Okulsuz Toplum, Uzaktan Eğitim ve Online Yaşam
1971’de filozof Ivan Illich “Okulsuz Toplum” (Deschooling Society) adlı şaşırtıcı bir kitap yazar.

1971’de filozof Ivan Illich “Okulsuz Toplum” (Deschooling Society) adlı şaşırtıcı bir kitap yazar. Şaşırtıcı çünkü okulun olmadığı bir toplumda kurulabilecek bir eğitim modelinden bahseder. Okulun yerine kitle medyası ve diğer araçların yardımıyla öğrenme ve paylaşma imkânı yaratacak “eğitim ağları”ndan söz eder. Öğrenciler için de ücretsiz “çalışma ağları”ndan. Kabaca şöyle der: Sadece eğitim değil, sosyal gerçekliğin tümü okullaştırılmış (schooled) durumda. Asıl sorun eğitim değil, okuldur. Zira yoksulların da zenginler gibi okula gitmeleri bir fark yaratmıyor veya aradaki eşitsizliği gidermiyor. Kaldı ki çok az sayıda insan, okullardan yararlanabilmektedir. Aslında okul, tüm dünyada eğitim karşıtı bir etkiye sahiptir. Okula harcanan onca para, emek ve zamana rağmen alınan “verim” çok düşüktür. Şöyle der: “Okul, modern proletaryanın dünya dini haline gelmiş ve teknolojik çağın fakir insanları için faydasız kurtuluş vaatlerinde bulunmaktadır.” Böylece okul ile “zorunlu eğitim” bir arada anılmaya başlanmış ve okulun getirileri (diploma, bilgi, meslek vb.) kutsanmıştır. Bu kutsamaya rağmen okul, kendinden beklenen işlevleri (örneğin “eleştirel bağımsızlık”ı) yerine getirememiştir. Öte yandan okul sistemi, insanlara eşit şanslar sunmak yerine, imkânların dağılımında tekelleşmeye yol açmıştır. Bu bağlamda okul sistemi pek çok yanılsama üretmektedir. Örneğin öğrenmenin, okulda “öğretme” (teaching) sonunda ortaya çıktığı inancında olduğu gibi. Oysa pek çok insan, bilgilerini okul dışında, kendiliğinden ve plansız biçimde edinebilmektedir. Yine örneğin normal çocuklar, anadillerini kendiliğinden öğrenebilmektedirler. Yanı sıra, okula devem etmek, çocukları gündelik yaşamdan koparmakta ve onları daha sorunlu bir ortama sokmaktadır. “Okul, sonsuz tüketim miti’nin, yanı sıra pek çok başka mitin de başlatıcısıdır.” Okul olduğu için okullaşma talebi ortaya çıkmakta; okul, kişinin kendini eğitemeyeceği inancını devreye sokmakta, ayrıca öğretimi ve öğrenciyi nicelleştirmektedir. Gelişimi ölçen okul, ölçülemez yaşantıları yok etmektedir.
***
Illich’e göre modern okul üç önerme üzerine kuruludur: 1) “Çocuklar okula aittir. 2) Çocuklar okulda öğrenir. 3) Çocuklar için öğretim sadece okulda gerçekleştirilebilir.” Tüm bu süreçler aslında burjuvazinin “çocukluğu icadı”yla başladı. Ariés ve Postman gibi tarihçi ve sosyologlar, çocukluğun modern bir icat olduğunu söylerlerken, modern öncesi dönemlerde çocukların bulunmasına rağmen bir “gelişim aşaması”, “kültürel dönem” ve “sosyal yaklaşım” olarak çocukluğun geleneksel toplumlarda olmadığını ileri sürdüler. Örneğin Ariés’e göre Ortaçağ toplumlarında 7 yaşına kadar olan dönem bebeklik, sonrası yetişkinlik olarak kabul ediliyordu. Çocuk elbisesi, oyuncağı, eğitimi gibi şeyler bilinmiyordu. İşte çocukluk modern okullaşmayla birlikte üretilmeye başlandı. “Ayıp” düşüncesinin gelişimi de, çocukluğun normatif olarak kurulmasında rol oynadı. Çocukların yaşlara göre sınıflara ayrılıp zorunlu öğrenime tabi tutulmaları, modern okul geleneğine rastlar. Çocuğun yeri artık, ayakaltı veya üretim yerleri (tarla, bağ-bahçe vb.) değil, okul olacaktır. Okul geliştikçe öğretmen de, yüksek otorite ve statü sahibi haline gelerek Tanrı veya devletle yer değiştirecek, Tanrının/devletin okuldaki “uzak karakolu” haline gelecektir. Nitekim Fransız devrimciler için çocuk, ailesinden önce ulus-devletin olacaktır. O, geleceğin yurttaşı olarak tasarlanacaktır. Demokratik bir gelecek ancak böyle kurulabilirdi. Illich’e göre özgür bir toplumun ancak modern bir okulda oluşturulabileceği yaygın bir inanç haline geldi (ama ona göre bu, bir paradokstur çünkü “bireysel özgürlüğü garanti altına alma, bir öğretmenin öğrencileriyle meşgul olmasında tamamıyla göz ardı edilmektedir.”)
***
Illich’e göre devrimci bir talep olarak toplumun okulsuzlaştırılması, insanın özgürleşmesine yol açabilecek bir hareketin temellerini oluşturabilir. Yabancılaştırıcı, köleleştirici, bağımlı kılıcı, tüketime odaklaştırıcı okuldaki öğrenme, bilgi edinme gibi eğitim süreçleri okul olmadan da mümkün olabilir. Bunun için “yaratıcı ve araştırıcı öğrenmeyi gerçekleştirmek için aynı terimler ya da problemlerle kafası karışmış partnerlere ihtiyaç vardır… Okula radikal bir alternatif olarak, aynı sorunla motive edilmiş diğerleriyle kendi sorununu paylaşmak için her bireye eşit şans verecek bir ağ ya da servis oluşturulmalıdır.” Doğru bir yaklaşım, okulsuzlaştırılmış bir toplumda rastlantısal ve resmi olmayan bir eğitim oluşturmaktır. Kurumsallaştırılmış okul yerine gençliğin radikal eğitimi için kişisel çabaya dayalı öğrenme fırsatları oluşturulabilir. Kendiliğinden, bağımsız, birbiriyle ilişkili olmamızı sağlayacak bir yaşam modeli kurulabilir. Okul, müfredatı, öğrenmenin koşulu olarak empoze eder oysa müfredat, öğrenmek için şart değildir. Şöyle der Illich:“İhtiyaç duyduğumuz yapılar, her insanın öğrenmek ve diğerlerinin öğrenmesine yardımcı olmak suretiyle kendisini tanımlamasını mümkün kılacak olanlardır.” Yeni öğrenme biçimi için, kamu kaynaklarını kullanmak yerine yeni, alternatif bir eğitimsel ilişki modeli kurulmalıdır. Kurulacak olan “fırsat ağı” (network olarak), mesaj göndermek amaçlı olarak telefon veya posta hizmeti üzerinden işletilebilir. Çeşitli partnerler, değişik konularda bilgi, beceri ve yetenek paylaşımında bulunabilirler. Bu süreçte hangi yöntemin kullanılacağı, ne tür verilerin işe koşulacağı gibi konular tümüyle partnerlerin insiyatifine bağlı olur. Illich’e göre geniş çaplı bu model için yeni yapılar düşünülmeli; yönetim, teknoloji ve bilhassa yasal düzenlemeler oluşturulmalıdır. Yani kısaca, öğrenmeyi, öğretme mesleği, otoritesi ve sertifikası (ayrıcalığı) dışına çıkaracak bir yapı kurulmalıdır. Bu yapı “yetenekleri eşleştirme”, “partner bulma” gibi işlevlerle donanmalıdır. Bu yapıldığında, insanların devlete bürokratik bağımlılığı da sona erecektir.
***
Illich’in ütopyası gerçekleşti mi? Hem evet hem hayır. Evet, gerçekleşti çünkü onun öngördüğünden çok daha kapsamlı, yaygın ve etkili bir beceri/yetenek ağ paylaşımları oluştu internet üzerinden. Zaten kendisi de daha elli yıl önce bilgisayar vasıtasıyla kurulabilecek akran uygulamasından bahsetmişti. Bu ütopya veya öngörü, günümüzde inanılmaz karmaşık bilgisayar sistemi ve sanal ağlar üzerinden işlemektedir. Sitelerin yanı sıra sosyal medyadaki paylaşım grupları, bunun en etkili örnekleri arasında girdi. Öte yandan Illich’in ütopyasının gerçekleşmediğini çünkü ne okulların ortadan kalktığını ne de eğitimin okul avlusuna sıkışıp kaldığını söyleyebiliriz. Bilakis okullar, bilgi yayma, beceri oluşturma, uzmanlık eğitimi verme gibi pek çok konuda okul felsefesini ve gerçekliğini internetin tam göbeğine taşıdılar. Hatta bilgisayar mecrası üzerinden internet ve içindeki her türlü materyal, içerik ve program, en geniş okul havuzu veya avlusu haline geldi. Belki de “sanal okul” denilen bir şey, “maddi okul”u taklit eder düzeye erişti.
***
Şöyle ki, yüz yüze eğitimin pek çok gereği (kayıt, derse katılım, sınav, ölçme-değerlendirme, sertifikalandırma vb.) çeşitli uzaktan eğitim konseptleriyle, TV veya mektupla eğitimden internet ortamında sanal eğitime değin, çok uzun zamandır yerine getiriliyor. 1900’lerin başlarında Amerikan üniversitelerinin başlattığı açık üniversite modeli (daha sonra İngiltere’de “Open University” konsepti, bizde Anadolu Üniversitesi’ne bağlı Açık Öğretim Fakültesi örneği) bugün pek çok üniversitenin informal eğitim ağı programlarıyla sürdürülüyor. Yani, okul modeli, dört duvar arasından çıkıp avlusunu genişletti. Ortadan kalkmak bir yana, giderek güçlendi. “Kara tahta”nın yerini “görsel-işitsel elektronik akıllı ekranlar” aldı. Bu ekranlardan robotik sesler, bir tür tele-sekreter gibi ihtiyaçlarımıza yanıt vermeye başladı. Yeni okul modeli, klasik/modern modelin pek çok sorununu inanılmaz esneklik, uyarlanabilirlik ve yapılanabilirlikle çözdü. Tam da şu pandemik coronavirüs günlerinde evimize kapanmışken, Illich’in bu modelinin bin kat daha ileri versiyonları dolaşıma girmiş durumda. Ancak yeni model, Illich’in beklediği özgürleşmeyi sağlamak bir yana, elektronik denetimi, siyasal baskıyı, metalaşmayı, popülizm kültürünü, propaganda ve manipülasyonu, tüketimin yayılmasını kolaylaştırdı; yalan haber/bilgi ve çarpıtılmış olaylarla içinden çıkılmaz hale getirdi. Bugün internet mecrası dediğimiz sanal âlemde sayısız beceri, bilgi, uzmanlık, haber, yetenek vb. dolaşımda ama bu bize artık “enformasyon bombası” (Paul Virilio) olarak döndüğü için doygunluk bir yana, pek çok sorunu da ortaya çıkardı. Bu sorunların en önemlisi, teknoloji felsefesi ile özgürlük arasındaki karmaşık ilişkidir.
***
Aydınlanma, insan aklının bilimsel verilerin ışığında ilerlemeye duyduğu yüksek güveni tesis etmişti. İleri sanayi ve sosyal örgütlenmenin yanı sıra gelişmiş teknoloji, insanı mutlu ettirecek, refaha erdirecek ve güven dolu bir çevreye sokacaktı. Ne var ki, Frankfurt Okulu’nun “Eleştirel Teori”si, Aydınlanma’nın aklının mücadele ettiği mitlere karşı kendisinin bir mit haline gelip araçsallaştığını, araçların işlevselliğinin aklı amaçlara karşı yabancılaştırdığını ileri sürdü. Teknoloji ile doğaya artık hükmedebiliyorduk ama en irrasyonel şeyleri de yapıyorduk: Dünya savaşları, nükleer felaketler, Yahudi soykırımı, sömürgecilik, doğanın yıkımı, yeni virüsler vb. Buna verilen tepkiler, kimi naif veya ilkel tutumları açığa çıkardı. Örneğin sanayileşme döneminde üretimde devreye giren makinelerden dolayı işsiz kaldıklarını düşünen işçiler, hınçlarını makineleri kırarak almaya çalıştılar. İkinci dünya savaşında Nazizm, bilimi en geri amaçlarla (öjenik-ırk ıslahı, soykırım-etnik arılaşma vb.) kullanmaktan çekinmeyecektir. Fabrikadan gaz odalarına geçilecektir. Çok sayıda insanı öldürme, teknik bir konu olarak planlanacaktır. Teknolojiye tepkiler, yirminci yüzyılda felsefecilerde atipik tepkilere yol açacaktır. Örneğin Alman filozof Heidegger, daktilo kullanmayı reddedecektir çünkü teknoloji, onun kendi aklını kullanmayı yapaylaştırıyordu. Herbert Marcuse de, kapitalist toplumda düşüncenin tek boyutlu hale gelmesinde teknolojinin olumsuz rolünü sorgulayacaktır. Benzer bir mantık 1990’larda yaygınlaşan PC bilgisayarlarını kullanmayı reddeden çeşitli entelektüel ve akademisyenlerde de görülmüştü. Birçok eleştirel pedagog (Antonia Darder, Henri Giroux, Michael Apple) eğitimde teknoloji kullanımını öncelikle bir “kontrol” ve “vasıfsızlaştırma” biçimi olarak ele alacaktır. Yani bu pedagoglara göre ileri teknoloji, bir imkân olduğu kadar bir sorun kaynağıydı da. Amerikalı eleştirel pedagog Michael Apple’a göre bu sorunların başında, öğretmen ve eğitimcilerin teknolojiye (teknik araçlara) “özerk süreç” olarak yaklaşmaları gelmektedir. Ona göre durum şöyleydi: “Sanki teknoloji sosyal niyet, iktidar ve ayrıcalıktan bağımsız kendine ait bir yaşamı varmış gibi görülmektedir öğretmenler nezdinde.” (Kemal İnal, Öğretmen ve İktidar. Öğretmenliğin İnşasında Özneleşme, Çelişki ve Dönüşüm, 2019). Bu tam da, teknolojinin eğitim gibi alanlarda bir “kurtarıcı” olarak görüldüğü bir bağlama işaret etmektedir. Yakın geçmişte AKP’nin tüm okulları bilgisayar, akıllı tahta vb ile donatmaya kalktığı F@TİH projesi de öyleydi.
***
Eğitimde yeni, gelişmiş teknolojilere atfedilen olumluluklar (etkililik, verimlilik, tasarruf, hızlı öğrenme, yüksek beceri edinme vb.), yeni teknolojilere bir eleştiri getirilmeden kabul edildiği için bilhassa öğretmenlerin vasıfsızlaşmaları ve güçsüzleşmelerine yol açmaktadır. Daha kötüsü, piyasanın (şirketlerin) okullara ileri teknolojiye dayalı bilgi, uzmanlık ve otorite üzerinden girerlerken beraberlerinde getirdikleri plan, prosedür, standart ve değerlendirme mekanizmalarının, öğretmen ve öğrenciler üzerinde, birtakım nedenlerden (örneğin hazır paket programlarının yaratıcı ve yenilikçiliği öldürmesi veya engellemesi) dolayı, pek çok soruna yol açma riskidir. Apple’a göre bunlar, öğretmenlerin eski önemli beceri ve yatkınlıklarını kaybetmelerine, kendi müfredatlarını planlayamamalarına, bireysel değerlendirme gibi alanlarda körelmelerine yol açmaktadır. Tek tip, önceden paketlenmiş ve okul dışında çeşitli uzmanların ürettikleri müfredat, ders kitabı ve çeşitli teknolojik öğretim materyalleri, öğretmenin tasarlama (conception) becerisini saf dışı edip onu basit bir uygulayıcıya dönüştürdüğü için, öğretmeni bu yeni sistemde “bilgilendirme teknisyeni”ne indirgemektedir. Öte yandan bu ileri eğitim teknolojisine sahip olan okul, öğretmen ve öğrencilerin kendi aralarında sınıfsal farklılıklardan dolayı yeni ayrımlar oluşacak, eşitsizlik yeni teknoloji üzerinden yeniden, bu kez daha radikal ölçekte üretilecektir. Bugünlerde MEB’in uzaktan eğitim ağı olan EBA’nın (Eğitim Bilişim Ağı), bilgisayar ve internet erişimi olmayan yoksul kentsel varoş ve kırsal bölge çocukları için bir dezavantaj olduğunu eğitim uzmanı Alaaddin Dinçer bu sitede yer alan bir yazısında ifade etmişti. Yine bu ileri teknolojiyle bilginin nesnel, tarafsız ve bilen özneden (öğretmen) bağımsız olarak aktarılabileceği yanılsaması, kaba pozitivist metodolojiyi güçlendirerek eğitimin sosyal adalet ve eşitlik temelli olarak ele alınmasını güçleştirmektedir.
***
Sorun daha derinde gibi. Horkheimer’e göre “kültür endüstrisi” içinde araçsallaşan akılla birlikte toplumsal durumun/gerçekliğin (ilişkilerin) atomizasyonu ve kolektif yapıların parçalanması sonucu insan giderek daha çok makine gibi davranmaktadır. Kanımca bu saptama, öznenin “mekanik birey”e dönüştürülmesini ifade ediyor. Neredeyse hiç sorgulamadan, otomatik biçimde, ne süzgeçten geçirerek ne de denetleyerek alınan bilgiler, internetteki “öğrenme mecraları”, “bilgi depoları” ve “veri yığınları” içinde mekanik, ezbere davranmamıza yol açıyor. “Teyit.org” sitesi sırf internetteki yalan, gerçek dışı ve çarpıtma haber ve bilgileri ifşa etmek ve doğrulamak için kuruldu. Fakat bundan daha kötüsü, merkezi planlama içinde biz eğitimcilerin özneleşmelerimize izin verilmemesidir. Bilhassa bunu bugünlerde uzaktan eğitim olayında yakından görmeye başladık. Uzaktan denilen bu eğitim tarzında merkezden hazırlanıp paket programlar şeklinde bir eğitim süreciyle karşılaşsak ta, öğretmenlere MEB, kendilerinin de içerik girebileceklerini söylediği halde, sistem içinde yaratıcı, yenilikçi ve eleştirel/muhalif bilgi üretimine/paylaşımına izin verilmemektedir. Kaldı ki, Illich’in ütopyasına dayalı beceri/öğrenim ağları kurulmuş olsa bile, buralarda öğrenenin yönelim geliştirmesine (“Bildung”) yol açabilecek imkânlar çok kısıtlı. Sanal ortamdaki hız, format ve işlemler silsilesi, bir entelektüel formasyon oluşturmaya da izin verecek cinsten değildir. Format, hızla pozitif gerekliliklere (derse hazırlık, bilgi edinimi yeterlilikleri, ölçeklere uyum vb.) uyarlanmayı dayatmaktadır. Bu süreçte makine, program ve servislerin (server) işlevsellik, kapasite ve yönelimleri, öğrenenler olarak bizim en fazla dikkat ettiğimiz şeyler haline gelmektedir çünkü bunun piyasası bize reklamlarla bunu sürekli hatırlatmaktadır. Sanal alemin çeşitli hizmetleri (uzaktan eğitim, e-kütüphaneler, pdf kitaplar, online konferanslar/dersler vb.) ile zihnimizi doldurdukça daha fazla boşaldığımızı pek de fark etmiyoruz. Makinenin gücü arttıkça, fikri kuvvetten düşüyoruz. Bildung yerine “profesyonel eğitim” ilgimizi daha çok çekiyor. Makine gibi düşündüğümüz bedenimizin şaşmaz biçimde mekanik ve sağlıklı işleyişi için bir takım pratik bilgilerin peşine düşüyoruz. Bu süreçte, Adorno’ya göre teknik yani imkânlar, “fetiş” halini almaktadır. Geldiğimiz noktada artık sosyal ilişkilerimiz, tekniğin aşkı ve yüceltilmesi tarafından yerinden edilmiştir. İlişki, tek bir tuşa bağlıdır. Çabuk başlayan ve hızlı giden, birden bitebiliyor. Makinelerin veya teknolojilerin artık temel bir toplumsal bağ modeli olması, bizim onda bulduğumuz kolaylıktan ziyade, ona hükmedebilme yetimizin olduğuna inanmamızdandır. Bugün artık teknik aygıtlar üzerinden kurduğumuz ilişkilerimiz, sosyal ilişkilerimizi şeyleştirirken bizi de iyice mekanikleştirmektedir. Uzaktan eğitim denilen öğretim modelinde hep bir şeyler yani insanlar olarak belli bir mekan, zaman ve koşullarda bir araya gelerek oluşturduğumuz tat, koku, giyim, renk, jestler, fiziki yakınlık, sosyal ilişki, mekânsal düzenleme, sinerji eksik kalacaktır. Makinesel ortam, insan sıcaklığını maalesef veremiyor. O yüzden ekrandan gördüğümüz trajik olaylar, fiziki yıkımlar, sosyal facialar bizim için çoğu zaman hızlıca üzerinden geçilen basit bir haber, veri, rakam, istatistik vb olarak kalıyor. Onca enformasyon bombasının bizde yaratacağı doyumsuzluk, yorgunluk, hazımsızlık giderek artıyor.
***
Bugün artık saatlerce sosyal medyada (bilhassa şu pandemik günlerde) zaman harcayabilir, çeşitli siteleri gezebilir, köşe yazarlarını okuyabilir, online ders takip edebilir, e-kitap satın alabiliriz. Tematik sitelerde çeşitli hobi, beceri veya uzmanlık bilgisi öğrenebilir, arkadaşlarımıza aktarabiliriz. Yani kendi informal okulumuzu sanal âlemde kurabilir, orada istediğimiz programı uygulayıp arzuladığımız şeyleri yapabiliriz. Fakat bu, bizim özneleşip özgür veya özerk biçimde dünyanın gidişatına yön vermek konusunda bir potansiyel veya kapasite geliştirmemize yol açar mı? Bir şeyleri değiştirebilir mi? Illich’in dediği yetenek ve beceri paylaşım ağlarını oluştursak bile, bu nereye varacaktır? Bu ağlardan çeşitli beceriler kazanıp yeteneklerle donanan özgür bireyler olsak bile, küresel güçlerin gidişatını değiştirebilecek bir model kurabilir miyiz? Illich’in önerisi anarşistçedir. O, eğitimdeki sorunu bir kurum ve örgüt olarak okula bağlıyor; okulun ardındaki sorunları göremiyor. Klasik anarşist tavır, kapitalizmdeki sorunu otoriter kurumlaşmaya ve kurumlara bağlar. Oysa okul, bir öğretim kurumu veya örgütü olarak Sümerlerden bu yana alabildiğine ilerici roller oynamıştır. Çocuk, genç ve yetişkinlerin bir okul mekânı, kurumu veya örgütünde bir araya gelmeleri, güçlü bir yurttaşlık bilinci, erdemi ve pratiği için gereken kolektiviteyi sağlamak bakımından eşsiz imkânlar sunar. Kimi yönlerden eleştirilse bile, Durkheim’ın “kolektif bilinç” dediği, toplum olmak bakımından gereken ortaklık bağı, okul gibi “toplumun minyatürü” kurumlarında çok çeşitli kolektif eylemlerle (pedagojik ritüeller, törenler vb.) gerçekleşir. Toplumu okulsuzlaştırıp siyasal iktidar dışı bir özgürlük mecrasında (ağlar, ilişkiler vb.) bir eğitim modeli tasarlamak, insanın maddi toplumsallığına aykırıdır. İnsanlar bir araya gelip toplum oluşturmayı sever ve doğal bulurlar. İnsan nihayetinde sosyal bir varlıktır. Sosyallik, toplum oluşturmak ve içinde yaşamaktır. Bu dedikodu yapmak için bir araya gelmekten herhangi bir planlı kolektif eyleme değin böyledir. Sanal âlemde belki bilgi, enformasyon ve beceri, partnerler arasında anti-otoriter bir tarzda paylaşılabilir ama “biz duygusu” kendine ille de zaman, mekân ve maddi hareket (üç boyut) içinde bir varoluş fırsatını hep arar. Çocuk ve gençler, okulu severler. Çok yıllar önce İstanbul’da dinlediğim Kanada’lı eko-anarşist alternatif eğitimci Matt Hern, çocuklarını, zorunlu eğitime karşı çıkıp okula göndermediğini ama kısa bir süre sonra çocuklarının “biz okula gitmek istiyoruz” demesi karşısında çaresiz kalıp çocuklarını okula gönderdiğini anlatmıştı. Çocuk okulu ister, sever ve onsuz yapamaz; çocuk, okulda sadece öğrenmez, sosyalleşir, başka çocukları (Ötekiyi) tanır ve toplumun minyatürü olan okuldan büyük topluma nasıl geçileceğini öğrenir. O yüzden eğitim gibi okul da şart. Okula karşı çıkmak yerine, “kamusal okul” modelini nasıl daha iyi, fazla ve etkili biçimde geliştirebiliriz sorununun üzerine odaklansak, daha iyi ederiz.