‘OKULSUZ EĞİTİM’ ELBETTE MÜMKÜN
Okulların kapandığı, eğitim–öğretimin evlere taşındığı şu coronalı günlerde Ivan Illich’in 1971’de yazdığı “Okulsuz Toplum” adlı kitabı yeniden kıymete bindi.

Okulların kapandığı, eğitim–öğretimin evlere taşındığı şu coronalı günlerde Ivan Illich’in 1971’de yazdığı “Okulsuz Toplum” adlı kitabı yeniden kıymete bindi. Elli yıl sonra bile ‘okulsuz toplum’ mümkün mü sorusu beynimize musallat oluyorsa, okullarda yolunda gitmeyen bir şeyler var demektir hâlâ. Günümüzde okullar, sistemlerin kendilerini var ettiği, yeniden ürettiği fabrikalara dönüşmüş vaziyette. Eğitim, doğadan, doğallığından ve özünden koparılarak dört duvar arasına sıkıştırılmakta, hamurken daha ailelerinden koparılan çocuklar, eğitimin sıkıştırıldığı dört duvar arasında doldurularak, belirlenen kalıplara sistematik bir şekilde yerleştirilip şekillenmeleri hedeflenmektedir. Bunu yaparken de çocukların farklılıkları göz önüne alınmamakta, tüm çocuklar aynı tornadan çıkmış nesne muamelesi görmektedirler.
Geleneksel eğitim sisteminde çoğu zaman çocukların, fizyolojik ve psikolojik birçok ihtiyacı olan, dış çevreden etkilenen ve ona tepki veren biyolojik bir organizma oldukları unutulmakta, onlara yontulacak taş muamelesi yapılmaktadır. Bunları yontmakla görevlendirilmiş, adına öğretmen denen insanlar da, kendilerini heykeltıraş olarak görmekte, çocukların özgünlüklerini, insanı insan yapan merak etme dürtülerini, eleştirel düşünme yetilerini yontmakta, kendilerine özgü renklerini yok etmekte bir beis görmemektedirler. Zira günümüzde okullarda eğitim, insanın zihnen ve fiziken gelişimini sağlamaktan daha çok, sistemlerin varlıklarını sürdürebilmeleri için yapılmaktadır. İnsan için değil, sistem için yani. “Geleneksel eğitim sisteminde okulun çocuklara uymadığı bir gerçektir. Özellikle eğitimin maddi araçları konusunda hâlâ sanki okul, çocuğun bilgileri kazandığı ve zihnin geliştirildiği tek yer gibi düşünülmektedir. Öğretmen konuşur, öğrenci dinler, öğretmen emreder sınıf itaat eder, öğretmen öğretir, öğrenci öğrenir. Bu, ilke olarak çocukların gereksinimlerini ve ilgilerini olduğu kadar, zihinsel ve duygusal niteliklerini, bireysel farklılıklarını tanımayan bir 'bağımlılık eğitimidir.'”[1]
Evet, geleneksel eğitim sisteminin okulları, kendilerine bağımlı çocuklar yetiştirir gerçekte. Zaten varlık nedenleri tam da budur aslında. Zira egemenlerin, egemenliklerini sürdürebilmeleri adına, itaatkâr, bağımlı, beyinlerine yüklenen bilgilerin doğruluğuna sorgusuz, sualsiz inanan ve ona göre davranış gösteren, gelecekleri için tehlike arz etmeyen, güdülecek yurttaşlardır istedikleri. Bunu da fabrikasyon tarzda onları eğitime tabi tuttukları okullarda yaparlar. Var olan sistemde rahat yaşamak, bir yerlere gelmek istiyorsanız, bu okullara gitmeye mahkûm bırakılırsınız. Bu şekilde eğitim, okullarla özdeş hale gelir. O kadar özdeş hale gelir ki eğitimli–eğitimsiz ayrımı, okula gidip gitmemeye, okul bitirip bitirmemeye göre yapılır. Okula gittiğinizi belgeleyen bir kâğıt parçası varsa elinizde, ‘eğitimli’, söz konusu belgeniz yok ise ağzınızla kuş tutacak kadar ya da suyun üzerinde yürüyecek kadar mahir olsanız bile ‘eğitimsiz’ olarak kabul edilirsiniz. İnsanlar da söz konusu kâğıt parçasını almak için hayatlarını harcarlar böylelikle. Bu, eğitim yoluyla insanın kendine ve doğaya yabancılaşmasından başka bir şey değildir aslında. Yazık ki bunda da oldukça başarılı olduklarını görmekteyiz. Eğitim okulla öyle özdeşleşmiş ve bu özdeşleşme o kadar kabul görmüş ki, okulsuz eğitimin imkânsızlığına inanıyor artık hemen hemen tüm insanlar. Nitekim coronavirüs nedeniyle yapılmak zorunda kalınan uzaktan eğitimin hedefine ulaşıp ulaşmadığı ile ilgili Bahçeşehir Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi tarafından yapılan araştırma, öğretmenlerin % 81,8’i ve velilerin % 83,5’inin sınıf içi eğitimin daha verimli olduğunu düşündüklerini ortaya koydu.[2] "Okullar olmadan asla!" diyor büyük bir çoğunluk yani. Bu araştırma, içine düşürüldüğümüz eğitime dair yabancılaşmanın büyüklüğünü gösteriyor aslında. Günümüzde insanların ayakta kalmasından, hayatı idame etmesinden, onu zihnen ve bedenen geliştirmesinden daha çok, zihinlerin ele geçirilmesine odaklanınca, geleneksel eğitimin bu sonucu kaçınılmaz oluyor.
Oysa eğitimin tarihine bir göz attığımızda, eğitimin belli kesitlere ayrılarak yapılacak ve dört duvar arasına sıkıştırılacak kadar basit bir olgu olmadığını görürüz aslında. İnsanlık tarihine göz attığımızda eğitim, ilk hominid’in (insanın) iki ayağı üstüne basmayı öğrenip dik yürümesinden, yüksek ağaçlardan meyve koparmasından ya da avlanmasından tutun günümüze gelinceye kadar Homo Sapıens’in geçirdiği tüm evreleri kapsar. İlk zamanlarda insanların ayakta kalmaları, hayatlarını idame ettirmeleri, yaşadıkları coğrafyayı tanımaları, zihnen ve bedenen gelişimlerini sağlamalarını hedeflemek olmuş eğitim ve bu da, doğanın içinde gerçekleşmiş. Üretimin bir parçası olan çocuklar, mağaralara ya da odalara tıkış tıkış doldurulmamıştı yani. Doğal hayatlarını yaşarlarken ihtiyaç duyulan zamanlarda ve ihtiyaç duyulan konularda, ihtiyaç duyulduğu kadar eğitilmişlerdir. Çoğu zaman da ortaya çıkan ihtiyaçları doğrultusunda öğretmenleri, gözlemleri sonucunda bazen doğanın kendisi, bazen bir hayvan, bazen anne – babaları ya da arkadaşları olmuştur. Herkesin birbirinden bir şeyler öğrendiği uzun bir süreç yani. Şüphesiz ki, eğitimde mağara dönemlerine dönmeyi savunmuyorum. Ama eğitimin özünden koparılmaması gerektiğini savunuyorum, hem de şiddetle. Sistem için değil, insan için eğitimi yani.
O halde okulsuz eğitimi, mevcut eğitim sistemi içinde ve bu koşullarda yapmak mümkün mü? Günümüzde teknolojinin, iletişim kanallarının ve bilgi birikiminin ulaştığı seviye bunu fazlasıyla mümkün kılıyor fikrimce. Bunun da yolu, eğitime bakış açımızı değiştirmekten, bir başka deyişle geleneksel eğitimin kodlarıyla oynamaktan geçer. Öncelikle eğitimi dört duvar arasında hapsedilmekten kurtarmalıyız. Eğitim, okullara ve hatta sınırlara sığmayacak kadar geniş bir kavramdır. Eğitimin eşittir okul olmadığını kabul ettikten sonra sıra tanımına gelmektedir. Bunun için de öncelikle çocuklarımızı yontulacak taş ve kendimizi heykeltıraş olarak görmeyi tez zamanda bırakmalıyız. Eğitimi ‘eğmek’ olarak algılayıp, istendik davranış elde etme süreci olarak görmeyi terk edip, her çocuğun apayrı bir dünya, apayrı bir renk ve apayrı bir değer olduğu gerçeğini göz önünden uzak tutmadan eğitime ‘yeteneklerin ortaya çıkarılması, zihinsel ve fiziksel becerilerin geliştirilmesi, algılama kanallarını genişleterek beynin özgürleşmesi’ olarak bakmamız gerekir.
Eğitimde amaç, aklın ve bilimin aydınlığında insanın beynini kullanmasını sağlamak, beyni özgürleştirmek, toplumsal bir varlık olduğunu unutmadan insanlığın birikimlerinden yararlanarak onu doğa ve kendiyle barışık, dengeli, karakterli, üretken yapmak, mutlu ve kaliteli bir yaşam yaşamasını, insanın kendini gerçekleştirmesini sağlamak olmalıdır. İnsanı, insanlığın ortak mirası olmuş değerlerle donatıp gerçek manada insanlaştırmak, kendine, doğaya ve topluma yabancılaşmasının önüne geçmek. Zira bizim ihtiyaç duyduğumuz, sistemin dişlileri olarak görev üstlenecek itaatkâr, uyumlu, tekdüze, belli sınırlara hapsolmuş, birbirinin kopyası olan insanlar değildir. Tam tersine, hayalleri olan, entelektüel özgüvene sahip, bağımsız ve evrensel düşünebilen, kendi ayakları üstüne basabilen, becerileri gelişmiş, eleştirel bakabilme yeteneği kazanmış, merak etme duygusu törpülenmemiş, değişime ve gelişime açık, özgür beyinlerdir. Bu beyinleri yetiştirecek imkânlar günümüzde fazlasıyla mevcuttur. Teknolojinin ve iletişim kanallarının geldiği aşama ve elde edilen bilgi birikimi bunu hayli mümkün kılmaktadır. Tarihin hiçbir kesitinde, günümüzdeki kadar çok bilgi paylaşılmadı ve bilgiye ulaşım günümüzdeki kadar kolay olmadı zira.
Bilgi yönünden çocuklarımız çok ama çok şanslılar hakikaten. Eskilerin hayal bile edemeyeceği bir şeyi yapıyoruz mesela: Milyonlarca kitabı cebimizde taşıyoruz, hem de farklı dillerdeki orijinal halleriyle. Bilgiye ulaşmak, cebimizde taşıdığımız bir telefon kadar bize yakın. Bir tuşa bakar sadece. Dolayısıyla 19 ve 20. yüzyıllarda yapıldığı gibi çocukları bir odaya hapsedip beyni kuru bilgiyle doldurmayı, eğitim olarak görmeyi bırakmalıyız. Günümüzde beyni kuru, gereksiz ve yaşamda bir karşılığı olmayan bilgiyle doldurmak, beyne çöp muamelesi yapmaktan başka bir işe yaramaz. Belki de yapmamız gereken tek şey, günümüzün moda deyimiyle çocuklarımıza öğrenmeyi öğretmektir. Bilgiye ulaşma yollarını öğrettik mi, bilgiyi beyin süzgeçlerinden geçirme yeteneklerini, onu yorumlama ve hayatta kullanma becerilerini geliştirdik mi, olaylara ve olgulara değişik bakış açılarıyla bakmayı kuşanmalarını sağladık mı, gerisini çocuklarımızın çok rahat bir şekilde getirecekleri aşikâr.
Peki, tüm bunları nerede ve nasıl yapacağız? Hayat olan her yerde. Çocuklarımızın nefes alacakları, hayatlarını heba etmeden eğitim–öğretim görecekleri ve merkezinde insanın olduğu, geleneksel eğitim kurumlarına alternatif, eğitim kanallarını devreye sokabiliriz elbette, evrensel düzeyde hem de. Böylece geleneksel okulları belge almak için gidilen formaliteye dönüştürüp, oluşturduğumuz alternatif eğitim kanallarını asli konuma getirerek çocuklarımızın bu sistemden en az zayiatla kurtulmalarını sağlayabiliriz.
Çocukların küçük yaşlarda hem oyun oynayıp hem de bilim üretecekleri, doğadan kopuk olmayan merkezler oluşturabiliriz. Yine doğayla iç içe, tellerin titreşimlerinin sese dönüştüğü, çamurun sanatla buluştuğu, renklerin dile geldiği, ellerin edebiyat dokuduğu atölyeler kurabiliriz. Evlerinde istedikleri zaman başvuracakları online eğitim platformları oluşturabiliriz. İhtiyaç duymaları halinde bir tuşla ulaşacakları birçok öğretmenin yer aldığı online eğitim ağları örebiliriz. Böylece bu ağlarla birlikte eğitimi sadece dört duvar arasından kurtarmakla kalmaz, sınırları aşıp ulusal düzeyden çıkarıp evrensel düzeye de taşımış oluruz. Böylelikle çocuklarımıza "yeter ki iste, dünyanın her yerinden, her dilinden, en yetkin kişilerden eğitim alma imkânına sahipsin" diyebiliriz.
Kısacası bu sınırlı hayatımızda ‘herkesin bildiği kadar öğretmen ve herkesin bilemediği kadar öğrenci olduğu’ bilinciyle eğitimi evrensel, dinamik ve kolektif bir yaşam tarzına dönüştürerek insanın bulunduğu, nefes aldığı her yerde yapabiliriz. Eğitimi sınırlara hapsetmeden, zamana, doğaya ve değişik mekânlara yaydığımızda, eğitim çağı denilen en verimli zamanlarını çocuklarımızın elinden çalmamış oluruz böylelikle. Bu aynı zamanda toplumlar ve ülkeler arasındaki eşitsizlikleri de ortadan kaldıracak, insanlar arasındaki dayanışma ağlarını örüp dünya barışına da büyük katkılar sunmasına vesile olacaktır.
[1] Prof. Robert Dottrens (1883 - 1984)
[2] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/uzaktan-egitim-raporu-aciklandi-uzaktan-olmuyor-1739116