,bilim üreten bağımsız evrensel kurumlar olarak tanımlanabilir.

Paylaş
Yazı boyutu
100%

Üniversite, en üst düzeyde eğitim ve araştırma yapan,bilim üreten bağımsız evrensel kurumlar olarak tanımlanabilir. Eğitimin tek yetkili kurumu olan üniversitelerin bilim ve teknoloji geliştirme merkezleri olmanın ötesinde birer felsefi tartışma ortamı olarak çevrelerini bilinçlendirme ve bu yönüyle bulunduğu bölgenin bilinç ve kültür düzeyini yükseltme sorumlulukları bulunmaktadır. Üniversitelerin öncü gücü olan bilim insanlarının görevi ise gözlemleyen, düşünen, araştıran, sorgulayan ve kuram geliştirerek bilinmeyeni bilinir hale getirip bütün bunlardan faydalanarak yaşamı kolaylaştırmak için gerekli yöntem ve teknikleri geliştirme gibi önemli toplumsal görevleri vardır. Üniversiteler tüm bu işlevlerini her türlü dini,askeri,özel-resmi ve siyasi vesayet altında olmadan bağımsız bir kurum olarak özgür ortamlarda gerçekleştirirler. Üniversitelerin özgürce bilim üretmesinde iki önemli kriter vazgeçilmezdir. Birincisi akademik özgürlük, ikincisi akademik güvencedir(tenure).

Birincisi ve en önemlisi akademik özgürlükler-ifade özgürlüğü üniversitenin olmazsa olmazıdır. İfade özgürlüğü, tanım itibarıyla, insanların düşündüklerini, herhangi bir korku, sindirme veya tehdide maruz kalmadan dile getirebildiklerin de gerçekleşir. Burada ifade edilen fikirlerin nezaket, nezahet, kibarlık, edeplilik v.b. biçimlerde, adab-ı muaşeret kurallarına uygun olarak ifade edilip edilmemeleri ne bir sınırlama ne de bir hoşgörü konusu değildir. Öfke, acı, üzüntü, aşağılanma v.b. duygularla hareket edenlerin ifade edecekleri görüş ve duygularının içinde bulundukları ruh halini yansıtması kadar doğal bir insani durum olamaz. Üstelik ifade edilen fikirler bir toplumun tümü için dahi kabul edilemez, hoş karşılanmayan, olağandışı, alışılmadık, yadırganacak, rahatsızlık veren bir mahiyette olabilir. Ayrıca bu fikirlerin düzene karşı (anti-establishment), egemen çıkarları, devleti veya hükümet politikalarını eleştiren fikirler de olması, demokrasilerde onları ifade edilemez kılmaz. Türkiye’deki öğretim üyeleri, görüşlerinden dolayı, akademik ve bilimsel çalışmaları doğrultusunda, fikirlerini özgürce söyleyememekte veya savunamamakta, “hassas” konulardaki fikirleri de sansüre veya oto-sansüre uğramaktadır. Bir- çok öğretim elemanı ve öğrenci, yazılı veya sözlü düşüncelerinden dolayı ya disiplin soruşturması ve/veya disiplin cezasına maruz kalmışlar, ya hak ettikleri atama veya yükseltmeleri elde edememiş ya da tamamen üniversiteden uzaklaştırılmışlardır.

İkinci olmazsa olmaz akademik güvencedir(tenure).Bu konuda birbirlerine zıt iki görüşten biri akademisyenlerin asistanlık aşamasından itibaren –ancak kanunun suç saydığı ihlaller ve akademik dünyanın ilkesel olarak kabul edemeyeceği intihal ve benzeri suçlar dışında- akademik güvenceye sahip olmasıdır. Diğer uçtaki görüş ise bu şekilde ifade edilmese bile bugünkü vakıf üniversitelerinde fiilen uygulanan sözleşmeli sistemdir (bir başka deyişle gerçek anlamda hiçbir kimsenin hangi ünvanla olursa olsun iş güvencesine sahip olmamasıdır). Burada özellikle üzerinde durmamız vurgulamamız gereken kriter, akademisyenliğin hiç bir aşamasında akademik ölçütlerden başka nedenlerle kişinin işine son verilememesidir. Bu bakımdan akademik güvence ve akademik özgürlükler üniversitenin vazgeçilmezleridir.

Üniversite devletin önemli bir kurumudur. Ülke sorunlarından bağımsız bir kurum olarak düşünülemez. Türkiye’de merkeziyetçi ve otoriter bir devlet sisteminin uzantısı olarak YÖK, 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra üniversitelerde, başta bilimsel ve akademik özgürlük ve yönetsel özerklik olmak üzere üniversite kavramını tamamıyla yok etmek amacı ile kurulmuştur. Önemli olan üniversitelerin zapturapt altına alınması, kutsal devlet anlayışı içinde tek tipleştirici bir üniversiter model oluşturulması; bireysel özgürlük ve kimliklerin ve farklılıkların merkeziyetçi yapı içinde, devletin ideolojisi içinde eritilmesi ve bilimsel alandan resmi ideolojiye karşı çıkılmasına engel olunacak anayasal düzenlemelerin yapılması sonucu kurulmuştur. Devletin resmi ideolojisinin üniversitelerde kurumsallaşmasını sağlayan bu sistem “üniversiteler kışlamız, öğretim elemanı ve öğrenciler askerimiz” mantığı içinde kurumsallaştı. Üniversiteyi anlamanın yolu Türkiye’de üniversiter yapının başlangıcından bugüne kadar geçen 87 yıllık üniversite tarihine bakılması ile mümkün olabilir.Türkiye’de üniversite gelişimini tarihsel yapısı ile incelemek ve yakın tarihine kadar neler olmuş, üniversite kimin, kimlerin hizmetinde bugünlere kadar nasıl gelmiş,hiç kendisi ile yüzleşmiş mi? öğrencilerine, öğretim üyelerine sahip çıkabilmiş mi? öncelikle bilinmesi gerekenler neler, yani kısaca da olsa tarihçesine bakmak çok önemlidir.

1929-1937 tarihleri arası aynı zamanda Türkiye’ de “Resmi Tarih” teriminin oluşumu ve dayatılması sürecidir. Yeni rejim, bilimi ve bilimsel kurumları tümüyle kendi denetimi altına alma yolunda yoğun bir çaba içerisine girmişti. O günlerde Türkiye’nin tek üniversitesi olan İstanbul Darülfünun’u 1933 Mayıs ayında çıkarılan 2252 sayılı yasa ile 31 Temmuz 1933 te kapatılmış ve 1 Ağustos 1933 te İstanbul Üniversitesi adıyla yeniden açılmıştı. Yeni üniversite yasası uyarınca özerklik kaldırılmış, Darülfünun hocaları arasında geniş çaplı bir tasfiye yapılmış, o günkü sisteme karşı duran devletin resmi ideolojisini eleştiren veya sessiz kalan çoğu öğretim elemanı üniversiteden atılmıştı. 151 öğretim elemanından ancak 59 u görevlerinde kalabilmişti.

1933 üniversite reformu uzun sürmedi. 1946 da yeniden değiştirildi.Bu dönemde de her zaman olduğu gibi ilerici öğretim elemanlarının üniversite ile ilişiği kesilmişti. Bunlar arasında Prof. Dr. P. Naili Boratav, Doç. Dr. Niyazi Berkes ve Doç. Dr. Behice Boran’ ın DTCF’ den ihraç edilmelerini görüyoruz. İhraç kararının, üniversitelere özerklik veren 1946 yasasının 46. d maddesine dayanılarak verilmesi ve Ankara Üniversitesi Senatosu kararıyla üniversiteden uzaklaştırılmaları bu duruma örnek olarak gösterilebilir.

1950 deki seçimlerde DP iktidarı gelir ve muhalefetteyken soyunduğu “hızlı özerklik savunuculuğu” ndan büyük bir hızla özerklik düşmanlığına yönelir. 1953 tarihli 6185 sayılı yasa ile “siyasi yayınlarda ve beyanlarda bulunmak” öğretim üyeliği mesleğinden çıkarmayı gerektiren suç sayılacaktır. Bu süreçte üniversite gençliği 27 Mayıs darbesinde önemli rol oynayacaktır.1960 askeri darbesi sonrası üniversiteler “üniversite özerkliği” kavramı ile son tarihin en parlak dönemine girmişti. İlk kez üniversite tanımı Anayasa’da yer almıştı. Üniversiteler bilimsel ve idari özerkliğe sahip kamu tüzel kişiler olarak tanımlanmıştı. Üniversiteler kendi yöneticilerini seçme hakkı elde etmişlerdi. Öğretim üyeleri her konuda özgürce araştırma yapmak ve siyasi partilere üye olma(merkez yönetim hariç) haklar elde etmişlerdir.

12 Eylül askeri darbesi üniversiteleri devletin resmi ideolojisini savunan tek tip kurumlar haline getirilmesi ve zapturapt altına alınması için YÖK’ü öngörmüş ve işbirlikçi öğretim üyeleri ile YÖK’ün temelini atmıştı. Anayasal değişiklik ile üniversiteler özgürce bilim üretecek ancak bu çalışmalar devletin varlığı, bağımsızlığı ve milletin ve ülkenin ve bölünmezliğinin aleyhinde faaliyette bulunma serbestisini vermez hükmünü getirmişti. Devletin resmi ideolojisi üniversitenin değişmez kuralları haline getirilmişti. Bu dönemde milliyetçi ! ülkücü ! sözde vatanını seven öğretim üyelerinin ve yönetici sıfatındaki rektör ve dekanların ispiyonları ile komünist!,solcu!,ilerici, sisteme karşı duran öğretim üyeleri belirlendi. Hiçbir suçlama yöneltmeden sarı zarf içindeki bir resmi yazı ile (1402 sayılı yasa ile) birçok aydın ilerici öğretim üyesinin üniversiteler ile ilişiği kesildi.

İhsan Doğramacı ile başlayan YÖK düzeni Mehmet Sağlam, Kemal Gürüz ve Erdoğan Teziç ile AKP iktidarına kadar devam etti.AKP iktidarının ikinci döneminde Yusuf Ziya Özcan ,üçüncü döneminde Gökhan Çetinsaya ve şimdilerde de Yekta Saraç ile devam etmektedir. AKP iktidarı döneminde üç kez yasa değişikliği gündeme gelmişse de bu değişiklik talepleri hükümet tarafından benimsenmediği gibi 12 Eylül yasası olan YÖK düzeni bu dönemde de acımasız biçimde uygulanmaya devam edildi.

Son yıllarda basına yansıyan sadece üniversitelerde yaşanan ifade özgürlüğü ve akademik özgürlük,akademik güvence konusundaki soruşturmalara bir bakalım;

1-Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, “Türkiye’de Siyasal Hayat ve Kurumlar” dersini veren Yrd. Doç. Dr.Barış Ünlü, 9 Ocak 2015’te yapılan final sınavında öğrencilerine şu soruyu sordu: “Abdullah Öcalan’ ın yazmış olduğu, 1978 tarihli ‘Kürdistan Devriminin Yolu Manifestosu’ başlıklı broşür ile 2012 tarihli ‘Ortadoğu’da Yerel Sistem İnşası Olarak Demokratik Modernite’ başlıklı yazıyı; sömürge, ulus devlet, devrimci şiddet, demokrasi gibi kavramlara/ olgulara olan yaklaşımları bağlamında kıyaslayınız. Bunu, aradan geçen 34 yıl boyunca dünyada ve Türkiye’ de yaşanan değişimleri ve Kürt hareketinin Kürt toplumunun yaşadığı dönüşümleri içerecek şekilde yapınız.”

Barış Ünlü hakkında şikayetçi olan öğrenciler sonrası hem rektörlük hem de savcılık soruşturma başlatmıştı. Ünlü hakkında “terör örgütü propagandası yapmak ile suçu ve suçluyu övmek” suçlarından 7 yıla kadar hapis istemiyle iddianame düzenlemişti. İddianame, terör davalarına bakan Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmişti.

2-Uludağ Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Timuçin Köprülü hakkında, çalışmakta olduğu Uludağ Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin mezuniyet törenine üzerinde “Diren” yazılı bir tişörtle konuşma yaptığı için soruşturma açılmıştı.Köprülü, konuşmasında ne demişti "Yalanın hukuk, hukukun da yalan olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Son zamanlarda ‘polisimiz destan yazdı’ deniyor. Gösterilerde insanların öldürülmesiyle, göstericilerin kör edilmesiyle, binlerce kişinin gaza boğulmasıyla, avukatların adliye salonlarında sürüklenerek dışarı çıkarılmasıyla, ÇHD’li avukatların tutuklanmasıyla destan falan yazılmaz. Asıl destanı bu çocuklar yazmıştır. Teşekkürler”.dediği için soruşturma açılmıştı.

3.Mersin Çağ Üniversitesinde görev yapan Yrd. Doç. Dr. Eduardo Chemin, YÖK tarafından gönderilen yazının gerekçe gösterilerek rektörlük tarafından bazı sansürlere maruz kaldığını sınıfta dile getirmişti.Suriyeli mültecilerle ilgili sosyal psikoloji alanında görev yapan ve anket yardımıyla veri toplayan Chemin, Rektörlükle yaptığı görüşmede suriyeli mültecilerle ilgili yapmakta olduğu çalışmalarının durdurulmasının istendiğini belirtmişti. Sansürün sadece yapılan araştırmalara değil derste konuştuğu konulara da getirilmek istendiğini belirten Chemin, rektörlüğün derslerde siyasi ve dini konuları konuşmasını istemediğini kendisine ilettiğini söyledi.Yaşanan tüm bu olaylar üzerine Eduardo Chemin bu şartlar altında bilimsel bir eğitim ortamı olmadığını vurgulamış ve görevinden istifa etmişti.Rektörlük tarafından istifası kabul edilerek en kısa zamanda okulu terketmesi istenen Chemin'in öğrencileriyle vedalaşmasına dahi izin verilmemişti.Ayrıca Chemin'e geçen yıldan beri sürdürmekte olduğu mülteciler çalışmasıyla ilgili olarak Oxford ve Brezilya'daki 3 federal üniversite konferans vermesi için davette bulunmuş,ancak üniversite yönetimi YÖK'ten gelen yazıyı gerekçe göstererek bu konferanslara katılmayacağını Eduardo Chemin'e iletmişti. Chemin Türkiye'de üniversitelerin işyerine dönüştürüldüğünü, eğitimin karşılıklı bilgi alışverişi değil yukarıdan birilerinin diktasıyla yapıldığını söyleyerek üniversitelerin geldiği durumu açıkça belirtmiş oldu.

4-Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Zeynep Sayın Balıkçıoğlu’nun, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret ettiği gerekçesiyle Bilgi Üniversitesi’ndeki görevine son verildi. Balıkçıoğlu’nun derste Erdoğan’a hakaret ettiği, derse giren bir öğrencinin ses kaydını yetkililere bildirmesi ile ortaya çıkmış bunun üzerine hem rektörlük hem de savcılık harekete geçmişti. Üniversite yönetimi bu ihbarı derhal değerlendirerek Balıkçıoğlu ile ilişkinin kesildiğini duyurmuştu

5-Akademisyenlerin Ocak 2016 da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı imza metni sonrası vakıf üniversiteleri başta olmak üzere şu ana kadar 186 imzacı öğretim elemanı işten çıkarıldı, 1124 imzacıya ceza soruşturması açıldı, 4 imzacı tutuklandı, bir imzacı sınır dışı edilmek istendi. Yüzlerce imzacıya kendi üniversitelerinde idari soruşturma açıldı.İdari görevler, jüri üyelikleri, burslar, yurtdışı ve ÖYP görevlendirmeleri iptal edildi. .

Bu olayları evrensel kurallar içinde insan haklarını açısından değerlendirmek ,üniversite tanımını hatırlamak, üniversite için olmazsa olmazlar akademik özgürlük,düşünce ve ifade özgürlüğü,akademik güvence ve Türkiye’de üniversitelerde yaşanmış tarihe düşmüş belli başlı olumsuzlukları sizlere aktarmanın faydalı olacağını düşündüm. Yukarıda verdiğim örneklerde, akademik özgürlük ve düşüncenin özgürce ifade edilmesi sonrası açılan soruşturmalar,disiplin cezaları ve/veya soruşturma yapılmaksızın üniversiteden uzaklaştırma gibi üniversite içi yasal olmayan uygulamalar yanında savcılık kanalı ile de adli soruşturmalar yapılmıştı. Özellikle bu suça ortak olmayacağız imza metnine imza atan akademisyenler hakkında cumhurbaşkanının talimatları doğrultusunda yasal zemine dayandırılmadan (Akdeniz &Altıparmak’ın değerlendirmesine bakınız;http://privacy.cyber-rights.org.tr/?p=1630) soruşturmalar açılmış, savcılık devreye girmiş, 4 akademisyen tutuklanmış ve bir kısım akademisyenler üniversiteden atılmışlardı.

“Bu suça ortak olmayacağız!” metni bir basın toplantısı ile kamuoyuna duyurulduğundan beri bu metnin imzacısı olan 2000’i aşkın akademisyenin yüzlercesi işten atıldı, pasaportlarına el konuldu, başka yerlerde iş bulmaları engellendi, bulundukları yerellerde tehdit edilip saldırıya uğradılar, defalarca karakola çağrıldılar, bu hak ihlallerine dikkat çekmek için bir basın bildirisi okuyan dördü tutuklandı, yüzlercesi KHK’lerle kamu hizmetinden men edildi ve nihayetinde hepsine birden bireysel davalar açıldı. İmzadan sonra AKP taraftarı gazetecilerin önerdiği gibi imzacılar, hükümet, YÖK ve üniversite rektörlüğü iş birliğiyle “sivil ölüme” mahkum edildiler. Daha sonra Anayasa Mahkemesi bu durumu ifade özgürlüğü olarak değerlendirse de tüm davalar düşürülmemiş akademisyenler görevlerine iade edilmemişler,pasaportlarına el koyma ve yurtdışı çıkış yasakları devam etmektedir.

AKP iktidarı döneminde sorunlar çözülemediği gibi katlanarak artmıştır. Örnekler vermek gerekirse;

-TÜBİTAK hükümetin siyasi bir alanı haline getirilmiştir.

-TÜBA sivil bir yapıdan resmi bir statüye geçirilmiş, hükümetin bir kurumu haline getirilmiştir.

-Hükümetçe,zaman zaman üniversitelerin araştırma bütçelerine ve döner sermayeden araştırma fonuna aktarılan paylara el konulmuş, bilimin önüne adeta set çekilmiştir.

-Öğrenci harçları sürekli arttırılmış, tepkiler üzerine yasal statü değişmeden hükümet harç alımını durdurmuştur. Ancak eğitimin her aşamada parasız olduğu yasalar ile güvence altına alınmamıştır.Öğrencilerimizin barınma,beslenme,burs ve sosyal yaşamında ilerleme olmadığı gibi her alanda özgürlükleri kısıtlanmıştır.Sisteme karşı öğrenciler hakkında acele soruşturmalar açılmış,çok hızlı bir biçimde cezalandırılmışlardır.Üniversiteden aldıkları ceza yanında savcılık soruşturmaları ile hapis cezalarına ve üniversiteden uzaklaştırılmalarına kadar özgürlükleri engellenmiştir.

- Öğrencilerin örgütlenmelerinin önü hiçbir zaman açılmamıştır.

-Devlet bütçesinden üniversitelere ayrılan pay, diyanet işleri ve savunma harcamaları kadar olamamıştır. Devlet üniversitelerine de neo liberal politikaların etkisi ile girişimci olmaları ve kendi kaynaklarını yaratabilecek potansiyeller üretebilmeleri konusunda yaklaşımlar önerilmektedir.

-Öğretim Üyeleri yoksulluk sınırında, araştırma görevlileri,lisans ve doktora yapmış olanlar yoksulluk sınırı altında yaşamaya çalışırken, özgürce bilim üretmeğe gayret göstermiş ,bütün bu olumsuzluklara rağmen uluslararası bilim arenasında ülkemizin standartlarını göreceli olarak yükseltmeğe çalışmışlardır.

-Ne yazık ki son yıllarda, bilimsel araştırmalarda İntihal(aşırma) olaylarına daha fazla rastlanması; geçen yıllarda da uluslararası önemli bir yayın organında fizik bilimi alanında, bazı öğretim elemanlarının yaptıkları bilimsel yayınlarının intihal olduğu şüphesinin açığa çıkarılmış olması; ülkemiz bilimine ağır bir darbe olmuştur.Bu yıl aynı sorun matematik bilim alanında da yaşanmaktadır.

-KHK’lar ile üniversitelerde siyaseten tasfiyeler ile 7 bine yakın öğretim elemanın keyfi, hukuksuz bir biçimde üniversiteler ile ilişiği kesildi.

-KHK ile bir günde hukuksuz biçimde 15 üniversite kapatıldı ve binalarına el konuldu. Ayrıca bu üniversitelerdeki öğretim elemanları, çalışanlar sorgulama yapılmadan hukuka aykırı olarak KHK ile tasfiye edildi.

-AKP iktidarı tarafından 1 Eylül’de gece yarısı çıkarılan OHAL KHK’si ile 15 bin civarında ÖYP’li araştırma görevlisi, ‘güvencesizlik’ anlamına gelen 50/d kadrosuna geçirildi ve ardında çıkarılan bir yasa ile de 50/d’lilere 33/a kadroları tahsis edilmesinin yolu açıldı. Yeni değişiklik ile de bu belirsizlik aynen devam etmektedir.

-Cumhurbaşkanının talimatı doğrultusunda yardımcı doçentlik kadrosu kaldırıldı. Öğretim üyesi statüsündeki bu değişiklik sadece adının değiştirilmesi değil öğretim üyesi sayısını nicelik olarak arttırmak oldu ve doktor öğretim üyesi statüsü getirildi. Yapılan bu düzenleme ile doktoralı öğretim elemanları hiçbir kritere bakılmaksızın bir gecede öğretim üyesi yapıldı ve öğretim üyesi sayısı böylece arttırılmış oldu.

Sonuç olarak üniversitelerde; bilimsel-akademik özgürlük,idari ve mali özerklik, katılımcı demokratik yapısal bir dönüşüm kaçınılmaz olmuştur.12 Eylül askeri dönem ürünü üniversite yasası ne yazık ki özgürlük ve demokrasiden söz eden bu iktidar döneminde de acımasız bir biçimde devam etmektedir.Üniversiteler,merkezi-baskıcı yönetim modelinden kurtarılamadığı sürece özgürce bilim üretilmesi ve her konuda düşüncelerin özgürce ifade edilebilmesi söz konusu olamayacağı gibi dünya biliminde de istenen düzeye gelebilmesi mümkün olamayacak ve toplumsal sorunlara gerçekçi bir çözüm üretmede yetersiz kalabilecektir.

Yukarıda üniversitelerimizi ve bilim insanlarımızı olumsuz yönde etkileyen bazı örnekleri verirken üniversitelerin kendi içinde, akademik insanlar arasındaki iktidara yakın olma-iktidar gücünü kullanmadaki ilişkilerin getirdiği akademik etiğe uymayan davranışlar, yozlaşma ve etkisizleştirilme de önemli bir faktör olmuştur.Üniversiteler,bulunduğu bölgede yaşayan toplum ve toplumsal sorunlardan uzak durmuş,kent yaşamı ile bütünleşmede varlık gösterememiştir.Bir yandan da gerici bir siyasi yapılanma ve iktidar baskısı ile ileride tamiri mümkün olamayacak siyasi bir yozlaşma içindedir.12 Eylül ile başlayan ve takip eden süreçte sistematik biçimde uygulanan politikalarla üniversitelerin asli nitelik ve işlevlerinde ortaya çıkan erozyonun telafi edilebilmesi için, siyaset, din ve piyasanın kıskacında bulunan üniversitelerin bilimsel,akademik ve idari özerkliklerine sahip olmaları gereğinin vazgeçilmez olduğu bilinmelidir.

Prof.Dr.Tahsin Yeşildere

Yazdı
Aralık 2020

Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği Eski Başkanı, MYK Üyesi

Mektepli Gazete | Üniversitede akademik özgürlük, akademik güvence olmazsa olmazdır