Mektepli Gazete

Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin: Eğitimde Fırsat Eşitliği Üzerine

Eğitimde Fırsat Eşitliği Üzerine Ulaş Başar Gezgin Eğitimde fırsat eşitliği... Bu sözü ara ara duyuyoruz çeşitli kaynaklardan ve basından. İlk başta akla yatkın geliyor değil mi? Yani maddi durumu iyi olmayan çocuklar var, ama iyi bir eğitim alma şansları yok; dolayısıyla, onlar için fırsatların eşit olması lazım... Oysa, konunun biraz derinine indiğimizde, bambaşka bir tabloyla karşılaşıyoruz. Gelin, bu bambaşka tabloyu birlikte değerlendirelim. Eğitimde fırsat eşitliği kavramı, aslında dikey toplumsal hareketlilik tartışmasıyla ortaya çıkmış bir kavram. Kapitalizm öncesi toplumlarda soy, herşeyin üstündeydi. Değil mi ki, ağalık, paşalık, beylik ve elbette krallık, şahlık, çarlık ve padişahlık, bunların hepsi, soy üzerinden aktarılıyordu. Bu aristokratik toplum diziliminde, oğul, baba, dede, büyük dede ne ise, o idi. Yukarıdakiler kuşaklar boyu yukarıda, aşağıdakiler ise kuşaklar boyu aşağıdaydı ve böyle kalacaklardı. Ta ki birgün ezilenler, ‘Keşifler Çağı’yla birlikte uzak ülkelerde büyük servetler ve köleler edinen yeni bir sınıfla ittifak oluşturup krallığa ve onun payandası olan aristokratik düzene kafa tutuncaya kadar... Fransız devrimiyle birlikte, yeni bir çağ açılacaktı. Artık, insanlar, toplumda babalarının ve dedelerinin kim oldukları ya da atalarının yaptıkları ile değil, kendi yaptıklarıyla yer edinecekti. Bu, toplumsal hiyerarşinin hem burjuvaziye hem de onun müttefiki olan halk katmanlarına yer açmak için yeniden tasarlanacağı anlamına geliyordu. Bu meydan okumaya dikkat çekici toplumsal değişimler eşlik eder. Eğitim, bir avuç azınlığın ayrıcalığı olmaktan çıkıp toplumun geneline yayılır. Ancak, ayrıcalıklı sınıflar için kurulmuş olan okullar, hem mali hem kültürel hem de toplumsal sermayeleri sayesinde, halk okullarının her zaman 10 adım ötesinde olacaktır. Böylece, okullar, demokratikleşmeye katkı sağlayan bir sıçrama tahtası olmaktan çıkar ve toplumda var olan sınıfsal adaletsizlikleri yeniden üretir. Eğitim, herkese açılmasına karşın, ayrıcalıklı sınıfların çocukları, maddi olarak karşılayabildikleri pahalı okullara giderler. Böylece, eğitim, kitlesel olmakla birlikte, devrim öncesine ait toplumsal hareketsizliğin bir temsili durumuna gelir ve dahası, var olan toplumsal düzenin sürdürülmesinde çeşitli roller üstlenir. Varlıklı sınıfların çocukları, okusalar da okumasalar da toplumun tepesindeki konumlarını koruyacaklardır. Yoksul sınıflardan gelen çocuklar için ise, eğitim, bir sınıf atlama umudu ve beklentisi doğurur. İşte fırsat eşitliği kavramı, tüm insancıl yönlerine karşın, temelde, bu umut ve beklentiye karşılık gelir. Eğitim, sınıf atlamak için bir araçsa, eğitim çıktıları, eleştirel ve yaratıcı düşünme, birtakım akademik becerilerin geliştirilmesi ve hele hele itaatkar olmayan ‘fikri hür vicdanı hür’ bireyler yetiştirmek asla olmayacaktır. Eğitim, araçsallaştıkça, ona atfedilen iyicil değerler, önemsiz görülmeye başlar. Burada bir diğer temel hata da şudur: Sermayenin merkezileşme ve tekelleşme eğilimi vardır. Bunun anlamı şudur: Aslında, küresel ölçekte bakarsak, yoksul kesimlerden gelip aldığı nitelikli eğitimle üst sınıflara atlayabilenler, oransal olarak çok çok azdır. Oysa, sermaye düzeninde, bu sınıf atlama olasılığı, olduğundan çok çok daha yüksekmiş gibi gösterilir. Bunda medyanın da etkisi vardır kuşkusuz. Dersim’de çobanken Robert College’a giren parlak öğrenci, sürekli olarak önümüze sürülür. Böylece, sanki bu durumlar çok yaygınmış gibi bir algı yaratılır. Sınıf atlamak isteyen gençlerin önüne de bu örnekler servis edilir; böylece, isyan etmeden ya da zifiri bir umutsuzluk nedeniyle intihar etmeden, sistemin itaatkar bir halkası olmaları güvence altına alınmaya çalışılır. Genel olarak zenginleşme öyküleri de benzer bir seyir izler. Falancanın ne kadar yoksul olduğunu, sonra nasıl da hızla zenginleştiğini duyarız. Biz “başka bir dünya mümkün” diyenlere, aslında var olan düzenin ne kadar adil olduğu sürekli olarak bu örnekler eşliğinde anlatılır. Oysa, bir kez daha, bu tür zenginlik öyküleri, varlıklı sınıfların kendi öyküleri içinde çok küçük bir azınlığı oluşturur. Küresel ölçekteki zenginlerin ezici çoğunluğu, babadan dededen gelen mal mülkle zengin olur. Üstelik, az önce andığımız merkezileşme ve tekelleşme, zengin olanların daha zengin olmasını doğuracaktır ki, bu, sonradan zengin olmayı daha da zorlaştıracaktır. Sermaye düzeninde herkes zengin olamaz; zenginler hep azınlık olmuştur. Diyelim 80 milyonluk bir nüfusta 1 milyon kişi zenginse, geriye kalan 79 milyona, kendilerinin falanca gibi okuyarak ya da filanca gibi ticaret yaparak zenginler klubüne girebileceği açık ve/ya da örtük olarak şırınga edilir. Böylece, 1 milyon kişi gününü gün ederken, 79 milyon kişi için, “umut, fakirin ekmeği”dir. Sistemin sürekliliği fakirin ekmek talep etmek yerine, umudu ekmek saymasıyla sağlanır. Peki biz ne diyoruz? Eğitim bir fırsat değil, bir haktır; devlet içinse bir sorumluluktur. Eğitimde fırsat eşitliği söylemi, parasız, nitelikli bir eğitim hizmeti sağlama görevinin devletin sorumluluğu olduğunu unutturmamalı. Dahası, eğitimin, okul sonrasındaki kariyere göre modellenmesi, meslek eğitimi için doğru olabilir; ancak bir bütün olarak bakıldığında, bilimsel eğitim, meslek bilgileri vermenin ötesinde, genç bireyin kişilik gelişimine etki eder; onun bir dünya görüşü, yaşama alışkanlıkları seti ve toplumsal beceriler takımı geliştirmesinde büyük öneme sahiptir. Doğrusu, eğitimde fırsat eşitliği değil, (nitelikli) eğitime erişim eşitliği ya da (nitelikli) eğitime erişimde eşitlik ya da eğitimde adalet ve hatta eğitim hakkında eşitlik olmalıdır. Öte yandan, bu tartışmalarda, nitelikli eğitim vurgusu gözden kaçırılmamalıdır; çünkü tümüyle ideolojik biçimlerde oluşturulmuş eğitim sistemlerinin, okullaşma oranı % 100’e çıkarılsa bile, bireyin kişisel gelişimine yarardan çok, zararı olmaktadır. Bu ideoloji noktası, aynı zamanda, fırsat eşitliği söyleminin bir yanlışını daha açığa çıkarır. Bu da, eğitimin bir meslek edinme aracı olmanın ötesinde, devletlerin kendi ideolojilerini empoze ettikleri kanallar olduğu gerçeğidir. Böyle durumlarda, eğitim değil, eğitimsizlik, özellikle de örgün eğitimsizlik, bir fırsat ve hatta bir şans olacaktır. Bu durumda, eleştirel, özgür ve bağımsız düşünmeyi, okula gidenler değil gitmeyenler temsil edecektir. Böylelikle, kendini geliştirme çabasının ve isteğinin önemi karşımıza çıkar. Son olarak şunu söyleyebiliriz: Fırsat eşitliği söylemi, küçük bir azınlığı yoksulluktan çekip çıkarırken yoksulluğu ortadan kaldırmaz, onu yalnızca hafifletebilir. Hafifletmek, var olan düzeni reforme ederek kurtarmak ve böylelikle ona taze kan vermek anlamına gelecektir. Yukarıda belirttiğimiz gibi, sermaye düzenini ayakta tutan rıza düzeneklerinden biri, eğitimin yukarı doğru toplumsal hareketliliğin bir kanalı olduğuna ilişkin olan inançtır. Demek ki, eğitimle sınıf atlayanlar, kendileriyle birlikte ve belki ondan da fazla olmak üzere, sermaye düzenini kurtarmaktadırlar. Yoksulluk, fırsatların eşitlenmesiyle değil, sınıflı toplumun tarihin çöp kutusuna atılmasıyla ortadan kalkacak. İşte bu nedenle, destek, fırsat eşitliği sağlama çabasındaki kurumlara değil, yoksulluğun sınıflı toplum yapısıyla mücadele ederek ortadan kaldırılabileceğinin bilincinde olan oluşumlara verilmelidir.

Paylaş
Yazı boyutu
100%
Eğitimde Fırsat Eşitliği Üzerine
Ulaş Başar Gezgin
Eğitimde fırsat eşitliği... Bu sözü ara ara duyuyoruz çeşitli kaynaklardan ve basından. İlk başta akla yatkın geliyor değil mi? Yani maddi durumu iyi olmayan çocuklar var, ama iyi bir eğitim alma şansları yok; dolayısıyla, onlar için fırsatların eşit olması lazım... Oysa, konunun biraz derinine indiğimizde, bambaşka bir tabloyla karşılaşıyoruz. Gelin, bu bambaşka tabloyu birlikte değerlendirelim.
Eğitimde fırsat eşitliği kavramı, aslında dikey toplumsal hareketlilik tartışmasıyla ortaya çıkmış bir kavram. Kapitalizm öncesi toplumlarda soy, herşeyin üstündeydi. Değil mi ki, ağalık, paşalık, beylik ve elbette krallık, şahlık, çarlık ve padişahlık, bunların hepsi, soy üzerinden aktarılıyordu. Bu aristokratik toplum diziliminde, oğul, baba, dede, büyük dede ne ise, o idi. Yukarıdakiler kuşaklar boyu yukarıda, aşağıdakiler ise kuşaklar boyu aşağıdaydı ve böyle kalacaklardı. Ta ki birgün ezilenler, ‘Keşifler Çağı’yla birlikte uzak ülkelerde büyük servetler ve köleler edinen yeni bir sınıfla ittifak oluşturup krallığa ve onun payandası olan aristokratik düzene kafa tutuncaya kadar... Fransız devrimiyle birlikte, yeni bir çağ açılacaktı. Artık, insanlar, toplumda babalarının ve dedelerinin kim oldukları ya da atalarının yaptıkları ile değil, kendi yaptıklarıyla yer edinecekti. Bu, toplumsal hiyerarşinin hem burjuvaziye hem de onun müttefiki olan halk katmanlarına yer açmak için yeniden tasarlanacağı anlamına geliyordu.
Bu meydan okumaya dikkat çekici toplumsal değişimler eşlik eder. Eğitim, bir avuç azınlığın ayrıcalığı olmaktan çıkıp toplumun geneline yayılır. Ancak, ayrıcalıklı sınıflar için kurulmuş olan okullar, hem mali hem kültürel hem de toplumsal sermayeleri sayesinde, halk okullarının her zaman 10 adım ötesinde olacaktır. Böylece, okullar, demokratikleşmeye katkı sağlayan bir sıçrama tahtası olmaktan çıkar ve toplumda var olan sınıfsal adaletsizlikleri yeniden üretir. Eğitim, herkese açılmasına karşın, ayrıcalıklı sınıfların çocukları, maddi olarak karşılayabildikleri pahalı okullara giderler. Böylece, eğitim, kitlesel olmakla birlikte, devrim öncesine ait toplumsal hareketsizliğin bir temsili durumuna gelir ve dahası, var olan toplumsal düzenin sürdürülmesinde çeşitli roller üstlenir. Varlıklı sınıfların çocukları, okusalar da okumasalar da toplumun tepesindeki konumlarını koruyacaklardır. Yoksul sınıflardan gelen çocuklar için ise, eğitim, bir sınıf atlama umudu ve beklentisi doğurur. İşte fırsat eşitliği kavramı, tüm insancıl yönlerine karşın, temelde, bu umut ve beklentiye karşılık gelir. Eğitim, sınıf atlamak için bir araçsa, eğitim çıktıları, eleştirel ve yaratıcı düşünme, birtakım akademik becerilerin geliştirilmesi ve hele hele itaatkar olmayan ‘fikri hür vicdanı hür’ bireyler yetiştirmek asla olmayacaktır. Eğitim, araçsallaştıkça, ona atfedilen iyicil değerler, önemsiz görülmeye başlar.
Fotoğraf: independent
Burada bir diğer temel hata da şudur: Sermayenin merkezileşme ve tekelleşme eğilimi vardır. Bunun anlamı şudur: Aslında, küresel ölçekte bakarsak, yoksul kesimlerden gelip aldığı nitelikli eğitimle üst sınıflara atlayabilenler, oransal olarak çok çok azdır. Oysa, sermaye düzeninde, bu sınıf atlama olasılığı, olduğundan çok çok daha yüksekmiş gibi gösterilir. Bunda medyanın da etkisi vardır kuşkusuz. Dersim’de çobanken Robert College’a giren parlak öğrenci, sürekli olarak önümüze sürülür. Böylece, sanki bu durumlar çok yaygınmış gibi bir algı yaratılır. Sınıf atlamak isteyen gençlerin önüne de bu örnekler servis edilir; böylece, isyan etmeden ya da zifiri bir umutsuzluk nedeniyle intihar etmeden, sistemin itaatkar bir halkası olmaları güvence altına alınmaya çalışılır. Genel olarak zenginleşme öyküleri de benzer bir seyir izler. Falancanın ne kadar yoksul olduğunu, sonra nasıl da hızla zenginleştiğini duyarız. Biz “başka bir dünya mümkün” diyenlere, aslında var olan düzenin ne kadar adil olduğu sürekli olarak bu örnekler eşliğinde anlatılır. Oysa, bir kez daha, bu tür zenginlik öyküleri, varlıklı sınıfların kendi öyküleri içinde çok küçük bir azınlığı oluşturur. Küresel ölçekteki zenginlerin ezici çoğunluğu, babadan dededen gelen mal mülkle zengin olur. Üstelik, az önce andığımız merkezileşme ve tekelleşme, zengin olanların daha zengin olmasını doğuracaktır ki, bu, sonradan zengin olmayı daha da zorlaştıracaktır. Sermaye düzeninde herkes zengin olamaz; zenginler hep azınlık olmuştur. Diyelim 80 milyonluk bir nüfusta 1 milyon kişi zenginse, geriye kalan 79 milyona, kendilerinin falanca gibi okuyarak ya da filanca gibi ticaret yaparak zenginler klubüne girebileceği açık ve/ya da örtük olarak şırınga edilir. Böylece, 1 milyon kişi gününü gün ederken, 79 milyon kişi için, “umut, fakirin ekmeği”dir. Sistemin sürekliliği fakirin ekmek talep etmek yerine, umudu ekmek saymasıyla sağlanır.
Peki biz ne diyoruz? Eğitim bir fırsat değil, bir haktır; devlet içinse bir sorumluluktur. Eğitimde fırsat eşitliği söylemi, parasız, nitelikli bir eğitim hizmeti sağlama görevinin devletin sorumluluğu olduğunu unutturmamalı. Dahası, eğitimin, okul sonrasındaki kariyere göre modellenmesi, meslek eğitimi için doğru olabilir; ancak bir bütün olarak bakıldığında, bilimsel eğitim, meslek bilgileri vermenin ötesinde, genç bireyin kişilik gelişimine etki eder; onun bir dünya görüşü, yaşama alışkanlıkları seti ve toplumsal beceriler takımı geliştirmesinde büyük öneme sahiptir. Doğrusu, eğitimde fırsat eşitliği değil, (nitelikli) eğitime erişim eşitliği ya da (nitelikli) eğitime erişimde eşitlik ya da eğitimde adalet ve hatta eğitim hakkında eşitlik olmalıdır. Öte yandan, bu tartışmalarda, nitelikli eğitim vurgusu gözden kaçırılmamalıdır; çünkü tümüyle ideolojik biçimlerde oluşturulmuş eğitim sistemlerinin, okullaşma oranı % 100’e çıkarılsa bile, bireyin kişisel gelişimine yarardan çok, zararı olmaktadır. Bu ideoloji noktası, aynı zamanda, fırsat eşitliği söyleminin bir yanlışını daha açığa çıkarır. Bu da, eğitimin bir meslek edinme aracı olmanın ötesinde, devletlerin kendi ideolojilerini empoze ettikleri kanallar olduğu gerçeğidir. Böyle durumlarda, eğitim değil, eğitimsizlik, özellikle de örgün eğitimsizlik, bir fırsat ve hatta bir şans olacaktır. Bu durumda, eleştirel, özgür ve bağımsız düşünmeyi, okula gidenler değil gitmeyenler temsil edecektir. Böylelikle, kendini geliştirme çabasının ve isteğinin önemi karşımıza çıkar.
Son olarak şunu söyleyebiliriz: Fırsat eşitliği söylemi, küçük bir azınlığı yoksulluktan çekip çıkarırken yoksulluğu ortadan kaldırmaz, onu yalnızca hafifletebilir. Hafifletmek, var olan düzeni reforme ederek kurtarmak ve böylelikle ona taze kan vermek anlamına gelecektir. Yukarıda belirttiğimiz gibi, sermaye düzenini ayakta tutan rıza düzeneklerinden biri, eğitimin yukarı doğru toplumsal hareketliliğin bir kanalı olduğuna ilişkin olan inançtır. Demek ki, eğitimle sınıf atlayanlar, kendileriyle birlikte ve belki ondan da fazla olmak üzere, sermaye düzenini kurtarmaktadırlar.
Yoksulluk, fırsatların eşitlenmesiyle değil, sınıflı toplumun tarihin çöp kutusuna atılmasıyla ortadan kalkacak. İşte bu nedenle, destek, fırsat eşitliği sağlama çabasındaki kurumlara değil, yoksulluğun sınıflı toplum yapısıyla mücadele ederek ortadan kaldırılabileceğinin bilincinde olan oluşumlara verilmelidir.
Mektepli Gazete | Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin: Eğitimde Fırsat Eşitliği Üzerine