Mektepli Gazete

“Orta Sınıf Annelik” ve Eğitim

Şu pandemik dönemde, evlerimize kapandığımız karantina koşullarında, eminim annelerin ev içi emek, ilgi ve dikkati çok fazla artmış olmalı.

Paylaş
Yazı boyutu
100%

Şu pandemik dönemde, evlerimize kapandığımız karantina koşullarında, eminim annelerin ev içi emek, ilgi ve dikkati çok fazla artmış olmalı. Hane halkının bir yandan virüse karşı korunması için gereken hijyenik önlemlerinin alınması, öte yandan malum annelik ile özdeşleştirilen ev işleri ve yine çocukların “online dersler” olmak üzere pek çok görevinin yakından takibi, annenin ev içi trafiğini yoğunlaştırmış olmalı. Bütün bu olan biten, hengâme ve belirsizlik, anneler üzerinden yeniden düşünülmeli. Yaşam veren ve hayatın idamesinde pek çok işi sırtlayan kadınların anne olarak konumu, aslında çeşitli konuları bu olağanüstü şartlarda yeniden ele almayı gerektiriyor. Bu yazımda anneliğin özel sınıfsal bir biçimi olan “orta sınıf anneliği”ni eğitim bağlamında ele alacağım. Kanımca orta sınıf annelik, alt ve üst sınıf annelik tarzlarından epey farklı deneyimleniyor. Bu farklılığı ortaya koyduktan sonra, şu zor pandemi döneminde bu annelik tarzının çeşitli görünümlerini eğitim açısından irdeleyeceğim.

***

Alman filozof Max Horkheimer, 2. Dünya Savaşı yıllarında ABD’de sürgünken yazmış olduğu “Akıl Tutulması” adlı kitabında şöyle der: “[20. yüzyılda] Annelik bir hemşireye dönüşmekte, sıcaklığı ve dikkati giderek tekniğin parçası haline gelmektedir. Anneliği bir bilim durumuna getirmekle toplumun kazanacağı çok şey vardır ama, bu durum eskiden toplumsal hayatta bağlayıcı gücü olan belirli etkilerden yoksun bırakmaktadır bireyi.” Horkheimer’in dikkat çektiği, hemşireye dönüşen, tekniğin bir parçası haline gelen annelik, daha çok orta sınıfların bilime göre çocuk yetiştirme projesinin bilhassa Amerikan versiyonu içinde epey mesafe kat ettiği bir gerçekliği ifade ediyor. Amerikalı çocuk hekimi Benjamin Spock’ın bebek bakımı ve çocuk eğitimi üzerine 1950’lerde yazdığı çoksatan kitabına tüm dünyada orta sınıf anneler büyük ilgi göstermişti. Spock, Locke’un “Eğitim Üzerine Bazı Düşünceler” ve Rousseau’nun “Emile” adlı kitapları ile başlayan rasyonel çocuk yetiştirme kuşağının en önemli pragmatik temsilcilerinden biriydi. Dediği basitti: Çocuğunuzu bilime göre büyütün veya yetiştirin. Aslında 17. yüzyıldan bu yana, anneliği yüzyıllar içinde gelenekselleştirmiş olan alt sınıflardan farklı olarak orta sınıflara, bebek doğumundan çocuk eğitimine değin her aşamanın bilimsel verilere göre nasıl teknikleştirileceği adım adım, çeşitli görgü kitaplarında öğretilmişti. Tabii burada bahsettiğim, modern teknikler. Pedagoji ile başlayan, psikoloji, pediatri gibi bilimlerle devam eden bu eğilim, alt sınıfların gelenekselleştirdiği anneliği modern toplumda pragmatik açıdan işlevselleştiren bir güzergaha sokmuştu. “Modern annelik”, mistik kalıplardan arındırılıp neredeyse bilim haline getirilen bir tür “modern paternalizm” içinde yeniden tanımlanmış bir biçimdir. Kimi bilim, çağdaş kültür ve demokrasi anlayışları tarafından da desteklenen bu paternalizme göre kadınlık, erkek eşin de taleplerine uyarak, çeşitli konularda (bakımlı kadın, hijyenik ev ortamı, çocukların yetiştirilmesi, ev işlerinin çekip çevrilmesi vb.) akılcı bir çocuk eğitimi için yoğun bir uzmanlaşmaya dayanmalıdır. Peki, paternalizm bunun neresinde? Şurada: Paternalizm, kadının erkek/baba üzerinden, erkek/babaya göre tanımlanıp talileştirilmesine veya madunlaştırılmasına dayalı bir ideolojidir. ‘Göksel Tanrı’nın ‘Yersel Kral’a, onun da ev içindeki elçisi olan ‘Evsel Baba’ya buyurduğu düzene göre kadın ve çocuk (“çoluk-çocuk”), eril düzene göre yönetilmeleri gereken (dinen, erkeğe göre, gelenek uyarınca vb.) yetersiz varlıklardır. Bu ideolojide çocuğun yetersizliği, deneyimsizliği ve ebeveyne bağımlılığı sürekli olarak kadın ile birlikte, annelik üzerinden tanımlanır. Erkeğin sözde özgürlüğü, serbestliği ve dışa dönük hayatının sürebilmesi için kadının bir anne olarak çocukla (deneyimsizlikle, saflıkla, ebeveyne bağımlılıkla vb.) birlikte ele alınması gerekir. Anne ile çocuğunu birbirine sabitleyen modern paternalizm, bunu çocuğun kimlik ve kişiliğini neredeyse bütünüyle silen pratiklerde kendini gösterir. “Bugün çişimizi öğrendik” veciz ifadesinde anlam bulan bu anne-çocuk yapışıklığı, bağımlı çocukluğu hep anne üzerinden yeniden üretir. Annelik ideolojisi, pek çok görevi (çocuğun okulda velisi, hastanede refakatçisi vb.) kadınlıkla birlikte düşünür. Genelde velilik görevini de anne üstlenir; okuldaki öğretmenler toplantısına çoğunlukla o katılır; hep “sınıf annesi”dir vb. Çocuğunun okuldaki durumuna ilişkin en özel, ince ve güncel ayrıntıları anne-veli bilir. Baba, bu bilgileri (çocuğunun kaçıncı sınıfa gittiğini bilse de, şubesini, öğretmeninin adını vb.) bilmemekle bir tür övünç bile duyabilir. Erkek-babayı çocuğunun büyütülmesi, bakımı ve yetiştirilmesi ile birlikte düşünmemek, gayet olağandır. Sınıf anneliği, muhafazakâr/neoliberal kırması bir tür kadınlaştırılmış öğretmenlik algısının anne-veli üzerinden uzantısıdır.

***

Son derece modern, gelişmiş ve uzmanlaşmış bir tarzda deneyimlense bile, orta sınıflar için de annelik, “bağımlı düşünce” demektir. Kadına annelik yakıştırıldığında/yapıştırıldığında veya kadın anne olduğunda, artık onun yaşamının çocuğu için bir kader olduğu düşüncesi sürekli başına kakılır: “Kendini düşünmüyorsan, çocuğunu düşün”, “çocuk varken, nasıl boşanırsın?” vb. Orta sınıflarda bu kaderci anlayış gayet ince, kibar ve teknik biçimlerde açıklanır. Çocukla ilgili sorunlar adeta estetize edilir (“lütfen bu sorunları çocuğun yanında konuşmayalım”). Geleneksel alt sınıflar için annelik, alabildiğine doğaldır; doğallık, gelenekler içinde harmanlanır. Genç kadının anneliği, genellikle annesinden gördüğü şeydir. Din, gelenek, töre neyi emrediyorsa, annelik odur. Özellikle dinler için annelik, kadının kaçınılmaz pratiğidir. Hayırlı yönüdür. Tamamlanmışlıktır. Öyle ki, çocuk doğurmama kararı, bir yandan eksiklikleri (kadının kısırlığı sorusu, çocuk yoksa ailenin tamamlanmamışlığı meselesi vb.) ifade eder; öte yandan soy-sop üzerinden geleneğin sorgulanması tehlikesinin bir güç olarak ortaya çıkmasını haber verir. Erdoğan’ın en az üç çocuk propagandası, aslında İslami paternalist mühendisliğe dayalı bir nüfus politikasından ziyade, kadının bir çocuk doğurma makinesi olarak yeniden tanımlanmasına dayalı geleneksel normatif düzenin yeniden üretilmesini hedefler: Kadın mutlaka doğurmalı ve anne olmalıdır. Çünkü hep böyle gördük! Alt sınıftan geleneksel anne, anneliği törelere göre tecrübe eder; orta sınıf kadın için ise annelik, uçsuz-bucaksız bir öğrenme alanıdır. Bilimle desteklenmesi gereken bir öğrenme alanı. Kitapta ne yazıyorsa, o. O yüzden daha gebelik aşaması, eğitimin başladığı dönemdir; anne karnında çocuğa klasik müzik dinletmekten geleceğine dair kurgulara değin bir sürü pratik, “proje çocuk” tasarısıyla uygulamaya aktarılır. Belki de bu orta sınıf anneliğin en sıkı biçimde yeniden üretildiği alanların başında eğitim gelmektedir.

***

Uzun zamandan bu yana neoliberal kapitalizmin en çok hedef aldığı kesimlerden biri de anneler oldu. Eğer bugün eğitim metalaşmışsa, nitelikli okullara giriş merkezi sınavlar üzerinden büyük bir rekabet ve eleme konusu olmuşsa, kamusal okullara rakip özelleştirilmiş/piyasalaştırılmış eğitim kurumları ortaya çıkmışsa, hatta kamu okullarının içinde “ayrıcalıklı derslikler” oluşturulmuşsa, bunda hedef alınan orta sınıf annelerin dahli, rolü ve insiyatifi çoktur. Özellikle büyük kentlerimizde artan, neredeyse her mahalle arasında mantar gibi biten paralı (vasat) özel okulların bunca güç kazanmasında orta sınıf kadınların içgüdüyle karışık bir tür akılcılıklarının önemli payı olsa gerek. Buna göre kapitalist piyasa cangılında iyi eğitim alıp yüksek statülü bir işe girmesinde çocuğunun geleceğini düşünme meselesi, babalardan ziyade çocuğuna yaşam veren anneleri daha fazla meşgul etmektedir. Eğitim kalitesi giderek düşen, merkezi sınavlarda başarı oranı az olan, öğrenci profili bakımından tekinsiz veya güvensiz olduğu düşünülen, laik eğitimden giderek uzaklaşan kamu okullarına alternatif, hükümetin 2002’den bu yana bilinçli politikalarıyla bu orta sınıf anneleri adım adım paralı, özel ve sözde kaliteli okullara doğru itti. Bunun böyle olmasında, çocuğunu bir tür “ekonomik sermaye” veya “yatırım konusu” olarak düşünmeye iten bakış açısı belirleyici oldu. Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’nün çerçevesini çizdiği “habitus” (aile ve farklı ortamlarda kendi sınıfına özgü çeşitli maddi ve manevi niteliklere yatkınlık), orta sınıf anneler açısından çocuğunun kendi sınıfsal konumunu edinip yeniden üretmesinde belirleyici bir etmen haline geldi. Yani, habitusta dile gelen mantık, eğitim kurumunun (diplomanın sağladığı sembolik sermayeden sınıfına özgü kültürel statülere değin) çeşitli özel ayrıcalıklar kazanılmasında annelerin içselleştirdikleri gereklilikleri temsil etmesidir.

***

Ne demek istediğimi somut bir araştırma üzerinden açıklayayım. Henry J. Rutz ve Erol M. Balkan’ın “Sınıfın Yeniden Üretimi. Eğitim, Neoliberalizm ve İstanbul’da Yeni Orta Sınıfın Yükselişi” (2016) adlı kitaplarında, İstanbul’daki üst orta sınıftan kimi ailelerin çocuklarını (süper) kaliteli okullara sokmak için yarış atına çevirme mekanizmalarını anlatırlar. Yazarların temel sorusu, eğitimin bu üst orta sınıflar tarafından statü sağlayan sınıfsal bir meta veya diğer sermayelere dönüştürülebilir sermaye biçimi olarak neden ve nasıl kullanıldığıdır. İyi eğitimli, yüksek nitelikli, bol kazançlı kimi orta sınıf aileler, kendi sınıflarının farkındalığı ve algısı içinde, toplumdaki yapısal eşitsizliklerden kaynaklı olarak, eşit dağıtılmayan “kaliteli eğitim”i çocuklarına aldırabilmek için dershane, özel ders, etüt vb telafi edici (aslında yüksek rekabete hazırlayıcı) mekanizmaları sonuna değin, adeta vahşice (çok para harcayarak, çocuk üzerinde inanılmaz bir disiplin kurarak vb.) kullanırlar. Hem de son derece yırtıcı, alabildiğine yarışmacı ve egoist biçimlerde. Yazarlara göre: “Bu zorlu süreçte ailelerden beklenen, “eğitim uzmanları” gibi hareket ederek, eğitim sistemiyle ilgili bilgilerini güncel tutmaları, öngörülü davranmaları ve aldıkları kararları sürekli sorgulayarak doğru yolda ilerlediklerinden emin olmalarıdır.” Yazarların inceledikleri İstanbul’un bu üst orta sınıf ailelerinin kullandıkları mekanizma, eğitimin yapısal sorunlarına bireysel çözümler bulmak anlamında işe koştukları bireyselleştirilmiş bir eğitim stratejisidir. Bu strateji, bu sınıfın talep ettiği (kaliteli) eğitimin hem sınıfsal açıdan farklılaştırıcı hem de toplumsal bakımdan ayrıştırıcı işleviyle birlikte görünürleşen bir tür kültürel (eğitsel nitelikler) ve sosyal (toplumsal bağlar/ilişkiler) sermaye edinimidir. Bu sürecin karar vereni, yöneteni ve sonuç alanı, babadan ziyade annedir. Çocuğu programlayan, motive eden, onun eksikliklerini gideren, teknik konularda (dikkat, konsantrasyon, heyecanın kontrol edilmesi vb.) bilgilendirip rahatlatan, edindiği bilgileri tekrar ettirip belleği güçlendiren, disiplinli bir havaya sokan hep annedir. “Anneyi yönlendiren güç, kazanma kararlılığıdır. Baba ise yaşamı altüst eden sınavdan nefret edip devlete küfreder. Empati duygusu annenin çocukla bağ kurmasına yardımcı olur; bu dönemde çocuk, oyunundan çok annesine tutunur.” “Bütün bu faaliyetleri düzenleyen kişi değişmez biçimde annedir.” “Anneler, sınav makinesi haline gelen çocuklarının yöneticisi oldular.” Annenin, doğumundan bir sermaye biçimi almasına değin çocuğunun geleceğini garanti altına almak için içine girdiği bu olağanüstü çaba, elbette kutlanması gereken bir edimdir ancak piyasa ideolojisi de tam bu minvalde işlerlik kazanıyor. Orta sınıf annenin kapitalizmin yeniden üretilmesinde içgüdüsel annelik ile akılcı bireyciliği harmanlaması, güçlü bir beka stratejisini somutlaştırmaktadır.

***

Burada dikkat çekici gelişme şu: Geleneksel ev içi mekânla sınırlı olan ideal annelik, günümüzde orta sınıfların hırslı yaklaşımlarıyla evden okula, hatta diğer kurumlara (sağlık, eğlence, tüketim gibi) taşınmaya başladı. Ev ile okul arasında birleştirilen pedagojik yol, 20. yüzyıl başlarında Maria Montessori’nin “alternatif eğitim” adına tasarladığı çocuk eğitimi modeliyle somutlaşmıştı. İlginçtir, Montessori, çocuk yuvasını/kreşini ilk kez ev modeline göre kurmuştu: Okulun/dersliğin ahşap mobilyaları, mutfak araç-gereçleri vb.’den oluşan bir ev şeklinde düzenlenmesi. Öğretmenler de hep kadındı ki, o dönemden itibaren okul öncesi öğretmenliği bilhassa kadınlarla özdeşleştirilmişti. Eğitim bu bağlamda kadın öğretmen üzerinden toplumsal cinsiyetlendirilmişti (gendered). Amerikalı eleştirel pedagog Michael Apple, Amerikan eğitim tarihinde okul öncesi ve ilkokul öğretmenliğinin nasıl da kadınlara uygun bir meslek olarak görüldüğü sürecini uzun uzadıya “Teachers and Texts” (1989) adlı kitabında anlatır. Paulo Freire de “Kültür İşçileri Olarak Öğretmenler” adlı kitabında öğretmenin işinin bir tür “paternalist anaçlığa” dönüştürülmemesi gerektiğini çünkü öğretmenlerin, şefkatli olarak örnek gösterildiklerinde, hak arama ve isyanlarının bu korumacı tutumla bağdaştırılamayacağına dikkat çekip şöyle demişti: “Öğretme eyleminin anaç veçhesine asla karşı çıkılmaması gerekse de, öğretmek asla salt bir iyi hissetme sürecine, özellikle de ebeveynlere özgü bir üzerine titreme biçimi alan, paternalist bir anaçlığa indirgenmemelidir.” Kadın öğretmenlerin rollerini, öğretimi değersizleştiren bir ebeveynlik rolüne indirgeyen bu durum, ebeveynliğin rolünü azaltmaz ya da değersizleştirmez. Freire’nin dikkat çektiği şey, öğretmenliğin ebeveynlik olarak lanse edilmesi durumunda, öğretmenlerin hakları için yapacakları mücadelenin, (kadın) veliler tarafından, çocuklarının eğitimleri aksayacağı gerekçesiyle yanlış bulunmasıdır. Aslında bu durum, öğretmenliği evcilleştirmektir ki, orta sınıf annelik bu evcilleştirme veya ehlileştirmeyi (domestication) destekler. Çünkü mesele, çocuğunun eğitimidir, yoksa öğretmenin çalışma koşulları değil. Devlet ve piyasa da veli-anneye bu yönde telkinde bulunur; hatta özel okullarda çocuğu okuyan veli için öğretmen, verilen paranın karşılığı sorgulanabilecek denli hesap vermeye hazır olması gereken kişidir. Fakat burada daha başka, ince bir nokta vardır: Evcilleştirme/ehlileştirme, okulun anne-kadın (öğretmen) üzerinden bir ev gibi tasarlanıp okulun toplumsal düzenin yeniden üretiminde muhafazakar, işlevsel bir rol oynamasıdır. Öğretmen şarkıları, şiirleri, marşları, anıları vb çoğunlukla anne/kadın-öğretmen üzerinden işlenir ve gider. Koca koca (erkek) heriflerin, mezuniyetlerinin üzerinden epey zaman geçtikten sonra, kadın öğretmenlerini birer anne gibi/olarak hatırlamalarında, yad etmelerinde şaşılacak bir şey yok. En modern formları içinde bile kadın, mesleği ne olursa olsun, çoğunlukla bir anne sevgisi ile anılır.

***

Orta sınıf anne, koşullardan (bilhassa rekabete ve elemeye dayalı eğitimin yarattığı koşullardan) dolayı çocuğunu son derece sarıp sarmalar, onu kendi içinde eriterek adeta birey olmasını engeller. Bu, Türkiye için hayli hayli böyledir. Anne, çocuğunu toptan teslim alır; perakende işler öğretmene kalır. Çocuğa ilk, temel ve kalıcı eğitimi aslında anne verir; öğretmene kalan, bir takım öğretim bilgileridir. Ancak çocuk, annesinin nezdinde hayatı, yaratıcı ve eleştirel değil, kurumların gerektirdiği davranışlar çerçevesine bakıp mimetik şekilde yerine getirerek yaşar. Nesneleş(tir)me kaçınılmazdır. Fransız sosyolog Alain Touraine, sosyalleşmenin özne olmayı engellediğini ileri sürer. Annenin, piyasa, devlet ve ataerki üzerinden yeniden üretimde ustalaşması, sistemin ideolojik içeriğinin yanlışlığını bir nebze örter. Annenin açık müfredatını, okulun gizli müfredatı tamamlar: Hal-gidiş notları pekiyidir. Evde baba bürokratken, anne teknokrattır. Davranışların en ince tekniklerle nasıl yerine getirileceğini, işlevselleşmiş, nesneleşmiş ve araçsallaşmış akıl üzerinden somutlaştırır. Şimdi bu durumu karantina günlerinde online eğitim ile bir kere daha yaşıyoruz. Orta sınıf annelerin zorlu karantina koşullarında eve hapsolmuş tüm ailenin her türlü ihtiyacını (beslenme, çamaşır, temizlik, alışveriş, çocuğun online eğitimi vb.) karşılamak için daha fazla çalışıp yoruldukları tahmin edilebilir. Yoran bir diğer konu da, çocuğun online eğitimidir. Online eğitim için sisteme giriş, kaydın yapılması, derslerin takibi, sınav ve ödevlerin yapılması vb. Bir bakın, çocuğun yanında, online ekranda görünmese de annenin izi (kolu, sesi, gölgesi vb.) vardır. 2004 “öğrenci merkezli” müfredat reformunda da böyle olmuştu. Çocuğun yaratıcı ve yenilikçi olması beklentisiyle, okulda öğretmence proje ve performans ödevleri verilir ama evde bu ödevler genellikle, yüksek not alma ve rekabet hırsıyla veliler (daha çok anneler) tarafından yapılırdı. Veli-annenin gerekçeleri de olabilirdi: Malzeme bulmanın zorluğu (veli devreye girmese, çocuk bu malzemeleri nasıl temin etsindi ki?!), teknik işin güçlüğü, tasarımın karmaşıklığı vb. Bugün aynı yardım mantığını online eğitimde de görüyoruz. Geleneksel, yoksul ve yoksun anne, bilmediği için işe pek karışmaz: Okumam-yazmak yok ki, çocuğun ödevine yardımcı olayım! Orta sınıf anne ise her türlü bilgi, pratik, deneyim ve becerisini işe koşar, koşmalı çünkü diğer veliler de öyle yapıyordur. Touraine o yüzden belki de sosyalleşmenin çocuğun bireyleşmesini engellediğini söylemiş. Zaten Türkiye tipi ebeveynlikte çocuğun “bağımsız birey” olmasından önce “hayırlı evlat” olması yeğdir. Orta sınıflarda bu hedef, çocuğun gayet akılcı bir proje haline getirilip piyasada kendine iyi bir konum edinmesidir-akılcılığın hedefi, hayırlı evlat üretmektir. Yoksa toplumsal nitelikler, evrensel ilkeler, sosyal yeterlilikler değil.

***

Bugün doğru addedilen ebeveynlik, orta sınıflar için getirisi-götürüsü hesaplanan, fayda-maliyet analizi yapılan, emek-yoğun bir iş gibi sürdürülen, epey harcamaya dayalı, duygusal açıdan kadını/anneyi tüketen bir güzergahta sürüp gitmektedir. Kadının sırtına yüklenen ebeveynlik (parenting), aslında karı-koca birlikte müşterek bir hikâye üzerine oturması gerekirken, tekil bir minvalde tek cinsiyete özgü gerçekleşmektedir. Alt sınıf, işçi, varoş annelerinin hikâyeleri ise, artık ebeveynliğin akılcı değil, çocukların bekası (hayatta kalmaları) üzerine kurulan başka bir öyküyü anlatıyor. Yoksul annelerin şu pandemik günlerde temel derdi, iş ve aştır. Evde çocuk bakımı, hem sağlığı hem de sosyal güvenliği ilgilendiriyor. Örneğin evlere temizliğe giden annelerin, şu anda kesilen işleri yüzünden ne alabilecekleri temel bir vatandaşlık gelirleri var ne de ücretli izin hakları. Bu tür aileler için uzaktan eğitimin altyapısının a’sı (bilgisayar, internet, yeterli kota vb.) bile yok. Yoksul aileler için pandemik dönemde bir sosyal devlet yok. Çocuğun yükü, ne devlette ne de toplumda; tümüyle ebeveynin sırtında. Çünkü bu ülkede çocuk yetiştirme, bireysel bir durumdur. Paternalist ideoloji, hem geleneksel hem de modern formları içinde ebeveyni bu işe memur ederken, propaganda ve manipülasyonu eksik etmez ama gerekli altyapıyı da sağlamaz. Bu bağlamda ebeveynlik, sosyolojik olduğu kadar sınıfsal ve doktrinerdir. MEB’in EBA imkanı, online bir kolaylık olarak öğretimi çocuğun evine, ayağına getirdi ancak hala özerk, özgürce ve yaratıcı içerik yükleyip eleştirel ve bağımsız bir açılım yapmak mümkün değil. Kaldı ki, şu yaşadığımız küresel krizi, çocuğa nedenleriyle birlikte anlatıp onun bilinçlenmesini sağlamak yerine, gayet bireyci davranıp tüm bu yaşananları evde “kaliteli zaman” geçirmek adına krizi fırsata çevirmek egoistliğine saplananların sayısı hiç de az değil. İletişimbilimci Neil Postman “Çocukluğun Yokoluşu” adlı kitabında çocukların, göremeyeceğimiz bir zamana gönderdiğimiz canlı mesajlar olduğunu söyler. Ancak ekler: Modern bir icat olan “çocukluk”, ortadan kaybolmak üzeredir. Matbaa makinesinin yarattığı bu icat, günümüzde elektronik araçları tarafından yok edilmektedir. Poıstman bu kitabını 1980’lerin başlarında yazmıştı; aradan neredeyse kırk yıl geçti ve biz bugün Rönesans’ın büyük icatlarından biri olan çocukluğu yitirmek üzereyiz. Obez, pratik becerilere sahip olmayan, doğal hayattan uzakta, elektrik kesilse elindeki telefon veya bilgisayar ile oyun oynayamaz hale gelen bir çocuklukla karşı karşıyayız. Orta sınıflar bunları yaşarken, alt sınıflar en temel ihtiyaçlarını karşılayamaz halde.

Kemal İnal

Mektepli Gazete | “Orta Sınıf Annelik” ve Eğitim