Mektepli Gazete

Otuz beş yıllık öğretmenin notları… Başka bir eğitim mümkün

"Hepimizin çok duyduğu ama eğitimciler, öğretmenler ve tüm toplumca üzerinde çok fazla durmamız, düşünmemiz gereken bir sözle bitireyim: BAŞKA BİR EĞİTİM MÜMKÜN!"

Paylaş
Yazı boyutu
100%

Ünsal Dinçer yazdı

1985’ten 2020’ye dek Milli Eğitim Bakanlığı’nda; ülkenin üç ayrı bölgesindeki orta dereceli okullarda Türkçe ve Edebiyat öğretmeni olarak çalıştım.

İlk görev yerim olan Batı Karadeniz’in küçük bir ilçesinde öğretmenlikte (meslekte) yeni olmanın heyecanı, idealistliği ve yetersizliğiyle çalışırken devletin ideolojisiyle, öğretmen profilleriyle, idari yapı ve zihniyetiyle de yüz yüze geldim.

12 Eylül’ün hemen ertesinde, 12 Eylül rejiminin eğitim kurumlarındaki işleyişe ve öğretmenlere yansıyan ideolojik, baskıcı yüzünü algılamaya çalışırken, biz öğretmenlerin de, yüz yüze kaldıkları birtakım yoksunlukları, eksiklikleri, zaafları ve handikaplı durumlarıyla kendi pratiğimde yaşayıp deneyimledim.

“Milli Eğitim”in tornasından çıkan biz öğretmenler, ülkedeki eğitim sisteminin birçok çelişkisini, arızasını öğrenciliğimizde yaşamış, birçoğunu da içselleştirmiştik. İlkokul yıllarımızdan lise yıllarımıza (bir ölçüde fakülte yıllarımıza dek) militarist, şoven, asimilasyoncu, katı hiyerarşik, aşırı merkeziyetçi; sonuçta büyük ölçüde antidemokratik olan eğitim sisteminin dar, sınırlı, sığ düşünsel yapısı ve kültürel hegemonyasıyla; çağdaş, demokratik düşüncelerden, kitaplardan, kütüphanelerden yoksun bırakılmış kuşaklardan birini oluşturan yetiş(tiril)miş öğrenciler, öğretmenlerdik.

ONLARI DÖNÜŞTÜREBİLECEK BİR OKUL ORTAMI SÖZ KONU DEĞİLDİ

İlk görev yerimde gözlemlediğim ve yaşadığım, kırsaldan (köylerden) gelen ya da kasaba ölçülerindeki ilçenin kısıtlı ekonomik koşullarının ve dar çevresinin yoksunlukları, yokluklarıyla büyümüş ortaokul ve lise öğrencilerinin sosyal hayatlarına, iç dünyalarına ışık olabilecek, kendilerini var edebilecek, onları dönüştürebilecek bir okul hayatının, okul ortamının söz konusu olmadığıydı.

Gördüğüm ve yaşadığım, görev yaptığım ilçede imam hatip lisesi dışında tek lise olan okulumun öğrencilerinin kendilerini, sosyal çevrelerini, doğayı ve tüm dış dünyayı tanımalarını, farkındalıklarını çoğaltmalarını sağlayacak; bilimselliği temel alan; farklılıklarıyla ve benzerlikleriyle birbirini besleyecek, bütünleştirecek, zenginleştirecek akran ortamı konusunda epeyce yetersizliğiydi. Ve çoğu yoksul kırsal kesim çocuklarına olumsuzluklar, yokluklar, yetersizlikler içinde de olsa, yön vermeye, bilgi taşımaya, duygusal, düşünsel olarak onları eğitmeye, yeni kuşakları yetiştirmeye, öğrenciler üzerinde amaçlanan, istenen değişiklikleri gerçekleştirmeye çalışan biz öğretmenlerin çoğu zaman bireysel ve küçük çaplı kalan çabalarıydı.

Yine, gördüğüm gözlemlediğim geleneksel eğitim öğretim anlayışından kopamayan, kalıpçı, şabloncu, nakilci, ezberci, bilgiyi sığlaştıran, yaşamdan koparıp soyutlaştıran, amaçsızlandıran, anlamsızlaştıran; öğretim boyutunu aşamayan yöntem ve tekniklerle eğitim öğretimi çocuğun, gencin dünyasına uyumsuzlaştıran, sevimsizleştiren; okumaktan, çözümlemekten, eleştiriden uzaklaştıran; eğitim göreni ve eğitim vereni işin dışında tutan, yapanları ve işten etkilenenleri birlikte özneleştiremeyen ders ortamları, ders işleme yöntemleriydi.

Sonrasında 1990’da ülkenin doğusunda büyük bir ile atanmıştım. Çalıştığım eğitim kurumu, idari olarak ortaokul ve lise kademelerini kapsıyordu; okul pansiyonluydu, kırsal kesimin yoksul öğrencilerinden bir bölümüne barınma imkânı sağlanıyordu ve okulun toplamda 4500 mevcudu vardı. Ortaokul sınıfları 60, lise sınıfları 45 öğrenci mevcudundaydı (Bu mevcuduyla okul, o ilin bazı ilçelerinin nüfusundan fazlaydı). Sabahçı öğleci sınıflar halinde eğitim öğretim faaliyeti gerçekleşiyor, biz öğretmenler de epeyce ağır koşullarda çalışıyorduk. Okul müdürünün odasında farklı boyutlarda iki ayrı sopa olduğu söyleniyor ve “disiplinsiz öğrenciler” okul müdürünün bu sopalarıyla “yola getiriliyorlardı”.

YARATICILIK YOK EDİLİYORDU

Ülkenin doğusundaki bu büyük ilin halkı da, olağanüstü koşullarda yaşıyor, “olağanüstü hâl” ile yönetiliyorlardı. Milli Eğitim’in tüm kurumları ve bu kurumların yöneticileri, “Olağanüstü Hâl Valiliği”nin emir ve direktiflerine bağlıydı. Ülkenin tümünde etkili olan eğitimde demokrasisizlik, antidemokratiklik; ülkenin “doğu”sunda anadili yasağıyla, örgütlenme yasaklarıyla her türlü hak talebinin bastırıldığı, her türlü olağanüstü hukukun (hukuksuzluğun) yerleştirildiği, meşrulaştırıldığı; okullaşma oranının yükseltilmediği, daha ötesi fırsat eşitliğinin, eğitimden eşit yararlanma hakkının yok sayıldığı, önemsenmediği, gençleri özgürleştirici sosyal, kültürel, düşünsel ve siyasal kanallarının açılmadığı baskıcı yönetim anlayışıyla, her türlü sosyal, siyasal geriliğe yol açıcı zihniyet ve uygulamalarla eğitim alan çocuklar ve gençler bunaltılıyor, öğretmenler, eğitim verenler vasatlaştırılıyor, eğitimde çok değerli bir ilke olan yaratıcılığı yok ediliyordu.

Öğretmenlik yaşamımdaki bir sonraki durak, Ege’nin denize yakın bir ilçesiydi. Meslek yaşamımın yarısından çoğunu bu ilçenin farklı okullarında geçirmiştim. İlköğretimin ikinci kademesi, meslek liseleri, Anadolu liseleri… Eğitim bakanı ve sistem değişiklikleriyle, sınıf geçme yönetmeliklerinin değişimiyle, disiplin yönetmeliği değişiklikleriyle, ders programlarının ve ders müfredatlarının değiştirilmesiyle, sınav türlerinin, sınav isimlerinin, okul türlerinin, okul isimlerinin değiştirilmesiyle, öğretmenlerin atanma usullerinin değiştirilmesiyle geçen bir çeyrek asır.

“Benim oğlum bina okur, döner döner bir daha okur” misali, özü değiştirmeyen, bir yaraya merhem olmayan, sorunu derinleştirip büyüten, birçok kuşağı birçok anlamda yaralayan, sakatlayan; un ufak eden, öğüten değirmen misali bir sistem ve eğitim gibi önemli bir konuyla istediği gibi oynayan, verdiği zararlardan sorumluluk hissetmeyen siyaset kurumu.

Sonuç olarak, çevre ve sosyoekonomik gereksinimleri öncelemeyen, iyi insan, iyi yurttaş, nitelikli ve işe uygun kişiler yetiştiremeyen bir eğitim sistemi içinde, ideolojik yönleri ağır basan, ülkedeki hakim anlayışlara uyumlu, sorgulamayan, itiraz geliştiremeyen, işbirliği, ortak çalışma, uzlaşma kültüründen uzak; yeterlilikleri zayıf; sorun çözme becerisi gelişmemiş kuşak “yetiştiren”, farklılıkları tanıyamayan, tek yönlü bir düşünce yapısıyla çoğulcu anlayışlara uzak, çoğulculuğa karşıt bir dünya görüşü edinmiş; ülkesini tanıyamayan ve ülke insanlarıyla ve tüm insanlıkla ortak değerler geliştiremeyen; kolayca çatışma ve şiddet kültürünü benimseyebilen, kamplaşmacı; cepheleşmeci davranış ve tutumlara gidebilen bir kuşak ve o kuşağın yetişmesinde dolaylı da olsa, payı büyük olan genel öğretmen profiliydi ilk öğretmenlik yıllarım olan 80'li, 90'lı yıllarda gördüğüm, yaşadığım.

EĞİTİMDE ÖZELLEŞTİRME DÖNEMİ

Öğretmenlik hayatımın sonraki dönemlerinde (90’lı ve 2000’li yıllarda) 12 Eylül’le kesilen öğretmen örgütlülüğünün yeniden geliştirilmesi, demokrat, eğitim sistemine ve ülkedeki sosyal-siyasal düzene itirazı olan muhalif öğretmen örgütlenmesi ve eğitimde emekçi tavrı geliştirmeye çalışan öğretmen örgütlülüğünün ivme kazanması; mücadeleyi alanlara taşıması; ancak içselleştirilemeyen bazı ilkelerin ve yönelimlerin değişim ve dönüşüm yaratacak ölçüde eğitim ortamlarına, okullara taşınamaması. Gelişen bu örgütlülük sonrasında, eğitimcilerin örgütlü yapılarına devletin yıkıcı müdahaleleri, genel siyasal ortamın ve koşulların olumsuz anlamda değişimiyle oldukça zayıflayan, gerileyen, küçülen eğitim (öğretmen) örgütlenmeleriydi yaşanılan.

Eğitim ortamlarının, egemen olan zihniyetlerin baskın olmasıyla eğitimin ticarileşmesi; “eğitimde özelleştirme” adı altında, eğitimin sermayeye açık hâle getirilmesi; bütün bunların sonucunda devletin eğitim alanındaki ideolojik müdahalesinin belli anlamlarda, farklı boyutlarda nitelik değiştirmesi.

EĞİTİM SİSTEMİNDEKİ BAŞARISIZLIKLAR NİTELİKSİZLİKLER DAHA DA BÜYÜTÜYOR

Eğitim ortamlarının fiziki koşulları teknolojik olarak farklılaşsa da; eğitimin sınava, elemeye, ezbere dayalı niteliğinin değişmemesi; öğretmen ve eğitimcilerin sürece örgütlü müdahalesinin yok denecek derecede etkisizleşmesi; eğitim sisteminin merkeziyetçi yönünün devam ediyor olması; eğitimin paydaşlarını eğitim süreçlerinin dışında tutmaya, edilgen kılmaya devam ediliyor oluşu ve bu durumun eğitim sistemindeki başarısızlıkları, niteliksizlikleri daha da büyütüyor oluşu…

Eğitim öğretim süreçlerinin iki asli unsuru öğretmen öğrenci etkileşimi, ilişkileri ve öğretmen yaklaşımları, öğretmenlik yaptığım otuz beş yıllık süreçte bazı anlamlarda niteliksel değişimlere uğradı. 1980 ve 1990’ların koşulsuz itaat isteyen; mutlak otorite olan öğretmen profilinden, öğrenciler üzerinde otoritesini bazı anlamlarda ve belli boyutlarda kaybeden; sınıf yönetimi konusunda mutlak otorite olan öğretmen, sınıfta hakimiyeti yine elinde tutmaya çalışsa ve belli bir anlamda bunu gerçekleştirebilse de, öğretmeni (başka bir ifadeyle yetişkini) otorite olarak görmeyen; kendini; istek ve ihtiyaçlarını temel alan öğrenci davranışlarının sınıfta etkin olmaya başlaması. (Bu gelişimde velilerin okul ve eğitim kurumları karşısında belli anlamlarda güçlendirilmiş olması; taleplerinin eğitim yönetilerince eskiye oranla daha çok dikkate alınıyor olması da, öğretmenlerin sınıf içinde belirleyici konumda olmasını daraltan bir gelişme olarak tespit edilebilir.)

Öğretmen öğrenci ilişkilerinde ve öğretmen yaklaşımlarında; öğrenci üzerinde kendini sorgulanmaz gören; gerektiğinde şiddete başvuran, hatta şiddeti eğitim aracı olarak uygulayan genel öğretmen profili, yerini şiddete başvurma eğilimleri olsa bile, kendisini denetleyen, fiziksel şiddeti sözel şiddete dönüştürerek öğrenci ve sınıf üzerinde hakimiyet kurmaya çalışan öğretmen profiline dönüşmüştür genel anlamda.

Devletin-yönetenlerin genel siyasal kültürüyle ve yapısıyla uyumlu olduğunu düşündüğüm “devlet memuru” anlayışıyla ve belli anlamda seçkinci yaklaşımla ve sırtını devlete dayayarak öğrenciye yönelttiği şiddeti, eğitim öğretim yöntemi olarak uygulayan öğretmen profili, eski yıllarda kalmış olsa da, eğitim ortamı içinde mobbing benzeri farklı şiddet olayları,”disiplin” adı altında demokratik olmayan yol ve yöntemler gerek yönetsel, gerek uygulamada etkili olmaya devam etmesi.

BAŞKA BİR EĞİTİM MÜMKÜN

Eğitim kademelerinden geçmiş bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı ve öğretmen olarak otuz beş yıllık öğretmenlik yaşamımda şiddetin birçok örneğini kanıksamış içselleştirmiş; eğitim ortamlarında bizzat yaşamış, deneyimlemiş durumdayım.

Öğrenciye, öğrencime yönelik şiddetin bugün beni utandıracak, içimi acıtacak trajik, dramatik olaylarının aslında ne kadar kötü, eğitimdışı ,insanlıkdışı olduğunun bugün daha çok ayırdındayım. Eğitbilimsel olarak bu utancı ve acıyı birçok eğitimcinin de hissettiğini düşünüyorum.

Hepimizin çok duyduğu ama eğitimciler, öğretmenler ve tüm toplumca üzerinde çok fazla durmamız, düşünmemiz gereken bir sözle bitireyim: BAŞKA BİR EĞİTİM MÜMKÜN!


mektepli-bulten_sayi17



Tebeşir'in PDF'i için lütfen tıklayın
Mektepli Gazete | Otuz beş yıllık öğretmenin notları… Başka bir eğitim mümkün