Mektepli Gazete

Türkiye’de Aklın Yıkımı

Küresel bir salgın (pandemi) haline gelen “koronavirüs”, tüm dünyada ölümlere, ekonomik kriz ve pek çok etkinliğin iptal edilmesine, insanlarda büyük bir endişe, hatta panik ve korkuya neden olurken, “modern insan” olmanın gereği olarak hemen her birey, tek çare olarak akılcı önlemlere sığınmaktan başka bir şeye başvurmuyor.

Paylaş
Yazı boyutu
100%

Küresel bir salgın (pandemi) haline gelen “koronavirüs”, tüm dünyada ölümlere, ekonomik kriz ve pek çok etkinliğin iptal edilmesine, insanlarda büyük bir endişe, hatta panik ve korkuya neden olurken, “modern insan” olmanın gereği olarak hemen her birey, tek çare olarak akılcı önlemlere sığınmaktan başka bir şeye başvurmuyor. Yapılan temel şey, belirsizliği aşabilmek için sorunu köküne değin ele alan her uzman, yetkili ve deneyimli söze kulak kabartmak ve kendine göre çözüm önlemleri almak. Doğrusu da bu zaten: Bu yeni tip virüs ile ilgili her türlü haberi takip etmek, yorum yazılarını okumak, istatistikleri değerlendirmek, alınacak önlemler hakkında bilgi sahibi olmak, yer yer ulusal yanlışları eleştirmek… Aklı başında herkes bunları yapıyor. Ama yine de, her şeye rağmen, yaşanan büyük bir belirsizliğin altında kendilerini çaresiz hissediyor çoğu insan. Çağımızın temel derdi, “belirsizlik” ve “öndeyi” (prediction) eksikliği gibi görünüyor. Oysa insanlık böylesi salgın hastalıklarla (virüslerle) ilk kez karşılaşmıyor. Örneğin 1347-1351 yılları arasında meydana gelen ve milyonlarca insanın öldüğü tahmin edilen “veba salgını” döneminde kilisenin aldığı ilahi (bol dua) ve maddi önlemlerinin (örneğin cesetlerin Tuna nehrine atılması) çare olmadığını çoktan öğrendi insanlık. 1919’daki “İspanyol Gribi” de insanlığa, gerisinde milyonlarca ölüm bırakarak çok şey öğretti. Bu öğrenme edimine duyulan güvenin ardında, Kant’ın veciz ifadesiyle, aklını kullanmaya cüret etmek yatar. Aydınlanma, aklı kendi başına bir güç olarak ele almadı, araçsallaştırmadı; bilakis, bilimi insanlık hizmetinde kullanabilme becerisini edinmesi için akla öncelik tanıdı. Dua etmek, çeşitli mistik ritüeller gerçekleştirmek, ilahlara yakarmak gibi davranışlar yerine tıp biliminin imkanlarına (hekimlik, medikal uzmanlık, sağlık teknolojisi, hijyen bilgisi, ilaçlar vb.) başvurmak, artık akılcı bir davranış kalıbı haline geldi.

***

Geldi ama onca modern imkâna rağmen neden hâlâ doğanın, sömürülmesine bir biçimde yanıtı olduğu düşünülen bu afetlerden (salgınlar, depremler, seller, buzulların erimesi, küresel ısınma vb.) sakınamıyoruz. Bu şekilde her şeyin sorumluluğunu doğaya veya ilahi/mistik güçlere yüklemek mümkün mü? Bunda insanın aklını kullanamamasının ya da yanlış kullanmasının payı nedir? Bu yazıda bilhassa Türkiye’de aklın yıkımının panoramasını sunmaya çalışacağım. Akıl, olduğu kadarıyla, bu ülkede bilhassa son birkaç on yıldır planlı bir şekilde, kâh neoliberal kapitalizm kâh yeni geleneksel/muhafazakâr güçler tarafından mütemadiyen yıkılmaktadır-örneğin bu yazıyı yazdığım sırada pek çok insan, koronavirüsün ülkemizdeki durumu konusunda doğruluğu kanıtlanmış bilgiler yerine, söylentilere (tevatür) inanmakta ve asılsız haberler havada uçuşmaktadır. İnsanların özgürce konuşmasına izin vermeyen iktidar, haliyle haberlerin “fısıltı gazetesi” aracılığıyla yayılmasına engel olamamaktadır. Dolayısıyla yıkım, aklın zihinde iş görmesini, kendine özgürlükçü bir çıkış bulmasını ve toplumsal sorunlara çözüm getirmesini engelleyen bir tür “kitlesel mühendislik” girişimi olarak giderek daha fazla zarar veriyor. Popper, bu mühendislik kafasını kıyasıya eleştirir. Ne demek istediğimi anlatabilmek için, biraz geriye gidip kimi filozofların akla dair düşüncelerini aktaracağım.

***

1940’ların sonları ve başında iki önemli felsefi yapıt yayımlanır: Önce, Frankfurt Okulu teorisyeni Alman filozof Max Horkheimer, “Akıl Tutulması”nı yazar. Ardından Macar filozof Georg Lukács, “Aklın Yıkımı” adlı kitabını yayımlar. İki yazar da Yahudi’dir. Bu nedenle İkinci Dünya Savaşı’nda başta Yahudiler olmak üzere çeşitli halklara ve kesimlere karşı sergilenen modern dehşeti iliklerine değin hisseder, hatta yaşarlar. Bu iki kitap, Nazi faşizmi nezdinde ciddi, çok önemli ve değerli bir akıl sorgulamasını, aynı zamanda Aydınlanma’nın giderek araçsallaşan aklının eleştirisini yapar. Kapitalist kitle toplumunu ve medya başta olmak üzere propaganda tekniklerinin bireyi atomlaştıran her türlü gerici ideolojiyi, felsefi derinliği içinde eleştirerek topa tutar. Bu kitabını sürgündeyken ABD’de yazan Horkheimer, Amerikan kültürüne egemen olan pragmatizmi ve onun temelinde yatan pozitivizmi eleştirirken Batı kültüründe çeşitli mistik kalıplar, hurafeler ve mitolojilere karşı mücadele veren aklın, giderek maddi/teknolojik düzeyde araçsallaşıp bir hurafeye dönüştüğünü iddia eder. Bu bağlamda aklın hurafeye dönüşüp yıkılmasının en modern göstergelerinden biri olan faşizm, Aydınlanma’nın vaat ettiği açıklığa karşın insanlığın karanlık (barbarca) tablosunu sergiler. Aydınlanma’nın her türlü geleneksel kısıtlayıcılardan özgürleşme vaat ettiği birey, böylece bireyciliğin sonunda ölür, sosyalist hareketlerin direnişi zayıflar ve demokratik gelenekler ciddi yaralar alır. Bu bakımdan 20. yüzyıl, pek çok karanlık olayla anılan bir aklın yıkım çağı haline gelir: Birinci Dünya Savaşı (1914-1918), Büyük Buhran (1929), İkinci Dünya Savaşı (1939-1945), Soğuk Savaş (1945-1989), sömürgecilik karşıtı ulusal bağımsızlık savaşları vb. Bu kitlesel dehşetler, aynı zamanda aklın tutulması ve yıkımının da en önemli momentleri olur. Adorno, tam böylesi dönemler için artık aforizma haline gelen o meşhur sözünü söyler: “Yanlış bir hayat doğru yaşanmaz”.

***

İyi de, yanlış yaşadığımız hayat neydi? Bu sorunun başlangıcı, öncesi olsa da, modern özneyi kuran ve fakat özne ile nesneyi birbirinden ayıran Descartes’a değin uzanıyor. Nesnesinden ayrılan özne için nesne (genel olarak doğa, hatta insanın kendisi), aklın kullanımıyla egemenlik altına alınması gereken bir hedef olur. Fakat bu egemenlik altına alma, özgürleşme değil, yeni tahakküm biçimlerinin kurulmasıyla sonuçlanır. Gerçekliği kuran gücün “Tin” (düşünce, bilinç) olduğunu iddia eden Hegel’in aksine Marx, bunu, öznenin (işçinin) ürettiği ürüne yabancılaşmasıyla, ürününün egemenlik kurup ona hükmetmesiyle, insan ilişkilerinin metalar (nesneler) arası ilişkiye (“meta fetişizmi”) indirgenmesiyle anlatır. Nesne, yani doğal olan her şey, hatta bir özne olarak insanın kendisi, ürettiği nesnelerin esiri oldukça insan, güçleneceğine zayıflıyordu. Akıl, bu süreçte insanı güçlendirip anlam arayışında takviye edeceğine onu maddi güçlerin elde edilmesinin aracına indirgiyordu. Özne ile nesnenin etkileşimi, teori ile pratiğin birliği, diyalektik mantığın önerdiği çözümlere rağmen sağlanamıyordu. Kapitalizmin yarattığı “demir kafes” (iron cage, Weber) bürokrasi, amansız bir akılcılaşma süreci içermesine rağmen, bir çıkış yolu olamıyordu. Kafka, edebi eserlerinde, bürokrasinin yarattığı sonuçları nihilist kahramanları üzerinden çok güzel anlatır. Kapitalizmin sermaye birikimi krizlerine bir yanıt olarak 20. yüzyıl başlarında “Fordizm” (montaj hattı) ve “Taylorizm” (emeğin bilimsel örgütlenmesi) ile bulduğu çözümler, kitlesel üretim ve tüketimi sağlarken birey de, toplumsal ilişkiler içinde sosyalleşip güç kazanacağına, bilakis kitle toplumu içindeki her türlü siyasi, ekonomik ve kültürel propaganda ve manipülasyonun avı oluyor, özgürlük iddiasından izole biçimde atomlaşıyordu. Orhan Koçak’ın da belirttiği gibi, bu iki üretim tekniği, öncelikle üretimi artırmak için değil, ilerici işçilerin etkinliklerini kırmak için uygulamaya konulmuştu. 20. yüzyılda üretim miktar ve nitelik olarak arttıkça, metropollerin bireyi kitle iletişim teknolojilerinin etkisi altında kendi aklını kullanmak bir yana, her türlü himaye ve yanaşmacılık ilişkisi tarafından eziliyordu. Olan şey, bireyin, olduğu kadarıyla, aklını başkasının aklına göre talileştirmesi, önemsizleştirmesi veya sosyolog Murat Kaymak’ın ifadesiyle, kendi aklını bir başkasının aklıyla ikame etmesiydi. Kapitalizm rasyonelleştikçe, kendini en fazla cemaat ilişkileri içinde toplumsallaştırmaya çalışan atomize olmuş birey, hem faşizm gibi gerici ideolojilerin hem de ticari kitle medyasının kolayca av sahasına dönüşebiliyordu.

***

Çok genel olarak: Doğa, insan hâkimiyeti altına alınıp daha da sömürgeleştirildikçe, insan anlağı olayları bütünlükçü biçimde değerlendirmekte aciz kalıyordu. Teori ve pratik, pozitivizmin sözde doğruculuğu adına birbirinden koparılıp insanlık her türlü sorunu çözmede başarısızlığa uğradıkça, aklın tersine dönüşü, aklın akıl-dışı güçlerin kucağına düşüşü ve bir tür akıl dışılığın akıl olarak formüle edilmesini izlemeye başlıyorduk. Sonuçta bilimden bile kuşku duyan postmodernizme vardık. Bilimin mutat, konvansiyonel ve statükocu işlevi güçlenirken “eleştiri geleneği” zayıfladıkça zayıfladı. Kant ile başlayıp Hegel ve Marx ile güçlenen, Frankfurt Okulu ile serpilen eleştirel gelenek, ilerici bir teorik tutum ve yöntem olmaktan çıkıp gündelik hayat içinde hiçbir şeyi kökten değiştirmeyen her türlü değişimin bir aracı rolüne indirgendi. Örneğin medyada tartışma programlarında tartışmak adına eleştiri, hasmını kısmi bir bağlamda, tikel çıkarlar adına eleştirirken aslında aklın kendini zayıflatan örneklerini sunar. Bu tür kamusal tartışma programlarında belli çevrelerin çıkarlarını savunmak adına ortaya konan ideolojik yeniden üretim, aslında aklı yanlış bilinç ve yabancılaşma içine sokan bir durumdur. Buradan çıkış yok. Tartışmacıların, sözde akla referansla kendilerini özneleştirmekten ziyade, belli egemen ideolojilerin çıkarlarını temsil eden bir öznelleştirmeye denk düştükleri söylenmeli. Bu noktada mücadele, aklın insanın evrensel kurtuluşu adına kullanılması değildir; kısmi çıkarların yeniden üretimi adına evrensel olarak sunulup meşrulaştırılması, aklın kendini özgürce sergileyebileceği bir öznenin yokluğuna işarettir. Tam bu bağlamda Horkheimer şöyle der: “Akla uygun olanı pozitif olarak gerçekleştirmek, çelişkileri düşüncede çözmek ve aşmak için yeterli değildir. Bunun için, bilinçli insanların tarihsel mücadelesi gereklidir.”

***

Türkiye’de Cumhuriyet döneminde, tüm eleştiri ve handikaplara rağmen, Halkevleri, Millet Mektepleri ve Köy Enstitüleri gibi halk ve örgün eğitim kurumlarıyla köylüden bir yurttaş-birey yaratmaya yönelik hamlenin arka planında, Osmanlı’da bir türlü veya yeterince gerçekleşmeyen aklın modern üretimi (eğitim/bilim) ve kullanımı (gündelik hayat pratiği) çabası vardır. Burada, Türkiye’ye gelen eğitim filozofu John Dewey’in önerisiyle pratik eğitime verilen ağırlıkla amaçlanan, aklın modern kullanımının ancak köylü çocuğun/gencin temel meşgalesi olan iş (tarım üretimi, zanaat vb.) ortamında eğitimin zihinsel eğitim ve jimnastik ile birleştirilmesiydi. Tarım üretimi, zanaat becerisi ve klasik kitapları okumanın aynı meyanda birleştirilmesi, kapitalizmin dar işbölümünü dayalı uzmanlaşma anlayışına da bir yanıt oluşturuyordu. Bu, Marx’ın komünist toplum için öngördüğü, kendi bireysel potansiyelini özgürce kullanabilecek olan çok yönlü gelişmiş bireyin kendini pratik içinde ancak ve ancak kendi özgür aklına göre oluşturabileceği bir toplumsal ortamı hedefliyordu. Hakikatin verili değil, bilim ve demokrasi anlayışıyla inşa edilebileceği düşüncesi, gerçekliğin öncelikle akıl ile kavranmasını gerektiriyordu. Kuşkusuz Kemalizm’in ulus-devlet modelinin eğitim sisteminde iş, Sovyetlerin sanayi/tarım üretimiyle birleşik politeknik eğitiminden farklı olarak, mistik köylüden öncelikle akılcı bir yurttaş yaratmada üretici bir güç/ortam değil, modernleşmeyi (modern bilgi ve tutum edinme) sağlayacak bir araç olarak ele alınıyordu. “Köy Enstitüleri”nde veya diğer reformlarda bireyi yurttaş olarak tanımlamanın asıl mecrası, hep akla yaslanan bir bilim anlayışının geleneksel düşünce ve pratikleri dönüştürücü bir potansiyel içerdiğine olan güçlü inançtı.

***

1950 sonrasında yurttaş, laikliğe göre değil de, yeniden dine göre tanımlanmaya başlanınca, aklın rasyonel kullanımı yerini hızla dinsel kullanıma bıraktı. Yurttaşlık dersleri, din derslerinin gölgesinde kalmaya başladı. Atavistik/ilahi cemaat ilişkisine dayalı dinin yanına, aklı yıkıcı güç olarak diğer güçler eklendi: “Politikacılar”, “teknoloji” ve “piyasa”. Türkiye’de (çarpık) kapitalizm geliştikçe, geleneksel veya modern kimlikler (ideolojik yapılanmalar, hemşerilik ilişkileri, hamilik ve yanaşmacılık, her türlü soy-sopa dayalı kadim dayanışma ilişkisi vb.) aklı geliştirmek yerine, ona yeni demir kafesler oluşturmaya devam ettiler. Böylece geleneksel temelli sosyalleşme süreçleri, Alain Touraine’nin de belirttiği gibi özne olmaya, özneleşmeye set çeken kısıtlayıcı güçler haline geldi. Kentteki tarikat ilişkileri, arabesk kültür, dolmuş edebiyatı, çarpık kentleşme, mafyatik örgütlenmeler, gecekondulaşma, tarikatlaşma vb. her bireye koruyucu birer kimlik zırhı sağlarken, kişinin, cemaatinin dışında düşünme edimleri çoğu zaman aforoz edildi. İlginçtir, Türkiye kapitalizmi, piyasaya gayet rahat uyarlanan bireyci tipin ötesinde demokratik hayatla uyumlu bir bireysellik kültürü yaratamadı. Cemaat kültürü, demokrasi ve bilim yolunda kolektif özne yaratılmasının önünde hep engel oldu. Batı türü bir kentsoylu (burjuva) sınıfın gelişmesinin önüne set çeken, azgelişmişliğin merkez ülkelere yapısal bağımlılığına yol açan bir sistem yarattı. Kentsel yoksulluk, geçim ve politik baskılar bağlamında ezilen sınıfların 1970’lerde sol politik önderlik altındaki başkaldırısı aslında Cumhuriyet tarihinde kolektif bir özne olmaklığın en önemli momentinin gelişmesinin yolunu açtı ama bu süreç 1980 darbesiyle kesildi. Olgunlaşmak isteyen kitleler, iktidar tarafından yeniden çocuklaştırıldı.

***

Eğer Türkiye’de aklın yıkımından söz ediyorsak, bu akıl herhalde kendi kendine yıkılmadı. Her askeri darbe dönemi, her sağ siyasal iktidar ve her çarpık piyasa kapitalizmi hamlesi, demokratik ve bilimsel akıl birikimini geriletti. Kanımca bu ülkede dört önemli akıl yıkıcı güç (sağ eğilimli politikacılar, tarikatlar, teknoloji ve piyasa) 1950’den bu yana etkisini sürdürüyor. Politikacılar, meşru politik aklın temelini, kitlelerin özneleşmelerini engellemek için sürekli olarak bir tür hamiliğe dayalı temsiliyet ilişkisinde buldular. Temsil de kabaca, belli çıkar ilişkilerine göre şekillenen bir seçim sandığı kurumuydu. Sığ sağ siyasetler, politik aklı öyle bir kurdular ki, buradan aklın kendi nesnel aklını kuracak bir imkân ortaya çıkmadı. Bu politik akıl, Nazi ideolojisi gibi, kitleleri çocuk yerine koyup durdu-yetişkin gücü, kendini, çocuğun güçsüzlüğü üzerinden kurdu hep. Kitlelerin diyalektik düşünce (karşıtların birliği) yerine dikotomik mantığa (sağcı-solcu, Sünni-Alevi, Türk-Kürt, kentli-köylü vb.) doğru itilmeleri, sığ politikanın oy devşirmesini çok kolaylaştırdı. Tikeller, bütün içinde yönünü şaşırdı. Zaman zaman bütünün çeşitli biçimlerine yönelik hakaretler ulu orta ifade edildi (polisin, 1990’larda “kahrolsun insan hakları” sloganını atarak yürümesinde olduğu gibi).

***

Ne bireyler ne de kitleler, bütünü oluşturduklarını bir türlü bilemediler. Demokrat Parti ile başlayan bu insanları atomize edip kitleler içinde kişiliksiz bireylere çevirme işini en son posmtodernizm devraldı. Bu ülkede insanların parçalar ile bütünün ilişkisini kuracak akılsal donanıma erişmelerini engellemek için bütün sistemler (eğitim, ekonomi vb.) işe koşuldu. Daha iyi bir dünya imgesi, vatan-millet söylemi altında baskılanıp duruldu. Refah, güvenliğe kurban edildi. Atavist, soy-sopa dayalı muhafazakâr kimliklerin modern formlar altında kentsel bağlamlarda yeniden üretilmesi, yeni cemaatler yaratırken bu cemaatlerin liderleri, bireyi kıskıvrak yakalayan sığ politik aklı sürekli biçimde siyasal alana tercüme ettiler. Öyle olunca da Türkiye’de politika, Nietzsche’yi anarsak, bir tür “sürü davranışı”ndan başka bir şey sergilemedi; parti programını okumadan sırf liderin karizmasına göre oy kullanma, kendi aklını ancak güçlü akıl ile özdeşleştirdiğinde değerli olduğunu hissettiren bir insan tipi yarattı. Lider tapınması, hem liderin gücünün hem de bireyin kendi güçsüzlüğünün değerli olduğuna yönelik bir inanç doğurdu. Lider gücünü kitlelerden aldıkça, kitleler daha da güçsüzleşti. Hele lider, medyatik ise, yani medyanın gücünü de arkasına almışsa, bu güçsüzleşme katmerlendi. Bireyin politik alanda siyasi bir tercihi pek olmadı zira “tercih” kelimesi bir insiyatifi, seçimi ve kendi aklına göre karar verme sürecini, yani özne olmayı içerir veya gerektirir. Gerici güçler, temsil sürecini paket programlar içine soktukça yukarıdan hazır, verili davranış modeli, bireyin nesne olmasına yol açtı. “Ben bilmem, ağam bilir”, bunun veciz bir örneğidir. Her seçim döneminde belli bir “kararsız oyu” olur ama kararsızlık, kişinin, politika kurumunu sorgulaması ve eleştirmesi, ona güvenmemesiyle ilgili değildir; bilakis, verili seçenekler arasında takılmasındandır. Politik akıl, bireyin kararına bile karışıp onun özneleşmesini engellemektedir. Türkiye’de politika, bireyi depolikleştirme veya politiksizleştirme aracıdır.

***

Politik alanda aklın askıya alınması, teknoloji ve piyasa için de geçerlidir. Horkheimer, akla uygun davranışların “sınıflandırma”, “çıkarsama” ve “tümdengelim” olduğunu söyler. Yani düşünme aygıtımız olan akıl, soyut olarak böyle işler. Her insanın aklı, yaşamında kendine hedefler veya amaçlar koyar, sonra bunu gerçekleştirmek için de araçlar seçip onları kullanır. Fakat Horkheimer’a göre modern insan, amaçların kendilerinin akla uygun olup olmadığı sorusunu bir kenara bırakır. İşte asıl sorun da budur. Aslında amaçları düşünürüz ama bir erdem bağlamında değil, bize sağlayacağı kazanç ve çıkarlara göre. Aklımızı çalıştırırken öyle yüksel ideallere göre düşünmüyoruz artık. Yani nesnel aklımız öznel aklımıza teslim olmuş durumda. Dünyayı değiştirmek adına değil, kendi çıkarlarımızı gerçekleştirmek adına kendimize dönerken, aslında toplumsal gerçekliği aklımızın değil, kendi öznelliğimize göre belirlediğimiz öznellik veya öznel aklın belirlediğinin farkında değiliz. O yüzden piyasalardan yeni bir teknolojik aleti seçip aldığımızda, bu aletin karmaşık fonksiyonlarına vakıf olmayı, aklımızın işler olmasının kanıtı sayıyoruz. Piyasa, yeni tanrımız olarak, bize sunduklarıyla, evrensel kavrayışlarımızı geliştirmek bir yana, ürün bolluğu ve çeşitliliği içinde bizim tercihler yapmamızı sorgulamayan yeni bir inanç biçimi olarak daha da güçlenmektedir. Piyasa artık öznenin kendi nesnesini alıp kendini hiçleştirdiği bir arenadır. Piyasalarda özgürleştiğimizi düşünürüz. O yüzden en “cool” davranışlarımızı AVM’lerde sergileriz; oralarda dingin bir ruh hali içinde, harcayacak paramızın da olmasına güvenerek, kendimizi rahat hissederiz. Akıl, alışverişte kendine uyanı seçerken bir şekilde kendini de hep üstte tutmaya çalışır. Hani şu meşhur sözde olduğu gibi: Herkes, aklını pazarda satışa çıkarmış ama evine kendi aklıyla dönmüş. Aklın kurnazlığa yenildiği durum, münferit değildir; kurnazlık bizde kısmi çıkarların, evrensel anlayışları yendiği durumun sorumlusudur. Kimse, aklı kolayca tanımlayamaz ama kurnazlığı hemen tanır; kurnazlık, tekil bir davranıştır ve egemen ideolojiler tarafından tavsiye edilir. “Kurnaz Tilki” gibi insanları baş tacı ederiz ama kimse “akıllı karga” olmak istemez. O yüzden kargadan çok tilkiyle ilgili fıkra, özdeyiş ve atasözlerimiz vardır. Hayvanları kişileştirirken, onlara biz insanların atfettiğimiz nitelikleri, bizim kendi niteliksizliğimizin üzerini gayet güzel örter.

***

Aklı bir türlü dinden, gelenekten veya atavistik inançlardan ayıramıyoruz. Eski köye yeni adet getirmemekte hâlâ kararlıyız. Dinde ilk öğrendiğimiz şey, Tanrının mutlak otorite ve idaresine teslim olmaktır. Tevekkül ve teslimiyet, bu topraklar için en büyük erdemler olmayı sürdürüyor: Son nefes verilirken teslim olunur, askerlik zamanı orduya teslim olunur vb. Bu durum, ilginçtir, hem metafizik yapmamızı hem de ampirik düşünmemizi engellemektedir. Tanrısal mutlak bir güç kesin iradeyse, bizim irademizi konuşturabileceğimiz bir alan ancak amaçsızca araçların kullanıldığı sıradan, rutin pratiklerle sınırlı olabilir. Metafizik yapmaya kalktığımızda, örneğin evrenin sınırsızlığı karşısında düşünme edimimizden hemen vazgeçip bütün bu akıl-sır ermez kâinatın bir yaratıcısı olması gerektiğine kanaat getiririz. Bu, nesnel aklın devre dışı bırakılıp öznel aklın işe koşulmasından başka bir şey değildir. O yüzden nesneler, (genelde) doğayla ciddi problemlerimiz devam ediyor: Depremleri bu yüzden fuhşa bağlıyoruz, yeni aldığımız arabamıza ilk iş nazar boncuğu takıyoruz, o iş nasipse olur diyoruz. Batı’daki “zorunluluk” ile “özgürlük” arasındaki ilişkide olasılığa açılan kulvar, bizde başka bir şeye açılır: İnşallah (Tanrı bilir, Tanrı isterse vb). Geçenlerde yayımlanan bir araştırmaya göre, deneklerin % 48’i, Almanların İstanbul’daki yeni hava alanını kıskandıklarına inanıyormuş. Sorun şu ki, Almanların bundan haberi yok. Yani halkımız nasıl bir dünyada yaşıyorsa artık, örneğin ekonomi ve maliye bakanı Berat Albayrak, “bizim Ak Parti seçmeni, ay’a dört şeritli yol yapıyoruz desek, inanır” derken aslında o dünyanın nasıl bir şey olduğunu tanımlamıştı: Ayakları yere basmayan, yerçekimsiz bir dünya. Bu düşünce artık sağ kesimler için iyice otomatikleşip araçsallaştı. Söylediğimiz şeyin anlamını düşünmek yerine, kullandığımız araçların (örneğin cep telefonlarının) işlevini daha fazla hesaba katıyoruz. O yüzden aklımızı kullanıp ne doğru düzgün sınıflama ne de çıkarsama yapıp tümdengelimde bulunuyoruz. Aslında gündelik hayatta bu üçünü de yapıyoruz ama bu yaratıcı, yenilikçi ve dönüştürücü değil. Horkheimer’ın dediği gibi, anlamın yerini eşyanın ve olayların dünyasındaki işlevi ya da etkisi almıştır. Aklın kendisi araçsallaştıkça bir tür maddeselliğe bürünür ve körleşir, bir fetiş olur. Akıl kendisini aşacağına, kendi içine kapatır; en mistik inançların kaba bir maddeciliğine tanık oluruz (bir tarikat şeyhinin lüks otomobile binmesi gibi). Bu akıl olguları gözleyip sınıflandırabilir, olasılıkları hesaplayıp çıkarsama yapabilir, hatta tümdengelimde bile bulunabilir ama sonuç itibariyle evrensel erdemlere (özgürlük, eşitlik, adalet, demokrasi vb.) yönelik hiçbir gelişme yaşanmaz. Gericilik, cehalet ve dogmatizm, otomatik düşünme formları olarak kısa yol işlevi gördükçe, evrensel erdemler yıkıcı, bölücü ve hain dış ideolojiler olarak görülmeye devam edilir.

Kemal İnal

Mektepli Gazete | Türkiye’de Aklın Yıkımı