Mektepli Gazete

Türkiye’den neden filozof çıkmıyor?

Acaba filozof, belli bir toprağın, iklimin ve kültürün ürünü mü? Batı’da ortaya çıkan filozoflar,

Paylaş
Yazı boyutu
100%
Türkiye’den neden filozof çıkmıyor?

Şöyle bir insanlık tarihine bakın. Neredeyse bütün önemli ve tanınmış filozoflar Batı’dan çıkmış. Antik dönemin ilk büyük Yunan filozofları Sokrates, Platon ve Aristoteles bir kenara bırakılırsa, bu filozofların çoğu da Batı Avrupalı. Rousseau, Locke, Descartes, Hume, Leibniz, Kant, Hegel, Marx, Russell, Sartre, Althusser, Habermas, Foucault, Derrida, Deleuze ve daha niceleri… Eğer bütün bu önemli filozoflar belli bir bölgede ve özgün koşullarda ortaya çıkıyorsa, o zaman filozofluk ile kimi maddi şartlar arasında bir ilişki olmalı. Acaba filozof, belli bir toprağın, iklimin ve kültürün ürünü mü? Batı’da ortaya çıkan filozoflar, Ortadoğu’da, Türkiye’de, Arabistan’da neden çıkmamış?
***
Rönesans, Reform, Hümanizm, Fransız Devrimi, Aydınlanma, Sanayi Devrimi, Siyasal İhtilaller, Reformlar gibi büyük olayların seyrini ve sonuçlarını ilgili hemen herkes bilir. “Tanrı-merkezli”bir dünyadan “seküler hayata”geçiş, düşüncenin insan yaşamının pratik işlevselliğine yönelmesine yol açtı. Bunda hemen her şeyin eleştirisi önemli rol oynadı. Batı, aynı kökten türeyen iki kelime olan “kriz”lere, “kritik”ile yanıt verdi. Eleştiri, modern felsefeyi biçimlendirdi. Zaten filozofluk, eski, geleneksel ve egemen olan her şeyin eleştiri süzgecinden geçirilmesine, yeni yöntem ve yaklaşımların üretilmesine dayanmaz mı? Örneğin “eleştiri”yi aklın yargılarında olabildiğince ahlaki davranabilmesi için baz alan Kant, egemen din anlayışı ve dönemin politik güçlerini hedef alarak Aydınlanma’yı savunmamış mıydı? Hegel, düşüncenin/tinin (Geist) tarihsel seyrini diyalektik yöntemle ele alırken öznelerötesi de olsa bir “özne felsefesi”yaparken insanı temel almamış mıydı? Marx, insanı maddi koşulları içinde inceleyip toplumun aslında metaların mübadelesi temelinde oluşan bir ilişkiselliğe göre açıklarken diyalektik yöntemi kullanmamış mıydı? Bu tür pek çok filozof örneği bize bir şeyleri yıkmadan yeni bir şeyler yapmanın mümkün olmadığını gösterir. Bu tür filozoflar, düşünce ve eylemleriyle ya belli devrimleri öncelediler ya da radikal dönüşümler hep bu filozofların düşünceleri üzerine kuruldu. Aydınlanma’nın filozoflarının yıkıcı (negatif) felsefelerinde ortaya çıkan temel şey, insanın refahının yine kendi yeti ve imkânlarının gündelik hayata aktarılmasına dayandırılmasıydı.
***
Bir felsefe bölümünü bitiren hemen herkes “ehliyetli felsefeci”olabilir. Buna dayanarak felsefe öğretmenliği yapabilir, felsefe ile ilgili bir takım oluşumlarda yer alabilir, kendini topluma felsefeci olarak tanıtabilir. Ama okul okumak şart değil. Felsefi eser yayımlayan herkes felsefeci olabilir. Felsefeci olabilmek için bir okul bitirmek, diploma almak, indeksli makale veya kitap yayınlatmak şart değil. Felsefeci olmaya sadece profesyonel ve uzman olmuş olanların hakkı yok sadece; amatörler de olabilir. Unutmayalım: Felsefe öğrenimi gören Marx’ın eserleri iktisadi ağırlıklıdır; kelimenin tam anlamıyla politik ekonomistti Marx ama üniversitede iktisat okumamıştı. Fakat biz, Marx’ı öncelikle filozof olarak biliriz. O halde, her felsefeci filozof olamaz ama filozof olmanın en önemli şartı da felsefe bilmektir. Ancak filozofluk, felsefe tarihini bilmek, analitik felsefe veya mantık öğretmekle sınırlı değildir. Filozofun hemen her şeyin (tıbbın, teknolojinin, toprağın, hayvanların, maddenin vb.) felsefesini yapması mümkündür. Bu bağlamda Batılı filozofu Arap-İslam “allame”lerinden ayıran en önemli kıstaslar şunlardır: Belli kavramlar oluşturmak, sistematik bir teori kurmak, geniş bir düşünce sistemi oluşturmak, pratik hayatta işe yarayacak ilke ve önerilerde bulunmak, ne kadar tikel çalışılsa da evrensellik tutkusuna sahip olmak… Allamelerin temel motivasyonu, olabildiğince bilgi biriktirmek, hemen her şeyi Tanrı kelamıyla açıklamak, kendinden önceki allamelerin fikirlerini en alıcı şekilde sunmak ve alabildiğine ezber yapmaktır. Bu aslında hem Hıristiyan skolastiğinin hem de Arap-İslam mistisizminin belirleyici unsurudur. Batılı düşünürler, Skolastik ile çatır çatır tartıştı ve bilimin temel oluşturduğu zengin bir düşünce hayatı inşa etti. Bugün bütün bilim, felsefe, kültür, sanat, teknoloji ve refaha dayalı hayatın merkezi Batı ise, bu nedensiz, kendiliğinden ve rastgele değildir. Bilim ve felsefe, filozof yetiştirme tamamen maddi şartlarla ilgilidir. Her bitkinin sevdiği, boy ve ürün verdiği bir iklim, toprak ve ortam vardır. Bu işin aura ve faunasının doğal olduğu kadar insan yapımı yönleri de vardır.
***
Tom Rockmore, “Marksizmden Sonra Marx”adlı kitabında şöyle der: “Toplumda iyi yaşam için felsefenin zorunlu bir koşul olduğu fikri, Platon’dan günümüze etkisini sürdürmüştür.” Eski Yunanda başlayan bilgi sevgisi ve hakikati arayış, araştırmayı, düşünmeyi, merak etmeyi ve öğrenmeyi kamçılamıştır. Bizimki gibi toplumlarda yüzyıllarca süren miskin, hiçbir şeyin değişmemesi için olabildiğince çaba gösteren ve her değişimi korku ve şiddetle karşılayan kültürlere bu düşünce tarzı yabancıdır. Kant, modern ahlaki buyruklara uymamızın akılcı olduğunu iddia etmişti. Marx, tüm yönleriyle gelişmiş bir insana ancak komünist toplumda ulaşabileceğimizi iddia etmişti. Hegel, “tin”in yabancılaşmasının son bulduğu ve açılımını yaptığı modern devleti aklın en kusursuz uğrağı (moment) ve örgütü olarak sunmuştu. Bütün bu filozofların ardından Habermas, modernitenin tamamlanmamış bir devrim olduğunu söylemişti. Sanırım bizde “iyi yaşam”ile “gelişmiş düşünce”arasında bir ilişki hiç kurulmadı. Kurmaya kalkanlar da zındık, hain veya terörist olarak damgalandı. İnsanların kendilerini gerçekleştirmelerinin sınırları hep belirlendi. Örneğin bizde ünlü insanlar hâlâ otobiyografilerini yazmaktan korkarlar. Ya da sansür ederek yazarlar. O yüzden bizde “hakikat”,akılla araştırılacak seküler bir durum değil, “verili”olan mistik/değişmez bir kalıptır. Alnımıza yazılmış olan bir hakikat var; aramaya gerek yok çünkü alnımızda duruyor. Bu yazıyı yazarken medyada şöyle bir haber geçti: Erzurum’da köylüler, bir daha deprem gibi doğal afet yaşanmasın diye, karlı toprakların üzerine 2001 tane ekmek bırakmışlar. Bu habere bakıp bizim Aydınlanma diye bir şey yaşamadığımız iddia edilebilir mi? Yirmi yıl kadar önce DTCF’de sosyal bilimci iki kadın profesör, Türk kahvesi içtikten sonra fallarına bakmıştı. Daha modern olanları internetteki paket programlar olan “falcı bacı”veya “falahittin”den hazır-yapım fal sonucu alabiliyorlar. Bunun için kahve fincanın resmini çekip onlara göndermeniz yeterli. Depremin nedeninin, gayretullaha dokunmak olduğunu söyleyen insan-toplum profesörleri üniversitelerimizde binlerce. Cumhuriyet döneminde bir Aydınlanma yaşadıysak, bu başımıza gelen nedir?
***
Bu koşullarda Türkiye’den hiçbir zaman filozof çıkmaz. Çıkmadı da. Üniversitelerimizde elbette çok değerli felsefecilerimiz var. Dikkate değer çalışmaları da mevcut ama filozofluk başka bir şey. Batıda filozoflar genelde üniversitelerin felsefe ve sosyal bilim bölümlerinden çıktı, çıkar. Bizde ise filozofluğun önkoşulları olan pek çok etmen (merak, arayış, çaba, yetenek, yeti, sezgi, dil öğrenme, araştırma vb.) kısır, kısmi ve dünyalık işlerin peşinden koşulduğu için ortaya çıkmıyor, gelişmiyor veya varsa bile kısa zamanda şekil, içerik ve yönelim değiştiriyor. Bugün Türkiye’de bilginin, hakikatin ve düşüncenin peşinden koşmak yerine “dünyalık”değerler ağır basmaktadır: Ortalama bir akademisyenin ilk derdi tezini hemen verip kadroya geçmek, sonra yaptığı çalışmalarla terfi ve unvan almak, maaşını artırıp yaşam standardını yükseltmek, mümkünse üniversitede bir yönetici koltuğu kapmak ve başkalarına hükmetmek… O yüzden üniversite rektörlerinden bölüm, hatta anabilim dalı başkanlarına değin herkes kendine ait“küçük dükalık”lar kurma peşinde. Vaktiyle bir profesör, yardımcı doçent iken bu kariyerizmi yerden yere vurmuş ama sonra önce bölüm başkanı, sonra da fakülteye dekan olmak için inanılmaz bir çaba içine girmişti. Böyle birinden filozof çıkması mümkün mü? Filozoflar dünyalıkların peşinden koştu mu?
***
Kuşkusuz filozof, şartların eseridir. Bizim vasat, kariyerist ve “küçük hesapların adamı”insanımıza hükmeden egemen iktidarlar için üretilecek bilgi, Althusser’in deyimiyle “ideolojik aygıt”olan eğitim kurumu içinde belli bilgi ve değerlerin yeniden üretimiyle sınırlıdır. Buna karşı çıkan bütün akademisyenler, bu ülkenin tarihinin her döneminde tasfiye edildi. Son KHK ile tasfiyeler şunu gösterdi: İktidar, filozof, bilim insanı veya nesnel sosyal bilimci falan değil, kendine “memur”edebileceği insan istiyor. Kapıya gittiğinizde, kul olmaktan başka şansınız yok (“kapıkulu”meselesi). Vaktiyle, profesörlük kadrosu verilmeyen Gazi üniversitesinde bir profesör bana şöyle demişti: “Devlet aleyhine yayınların varsa, burada kadro alamazsın.” Bir tarihçi de şöyle demişti: Batılı dergilerde makalen, ancak ülkeni eleştirirsen yayınlanabiliyor. Kant, yaşamının sonlarında doğru sansürcülerle ve Kilise, hatta Prusya yönetimi ile dişe diş bir mücadele içine girmişti. Marx, yarı aç-yarı tok biçimde dev eserler üretmişti. Beş parasızken para (sermaye) ve meta üzerine değerli eleştirel çalışmalar yapmıştı. Pek çok aydınımız da hapishanelerde gün saydı ama etkili eserler ürettiler. Bugün Aydınlanma’nın ne kadar değerli olduğunu anlamak için eğitim sistemimize bakmak yeterli. Filozof yerine kul üreten bir sistemimiz var. Medrese âlimleri, felsefeci ve filozoflardan daha önemli addediliyor.
***
Batılı ünlü bir sosyal bilimci, vaktiyle ODTÜ’de bir konuşma yapmıştı. Sonra sorulara geçilmiş, kendisine bazı sorular sorulmuştu. Bir dinleyici (muhtemelen genç bir akademisyen) soru yerine epey bilgi sayıp döktükten sonra ünlü sosyal bilimci ona şöyle demişti: “Ne kadar da çok şey biliyorsunuz?!” Dinleyici de “teşekkür ederim” diye karşılık vermişti. Sosyal bilimci de “ama ben sizi övmek için söylememiştim” diyerek şaşkınlığını gizleyememişti. Sanırım biz, bilimi hâlâ biriktirip aktarmak olarak görüyoruz. “Birikim”başka şey, “biriktirmek”bambaşka bir şey. Bütün filozofların ortak yönlerinden biri, özgünlükleridir. Bizde özgün olmak, yeniye yönelmek ve var olanı yıkmak pek matah sayılmaz. Genelde tez jürilerinde çokça karşılaşılan bir şeydir: Tezde pek çok aktarılan bilgi var ama ortada “tez yok”. Yani “tezin tezi”yok. Çünkü bizde “kendin olmak”hâlâ tehlikeli bir şeydir; örnek almamız, uymamız ve kalıbına girmemiz gereken onca egemen dururken çevremizde, birilerinin aleyhine olsa bile kendimiz olmamıza izin verilmez. Modern “özgünlük”ün postmodern “otantiklik”e indirgendiği bir dönemde, ileriye doğru bakmak yerine geçmişi tekrar etmemiz isteniyor bizlerden. “Ütopya üretmek”ten ziyade “nostalji yapma”mız talep ediliyor.
***
Bir de “yerli ve milli”meselesi var. Türkiye’den şaşkın bir sosyal bilimci “Batı bataklığı”türünden saçma-sapan kitaplar yazmıştı vakti zamanında, içinde yetiştiği kurum olan üniversitenin bile Batılı bir kurum olduğunun farkına varmadan. Elbette her filozof önce kendi ulusu, kültürü ve döneminin kültürel aurası ile anılır. Kant katıksız bir Almandır, Russell İngilizdir, Sartre Fransa’dır. Hepsi de kendi ülkesinin kültürünü geliştirirken aynı zamanda “yerli ve milli”olan bir şeyleri de acımasızca eleştirmiştir. Bu eleştiri, Kant’ın Almanlığına halel getirmedi, Sartre anti-Fransız olmakla itham edilmedi ama bizde “hakikati”n peşine düşen ilerici akademisyenler, iktidar tarafından “hain, bölücü, terörist”olmakla yaftalandı, linç edildi, işten atıldı, içeri tıkıldı ve yurt dışı çıkış yasağına maruz bırakıldı. Çöl ikliminden ne hukuk ne de filozof çıkar. Cumhuriyet dönemi, bütün eleştiri ve yanlışlarına rağmen, Nazilerden kaçan akademisyenlere kucak açarken, en azından nesnel bilimin ve özgür düşüncenin değerinin farkındaydı. Kenan Evren ile birlikte başlayan “n’apim ben öleee aydını!”türü suçlamalarla başlayıp bugünlere geldik. Yaşadığımız, kasırgalarla karışık bir çöl iklimi. Sadece su fakiri bir ülke değiliz; düşüncelerimiz de giderek susuz kalıyor. Bırakın filozof çıkarmayı, şu devletin maaşlı memurları olan akademisyenlerinn (elbette içlerinde çok değerli olan bir avuç akademisyeni hariç tutuyorum) işlerini bir parça iyi yapmalarını bekliyor insan. En azından bu konuda biraz “iyi iş”dilenmeye hakkımız var…
Kemal İNAL
Yazdı
Mektepli Gazete | Türkiye’den neden filozof çıkmıyor?