ÖMK ve Sınıf Mücadelesi: Ekonomik mecburiyet mi, sendikal mücadele mi?
Aytunç Yıldırım Mektepli özel için yazdı' ÖMK ve Sınıf Mücadelesi: Ekonomik Mecburiyet Mi, Sendikal Mücadele Mi?

Öğretmenlik Meslek Kanunu 14 Şubat 2022’de Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe konuldu. Haziranda başvurular alınarak yaz dönemi eğitim videolarının izlenmesi planlanarak 19 Kasım’da uzman ve başöğretmenlik sınavı yapıldı. ÖMK konusunda eğitim emekçilerinin tutumu ve sendikaların duruşuna geçmeden evvel yasanın getirilmesini hazırlayan sürece bakmak gerekir. 2000’li yıllardan itibaren uygulamaya konulan Toplam Kalite Yönetimi (TKY) yaklaşımı ve uygulamaları kamu hizmetini neoliberal politikalara uygun hâle getirerek kamu emekçilerinin özel şirket çalışanı, kamusal hizmetten yararlanan yurttaşı da müşteri konumuna çekmeyi amaçlamaktadır. 2005-2006 yıllarında uygulanan uzman öğretmenlik sınavı da bu yaklaşımın bir parçasıdır. Hâlihazırda 80 bin civarı uzman öğretmen bulunmaktadır. 2008 ekonomik buhranı sonrası dönemde kamuda uygulamaya konulmaya çalışılan öğretmenlik kariyer basamakları uygulamaları sık sık gündeme gelmiştir. Öğretmenlerin kendi alanlarından zorunlu olarak sınava gireceği ve maaşının bu sınavlarda göstereceği “başarı” üzerinden hesaplanacağı söz konusu edilmiştir. Bu tasarıya ilişkin söylentilerin yayılması 2010 sonrası döneme gelmektedir. Ülkenin politik gündeminden olsa gerek bu yıla kadar böyle bir sınav uygulamaya konmasa da bugünü hazırlayacak süreç adım adım örülmüştür. 2013’ten itibaren KPSS sınavında 20’ye yakın branş için Öğretmenlik Alan Bilgisi Sınavı (ÖABT) getirildi. 2016 sonrası ise bu sınavlar “yeterli” görülmeyerek mülakat ve güvenlik soruşturmaları devreye girmiştir. Şu anda bile yaz dönemi atamasında bütün şartları karşıladığı hâlde güvenlik soruşturması bitmediği için göreve başlayamayan öğretmenler mevcuttur. Zaman zaman 657’deki iş güvencesinin ve memura ödenen maaşın kamunun sırtına “yük” olduğu hatta okulların özel sektöre devredilmesi ve yöneticilerinin işletmecilerden oluşacağı bile söz konusu edilmiştir. Süreç içinde eğitim alanında kamuda yapılan diğer dönüşümler ise 2014’te müdürlerin puanlanarak görevden alınıp yerine başka müdürlerin getirilmesi ve proje okullar yoluyla ilk atama, iller arası, il içi, eş durumu tayinlerine kapatılan okullar mevcuttur. Bu okullara giriş için tıpkı özel sektördeki gibi CV hazırlanmakta, Eğitim Birsen ve Türk Eğitimsen’e üye olmakla -bu şart şifahen dile getirilmekte-, belirli referanslar bulunarak “hak edilmekte”dir. Aynı şekilde son 10 yıllık süreç içinde özel okul sayısı artırılmış ve yeni lise giriş sınavlarıyla yoksul ailelerin çocukları proje okullara ya da yüzdelik dilimle öğrenci alan okullara girme imkânından mahrum bırakılmıştır. Sürece bu şekilde bakıldığında ÖMK’nin bir yılda devreye koyulmadığı, 657’de geçen iş güvencesine ve eğitim alanına yönelik bir hamle olduğu belirgin hâle gelmektedir. Süreç içinde bir başka gelişme de sendika üyelik aidatının kamu bütçesinden toplu sözleşme ikramiyesi olarak 3 ayda bir kamu emekçisine ödenmesidir. Daha önce hiçbir TİS sürecinden kazanımla çıkamayan yetkili sendika yetkili olan sendikanın üyelerine iki katı ikramiye ödenmesini talep etmiştir çünkü o süreçte Türk Eğitim Sen’le birlikte hareket etmemekteydi. Son iki yıldır birlikte hareket ettiklerinden ve toplam üye sayılarının kamu emekçileri içinde baskın oranı oluşturduğundan toplu sözleşme ikramiyesini ortalama 500 Türk lirasına çıkarmayı hayata geçirmişlerdir. Enflasyonun iki katına çıkmasına rağmen TİS sürecini başarısızlıkla tamamlayan iki sendikaya oluşan tepkilerden olsa gerek Eğitimiş ve Eğitimsen’e üye kayıtları başlamış, diğer iki sendikadan istifalar gerçekleşmiş, TES’in içinden çıkarak hızla üye kaydeden Hürriyetçi Eğitim Sen kurulmuştur. İstifalara rağmen Eğitim Birsen’in yeni üye kaydetmesinin tek sebebi sözleşmeli ve aday öğretmenlerin iş güvencesinin tehdit altına alınmasıdır.
Bu bölüme kadar özetlediğimiz süreç çerçevesinde bakıldığında ÖMK daha anlaşılır hâle gelecektir. 10 yılı aşan süreçte genelde eğitim sendikalarının özelde EĞİTİM SEN’in durumu yazının son bölümünde çözümlenecektir.
ÖMK neleri getirmektedir? 10 yılı dolan, kademe ilerleme cezası almamış, video seminer sürecini yaz döneminde 180 saat yani 45 günde tamamlamış öğretmenlerin sınavla ya da yüksek lisans diplomasıyla uzman olacağı; 20 yılını tamamlamış ve bunun 10 yılını uzman olarak geçirmiş öğretmenlerin sınavla ya da doktora diplomasıyla başöğretmen olabileceği şartları getirilmiştir. Bunun sonucunda yasanın gündeme geldiği tarihte uzmanlık ücretinin 1000 lira, başöğretmenlik ücretinin 2000 lira maaşı yükselteceği ifade edilmiştir. Burada dikkat çeken noktalar şunlardır:
1-Neden 2005-2006 yıllarında uygulanan 7 yıl şartı şimdi 10 yıla çıkarılmıştır? Bu sorunun cevabı gayet açıktır: son 6 yıldır mesleğe başlayan öğretmenler alan bilgisi dahil 3 sınavı, mülakatı ve güvenlik soruşturmasını geçmiş ve 3 1 yıl sözleşmeli ve aday öğretmenler olmuşlardır. Son 9 yıldır ise alan bilgisi sınavıyla öğretmenliğe başlayan görevdedir. Bundan çıkan sonuç şudur: İstenen öğretmen tipolojisi 10 yılın altındaki öğretmenlerden oluşturulmaya çalışılmıştır ya da oluşturulmuştur.
2-Yüksek lisans diplomasıyla neden uzmanlık sınavından muaf olunmaktadır? Bu sorunun cevabı ise kendi alanından yüksek lisans yapmış kişi alan uzmanı sayılmaktadır yani yeni bir sınava ihtiyaç duyulmamaktadır. Uzmanlığa başvuran öğretmenlerin talebi ise sınav yapılmadan uzmanlık ücretini almaktır ama herkes bu ücreti almasıncılık noktasındadırlar. Bu talep tüm süreci yönetmiştir.
3-Neden kademe ilerleme cezası almış olmak uzman ya da başöğretmen olmaya engeldir? Kademe ilerleme cezası meslekten ihraç cezasından bir önceki cezadır. Eğitimsen özelinde bakıldığından kademe ilerleme cezası alan öğretmenlere bu ceza verilmesinin en büyük nedeni yürüttükleri meşru sendikal mücadeledendir. Burada yapılmak istenen açıktır: Makbul öğretmen üretilmeye çalışılmakta, Eğitimsen’e ve emek mücadelesi yürüten sendikalara üye olmayın, üyeyseniz de sendikal mücadeleden uzak durup kağıt üzerinde üye olarak kalın yoksa maaşınızı artıracak uzmanlığı size vermeyiz.
4- Asıl en önemli soruya gelince eşit işe eşit ücret ilkesini/kazanımını egale eden bu maaş farkları neden oluşturulmakta ve 600 bin insan bu kariyer basamaklarına başvurmaktadır? Tekrar 10 yıl öncesine dönüldüğünden mesleğe yeni başlayan öğretmenin maaşının ortalama 1000-1050 dolar olduğu görülecektir. Bugün mesleğe yeni başlayan öğretmenin maaşı ortalama 500 dolar, 10 yıllık öğretmenin maaşı ise 550 dolar civarındadır. Halihazırda önceki uzmanlık sınavıyla uzman olan öğretmenler hesaba katılmazsa 500 bin yeni uzmanın alacağı 1000 liralık maaş farkı 65 dolar yapmaktadır. Kendisinden alınan 500 doları talep etmek yerine neden 65 dolar için meslek onurunu hiçe sayan, eşit işe eşit ücreti bertaraf eden, yaptığı mesleğin uzmanlık şartını diplomasıyla sağladığı hâlde uzman olduğunu sınavla kanıtlamaya çalışan bir yaklaşıma 10 yılın üzerindeki 500 bin öğretmen sahip olmuştur. Bu konuda öğretmenlerin yaklaşımı şu şekildedir:
1-Daha önceki uzmanlık sınavına meslek onuru için katılmadık ama sendika şube başkanları ve sınavı boykot edelim diyenler dahi sınava girdi ve 15 yıldır toplamda şu kadar uzmanlık ücreti aldı ama bugün sınavı boykot edin ya da uzmanlığa başvurmayın diyen bir sendika bulunmuyor. Bugünkü ekonomik şartlarda yine yarı yolda kalmayıp bu ücretten “mahrum” olmayalım.
2-Enflasyon arttığı için ve çoğumuzun hayat şartları zora girdiğinden uzmanlıktan gelecek ücret farkına ihtiyacımız var yani “ekonomik olarak mecburuz”.
3-ÖMK yoluyla lisansüstü eğitim alan öğretmen sayısı artacak ve öğretmenler daha yetkin hâle gelecektir hem de “çalışanla çalışmayan (!)” neden aynı ücreti alsın? Bu üçüncü söylem azınlıkta kalan kesimdir. Bu kesimin yaklaşımına uygun şekilde gastronomi gibi bölümlerden tezsiz yüksek lisans programını uzaktan açan, devamsızlık şartı koymayan, kontenjan sınırı ve ALES şartı bulunmayan özel üniversiteler devreye girdi. Hatta birçok yayınevi kaynak kitaplar basarak piyasaya sürdü. Uzmanlığın öğretmenliğe niteliksel olarak bir şey katmayacağı, amacın da bu olmadığı, bu yasadan yine sermayenin de kazançlı çıktığı şimdi daha iyi anlaşılacaktır.
İlk grupta yer alan öğretmenlerin bize gösterdiği bir gerçek var: Sendikal mücadele ve emek hareketlerinde bugün atılan yanlış bir adımın acısı yıllar sonra daha büyük bir yıkımın hazırlayıcısı olarak karşınıza çıkar. Eğitimsen’in 15 yıl önce yaptığı yanlış bugün tüm eğitim emekçilerinin sözde meşruiyeti hâline gelmiştir. Bugün yaptıkları yanlışa geçmeden önce sendikal mücadeleye tarihsel akış içinde bakmak gerekir. İkinci grupta yer alan öğretmenler ağırlıkta olan grubu oluşturmaktadır. Evet, bugün ağır bir ekonomik kriz yaşanmakta ve tarihin en yüksek enflasyonuyla emekçiler ayakta kalmaya çalışmaktadır ama bunun yolu sendikal mücadeleden kaçıp maaşlarından eriyen 500 doların 65’ini mesleki onuru bir tarafa bırakarak ve 10 farklı öğretmenlik konumu oluşturulmasına ortak olmak değildir. Bugün yaşanan süreç tam olarak budur. Bugün toplu sözleşme ikramiyesi olan 500 lirayı almak için sendikalara üye olan öğretmen profili ortaya çıkmıştır. İlk gruptakilerin yaklaşımı sendikanın yaptığı tarihsel hatayı, ikinci gruptakilerin yaklaşımı da ülkede sınıf mücadelesi veren eğitim sendikasının kalmamasını ve yaşanan ekonomik kaybın talep edilmesi için mücadele yürüten bir tarihselliğin yaşanmadığını açığa çıkarmaktadır.
Yazının ilk bölümüne dönersek bugün 600 bin öğretmen uzmanlık ve başöğretmenlik kariyer basamaklarına başvurmuş ve bu sınavlara girmiştir. 1 milyon öğretmenin 600 bini yani yüzde 60’ı uzman olarak -eğer ki yasa iptal edilmezse- farklı maaşlar alacaktır. Aynı öğretmenler odasında ücretli, aday, sözleşmeli, “düz” öğretmen, kadrolu, uzman, başöğretmen gibi ayrışma ocak ayı itibariyle yaşanacaktır. Mevcut öğretmenlerin 100 bini ücretli öğretmenlik yapmakta, asgari ücretin altında maaş almakta, çalıştığı gün kadar sigortaları yatırılmaktadır. Özel eğitim kurumları çalışanı öğretmenler sendika kurduğu hâlde ücretli öğretmenler ne kamu emekçileri sendikalarına ne de özel eğitim kurumları çalışanlarının sendikasına üye olabilmektedir. Sendikaların bu konuda adım atmamasıyla sömürü daha da derinleşmekte zaten eşit işe eşit ücret ilkesi ve iş güvencesi ücretli öğretmenlik politikası ve uygulamasıyla ihlal edilmektedir.
Uzmanlıktan alınacak 1000 TL/65 dolar şimdiden enflasyon karşısında erimiş ve yeni aylık vergi uygulamasıyla da maaş yükseldiğinden verginin de artmasıyla maaş erimiştir. Bu yüzden sendikal mücadele mi yoksa ekonomik mecburiyet mi sorusu önem arz etmektedir. Öyle ki hiçbir şey emek mücadelesi vermemek için gerekçe gösterilemez. Kaldı ki bu gerekçeler öğretmenliğin ve iş güvencesinin ortadan kaldırılmasının bir adımına ortak olmaksa daha da anlamsız duruma gelmektedir. Ekonomik mecburiyeti oluşturan şartlar şu şekildedir: İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Bursa, Gaziantep gibi büyükşehirlerde yaklaşık 300 bin öğretmen görev yapmaktadır. İstanbul’da 1 1 bir evin kirası ortalama 6000 liradır ve mesleğe yeni başlayan bir öğretmenin maaşının yüzde 60’ı kira gideridir –ev bulabilirse elbet. Diğer şehirlerde ise durum farklı değildir, ortalama kira 4000 liradır. Ev satın almak istense ortalama 1 milyon liraya 2 1 ev zor alınabilmekte, banka kredilerinin aylığı maaşın üzerinde bir meblağa tekabül edebilmektedir. Yani ne ev alınabilmekte ne de kiralık bir ev bulunabilmektedir. Son üç atama ağırlıklı olarak İstanbul’a yapıldığından öğretmenevlerinde öğretmenin kalması yarı ücrete indirilmiştir. Bu vakte kadar neden bu yapılmadı sorusu önemlidir. Öğretmenden başka herkesin kaldığı ve işletmecilerin elinde olan öğretmenevlerinin sayısı ve yatak kapasitesi sayısal olarak nedir, o da ayrı bir problem. Barınma sorunu ilk başta üniversite öğrencilerinin eylemleriyle gündeme gelse de Eğitimsen bu sürece uzak kalmış ve bugün de öğretmenlerin yaşadığı barınma süreciyle ilgili yaptığı tek eylem ve sendikal mücadele yoktur. Öğretmenler tanımadığı ve internetten bulduğu kişilerin yanında ev arkadaşı olabilmekte, 3 kişi bir evde kalmakta, kutu kadar odalara ve apartlara 4000-5000 lira ücret ödemekte ama başta Eğitimsen olmak üzere hiçbir sendika bu duruma ses çıkmamaktadır. Ülke tarihinde hiç görülmeyen bir durum yaşanmakta, peynir fiyatları kırmızı et fiyatını aşmakta, peynirler 50 ve 100 gramlık paketlerle satışa sunulmaktadır. Kombilerin kapatıldığı nisandan beri doğalgaza yapılan zam yüzde yüzü aşmaktadır. Bu konuda KESK/Eğitimsen’in yürüttüğü bir mücadele var mıdır? Cevap hayır. Yılın ilk çeyreğinde sosyal medya üzerinden 1000 lira seyyanen zam talebi hastagh çalışması düzeyinde kalmış, birkaç gün sürmüştür.
Kamuda güvenlik soruşturmaları sürerken Eğitimsen mesleğin güvencesiz hâle dönüştürülmesi karşısında uzun erimli bir mücadele hattı belirleyememiştir. ÖMK’nin konuşulmayan başka bir önemli maddesi ise adaylığın kaldırılmasının “komisyon” tarafından yürütülmesidir. Komisyon hangi yetkililerden oluşmaktadır? Bu şartlarda öğretmenliğe atanabilmek neredeyse imkânsız duruma gelmektedir.
ÖMK’nin geleceği 10 yılı aşkın bir süredir gündemde tutulduğu ve bunun yolu döşendiği hâlde Eğitimsen bir sendika gibi değil KESK’in sosyal medya hesaplarında kendini sivil toplum kuruluşu (STK) olarak tanıttığı şekilde hareket etmiş; son kongresinde emek-sermaye çelişkisini reddeden, sivil toplumun güçlendirilmesine yönelik sendikal inşanın başlatılmasını savunan broşüre/sendikal anlayışa göre yönetim kadrosu belirleyip yola devam etmiştir. ÖMK’nin yürürlüğe girdiği şubata kadar hiçbir basın açıklaması 30 kişiyi aşamamıştır. Bu tarihten iki ay öncesinde KESK’in aralık ayında Kartal’da düzenlediği miting de aynı şekilde cılız bir katılımla yarısında alana gelenlerin gitmesiyle sona ermiştir. Bunun bir sebebi de şubelerden genel merkeze kadar yönetimlerin oluşturulma biçimidir. 4 üyenin bir üyeyi delege seçtiği, belirli anlayışların mutabakat adı altında adına “pazarlık” dediği kapitalize edilmiş bir süreçle yönetimler ve üst kurul delegeleri tek liste üzerinden inşa edilmektedir. Söz, karar, yetki emekçiye şiarını savunduğunu iddia eden bir sendikanın demokratik merkeziyetçiliği bertaraf ederek üyelerin iradesini bir kenara bırakıp yönetimler oluşturması bugünkü yaşanan tablonun nedenlerindedir. Şube kongrelerine iki ay kaldığı hâlde hâlen tüzük kongresi gerçekleştirilmeyerek aynı antidemokratik süreçle yönetimler oluşturulmasında beis görülmemektedir. Her üyenin iradesini yansıtarak oluşturulmayan yönetimlerin sonucu kağıt üzerindeki üye profilini üretmektedir. Yasanın kabul edildiği şubattan eylüle kadar da sadece birkaç yöneticinin katıldığı göstermelik yürüyüş kolları ve cılız basın açıklamaları dışında bir şey yapılmamıştır. Öyle ki genel merkezin şubelere gönderdiği yazıda uzmanlığa başvurunun “üyenin özgür (!) iradesi”ne bırakıldığı ifade edilmiştir. Sendikal mücadeleler, bireyler değil sınıflar üzerinden yani kitlelerle hayat bulur. Kişiler sendikalı olmayı bireysel duruşa çevirecekse neden bir sendikaya üye olsun? Bu süreçte Eğitimsen üyeleri uzmanlığa başvurma kararsızlığını ve ekonomik zorlukları yaşarken sendikaya değil birbirlerine sorarak karar almışlar ve bu ikilemi ve uzmanlığa başvurmanın yanlışlığını kendi içlerinde ve birbirleriyle tartışmalarında yaşamışlardır. Bu süreçte de üyeler karşı karşıya gelmek zorunda kalmış ve öğretmenlerin ilk ayrışması sendikalarda yaşanmıştır. Sendikal mücadeleden dolayı kademe ilerleme cezası alan bir öğretmen özgür iradeye sahip değildir çünkü bu cezayla uzmanlığa istese de başvuru yapamamaktadır. Özgür irade söylemiyle ilgili hâlen bir özeleştiri ve açıklama genel merkezden -sendika uzmanlarının bunu yazdığı söylentisi dışında- gelmemiştir. En baştan tavrın bu yönde belirlenmesinin bir sebebi de Eğitimsen yönetiminin emek mücadelesi yürütmediğini kendilerinin de bilmesindendir. Sınava üç hafta kala greve gittiği hâlde ne sınav boykotu ne de sınav görevi almayın çağrısı yapamamıştır. Greve hazırlık süreci de bir o kadar gayrı ciddidir ki bu da başka bir tartışma konusudur çünkü grevle ilgili ne doğru dürüst iş yeri çalışması ne de atölye düzenlenmişti. Benzer şekilde yüzde elliye yakın üye istifasının yaşandığı sürecin de özeleştirisi üyelere verilmemiştir.
Greve ne için gidilmiştir öyleyse? Yaz dönemi geldiğinde video izleme sürecinin içinden çıkamayan öğretmenler sosyal medya üzerinden “sendikalar ortak eyleme” çağrısını haftalar boyu yapmıştır. Hayat, greve giden 14 sendikayı bu gerçek üzerinden bir araya getirmiş fakat burada da problemli bir nokta vardır. Ne bu çağrıyı yapan öğretmenler ÖMK’yi reddetmekte ne de bir araya gelen sendikalar ÖMK iptal edilsin talebini savunmuştur. Bu nereden anlaşılmaktadır? Grev kararının alındığı günden bir gün sonra ÖMK İPTAL EDİLSİN talebiyle afiş basıp Ankara’da miting düzenleyen Eğitimsen, miting dönüşü sosyal medya hesaplarından ÖMK iptal edilsin ve “Sınav iptal edilsin” talebiyle mitinge gittiğinin bilgisiyle paylaşım yapmıştır fakat miting afişinde sınav iptal edilsin talebi yoktur. Bunun sebebi mitingden bir gün önce alınan grev kararında sınav iptalinin ilk talep olarak belirlenmesindendir. Greve gidildiği hâlde sınava katılım sayısında azalma yaşanmamıştır çünkü grev sonrasında da boykot ve görev almayın çağrısı yapılmamıştır. En başta belirlenen üyenin özgür iradesi politikasına göre hareket edilmiş ve kitle popülizmine ayak uydurulmuştur çünkü sınıf mücadelesi vermeyen sendika ilkeye göre değil kitlenin talebine göre hareket etmiştir ki hesap vermeyi bertaraf ederek sürecin sorumluluğunu da bireylere ve kitlelere yükleyecektir. Hem greve hem sınava gitmek de ayrı bir çelişkidir ve bu çelişki Bakanlığın gözünden kaçmamış olacak ki sınav zorunlu değil ki greve gitmek de rasyonel değil türünden açıklamalar yapılıp sosyal medyada tepki var ama sahada yok, zaten sınavda basit olacak ve yanlış da doğruyu götürmeyecek, yasa sınavdan daha önemli söylemleri geliştirilmiştir. Sınav neden basit hazırlandı? Tek amaç tepkileri azaltmak değil çünkü bu şekilde “sürekli geliştirileceği” söylenen ÖMK kalıcı hâle getirilecek.
Sonuç olarak bugün Eğitimsen üyelerinin sendikaya güveni kalmamıştır. Ülke çapında uzmanlığa başvurmayan öğretmen sayısı 5000 bine yakındır. Bu öğretmenler için tek söz söylenmemektedir. Bu demektir ki Eğitimsen, yönetimlerine kadar neredeyse tüm üyeleri uzmanlığa başvurarak eşit işe eşit ücret ilkesinin lağvedilmesine katkı sağlamıştır. Yasa iptal edilmezse ocak ayında kamuda 600 bin uzman, 150 bin sözleşmeli, 100 bin ücretli öğretmen olacaktır. Kademe ilerleme cezası almamak için sendika yönetimlerine katılacak üye bulunamayacak, bulunsa da sendikal mücadele yürütmeyen şube yönetimleri “meşru” hâle gelecektir. En vahimi de uzman ve başöğretmen olan şube yöneticisi iş yeri çalışmasına katılarak gittiği okulda, 10 yılı doldurmayan ve meslekteki yeni öğretmenlere “biz ÖMK’ye en başından beri karşıyız” dediğinde düşeceği durumdur ki çünkü kendisi uzmandır(!). 15 yıl önce yapılan yanlış bugün bu tabloyu hazırladı, herkes Eğitimsen’i olumsuz örnek olarak gösterip kendi başvurusunu meşrulaştırdı. 15 yıl içinde de sendikanın dümeni sivil toplumculuğa çevrildi. Bugünkü yapılan yanlışın sonucu da yasa iptal edilmezse 15 yıl sürmeden birkaç yılda yaşanacaktır. Bu süreçte kim yarı yolda kalmıştır? Bu süreçte yarı yolda bırakılanlar sendikal mücadele yürüttüğü için kademe ilerleme cezası alanlar, meslek onurunu ve eşit işe eşit ücret ilkesini savunduğu için sınava başvurmayan, lisansüstü eğitim aldığı hâlde uzmanlığa başvurmayan, “Öğretmen el açmaz” diyerek bu sendikanın erken bir tarihte mücadele etiğini belirleyen Fakir Baykurt, öğretmenlik ve sendikal mücadele yarı yolda kalmıştır. Bu yönüyle Eğitimsen hem üyesiyle hem de kendi mücadele tarihiyle bağlarını koparmıştır.
Süreçte kim sendikacılık yapmıştır? Eğitimiş bir yılda iki katı üye kaydettiği hâlde yetkili olmayı her şeyin önüne koyarak sınava hazırlık için kitap basmıştır çünkü bugünkü yetkili sendika da aynı şeyleri yapmaktadır. Başöğretmenlik sadece Mustafa Kemal Atatürk içindir diyerek Anıtkabir’e yürüyüş düzenlediği hâlde genel merkez yöneticisi başöğretmenlik sınavına katılmıştır -demek ki geçmişte de uzman öğretmen olmuş (!). Eğitim sen ile grev kararı aldığı hâlde birçok şehirde ortak açıklama yapma iradesi gösteremeyip grev sonrasında da ne ortak basın açıklaması ne de ortak miting düzenleme planı yapmıştır. Hâlen yasanın iptali ve sınıf mücadelesi için diğer sendikalarla ortak mitinge dair bir adım Eğitimiş de Eğitimsen de atmamaktadır.
Süreçte sendikacı olmayan ana muhalefet partisi lideri üç kez “onurunuzu kıracak bu sınava girmeyin” çağrısı yapmıştır. Aynı şekilde Haluk Levent “öğretmenler isterse Bakanlıkla görüşebilirim” minvalinde cümleler kurarak ülkede sendikacılığın sendika yönetimleri eliyle bitirildiğini ironik ve kara mizah tarzında açığa çıkarmıştır.
Çözüm ekonomik mecburiyette değil sendikal mücadelededir. Eğitim emekçilerinin yıllardır sendikalar bizim için bir şey yapmıyor anlayışından vazgeçip sendikal mücadeleye doğrudan katılımı gerekmektedir. Bugün en temel yaşam haklarından biri olan barınma hakkının yok edildiği, öğretmenlerin borç batağına girdiği, öğrencilerin kahvaltısız okula geldiği ve bir öğün yemek hakkına sahip olamadığı bir ortamda yürütülmesi gereken mücadele sınıf mücadelesidir. Sınıf mücadelesini yürütecek olan da emek-sermaye çelişkisini önemseyen sendikal anlayışlardır. Her üyesinin görüşünü önemseyen, demokratik merkeziyetçiliği ve öğretmenlik onurunu öne koyan sendikal anlayışlar bu olumsuz gidişatı durdurabilecektir.
Aytunç Yıldırım-Eğitimci
04/12/2022