Mektepli Gazete

OKUL, KORKU VE CİNSELLİK

Öğretmenliğimin ilk yıllarını taşra sayılabilecek bir ilköğretim okulunda Türkçe öğretmeni olarak geçirdim.

Paylaş
Yazı boyutu
100%

Öğretmenliğimin ilk yıllarını taşra sayılabilecek bir ilköğretim okulunda Türkçe öğretmeni olarak geçirdim. Öğrencilerimin düşünce ve ruh dünyalarına sokuldukça kendi çocukluğumdan aşina olduğum oldukça kuvvetli bir korku kültürüyle karşılaştım. Bunların bir kısmı metafizik korkulardı. Öğrenciler karanlıktan, ölüden, cinden, şeytandan, zebanilerden vb. korkuyorlardı. Yine özelikle kız çocuklarının cinsel kimlikleriyle ilgili korkuları vardı. Ergenlik dönemlerinde daha çok kız çocuklarının bedenlerinden utanma sendromu yaşadıklarını sezmiştim. Kışkırtılmış bir erkeklik ve baskı altına alınmış kadınlık anlayışı hem erkek çocukların kişiliklerini sakatlıyor hem de kız çocuklarını baskı altına alarak onların kişilik gelişimlerini olumsuz etkiliyordu. Elbette daha yoksul çocukları bir de gelecek korkusu baskılıyordu. Özgüveni daha oluşmadan zedelenmiş birçok çocuğunun okul yaşamlarındaki başarısızlığının arka planını kısmen bu korkuların ve geleneksel eğitim anlayışının oluşturduğunu düşünmeye başlamıştım.

Henüz yolun çok başında bir öğretmen olarak bu sorunlara karşı doğru bir pedagojik tutum geliştirecek yetkinlikten uzaktım. Ama merak duygusu yüksek ve öğrenmeye açık bir öğretmendim. Üstelik bu korkuların çoğunu kendi çocukluğumdan tanıyordum. Korkularımın büyük çoğunluğunun kaynağı annemdi. Doğup büyüdüğüm köyde ölüden, cinden, karanlıktan korkmayan çocuk yok gibiydi. O yıllarda dinlediğim birçok öcü hikâyesi hâlâ aklımdadır. Okul müdürüyle, deneyimli meslektaşlarımla düşüncelerimi ve önerilerimi paylaşmaya başladığımda sorun iyice karmaşıklaşmış, çıkmaza girmişti. Okul müdürü cinlerin varlığını savunuyor, cinleri inkâr etmenin Kur’an’ı inkâr etmek anlamına geldiğini söylüyordu. Kimi meslektaşlarım da, beni korumak adına, idealizmi bırakıp daha gerçekçi olmamı öneriyordu.

Biraz daha deneyim kazanıp kavrayışımı derinleştirdikçe korkunun kurumsal ve sınıfsal boyutunu anlamaya başladım. Korku, özünde egemen sınıfların zor aracıydı. Bizim kimliğimiz doğduğumuz günden itibaren korkuyla biçimlendiriliyordu. Biz böylece bize biçilen kaderi yaşamaya zorlanıyorduk, onu değiştirmeye kalkmanın hem bu dünyada hem öteki dünyada oldukça ağır bir bedeli vardı. Aslında okul da bu korkuyu yeniden üreten sınıfsal bir kurumdu. Eğitim programlarıyla, eğitim yöneticileriyle, öğretmenlerin büyük bir bölümüyle ne yazık ki bu böyleydi. Yıllar geçtikçe sınıfta konuştuklarımı artık seçerek konuştuğumu fark ettiğimde şaşırmıştım. Az çok kendini yetiştirmeye çalışmış bir eğitimci olarak sorgulamadan sağlıklı bir öğrenmenin olanaksızlığından, evrimden, insanlar arası eşitsizlikten, dinin modern dünyada tek başına ahlakı temsil edemeyeceğinden, daha eşit bir dünyanın olanaklı olduğundan söz etmenin bir bedeli olduğunu öğrenmiştim. Önce kendimi korkaklıkla suçlamış, sonra da insanın ekmeğinin korkağı olmasının insani bir yanı olduğunu kabul etmiştim. Ankara Dost Kitabevi’nde dolaşırken karşıma çıkan bir kitap benim ‘korkunun sınıfsallığı’ ile ilgili dağınık düşüncelerimi daha bir sistemli hale getirmemi sağladı. Dieter Duhm’un ‘Kapitalizmde Korku’ adlı kitabı bugünlerde bir kez daha okunmayı hak eden bir kitap.

Günümüzde patlayan kadına yönelik şiddetin patolojisi de büyük oranda korkuya dayalı, cinsiyetçi eğitim anlayışından kaynaklanıyor. Bizim geleneksel kadın erkek ilişkilerini büyük oranda korku, güvensizlik ve ataerkil bir ahlakçılık biçimlendirir. Erkek namus bekçisidir. Kadın, her an şeytana uymaya eğilimli zayıf bir varlıktır. Namus uğruna ölünür ve öldürülür. Erkeğin bu bağlamdaki sorumluluğu lafzidir. Maçoluk, olabildiğince çok kadınla düşüp kalkmak, erkekliğin şanındandır, gurur okşayıcıdır. Bu anlayışla yetiştirilmiş erkekler, eşlerinin, sevgililerinin, kız kardeşlerinin en ufak çizgi dışı bir davranışını kendi varoluşlarına, temel değerlerine, onurlarına yapılmış affedilmez bir saldırı olarak yorumluyor ve dehşet saçıyorlar. Bu geleneksel pedagoji, erkeğin de kadının da ruhunu zehirleyen, yaşamlarını karartan çifte standartlarla doludur. Oysa yaşamdaki tek mucize sevgidir. Sevgi; güven duygusunun, mutluluğun, sağlam ve tutarlı bir ahlak anlayışının önkoşuludur. İnsanlık sevgisi, aile sevgisi, arkadaş sevgisi, eş sevgisi, çocuk sevgisi, doğa sevgisi, hayvan sevgisi… Elbette ki burada bilgi, aydınlanma ve sevgi arasındaki diyalektiğin de altını kalınca çizmek zorundayız. Günlük yaşamımızı kâbusa çeviren insanların(!) çocukluklarına, gençliklerine indiğinizde karşınıza sevgisizlik, şiddet ve cehalet çıkacaktır.

Son günlerde Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın eşcinsellere yönelik nefret söylemlerinin de sınıfsal bir refleks olduğu kanısındayım. Bunca kötülüğün, eşitsizliğin, sömürünün üstünü örtecek ilahi bir söyleme, anlatıya gereksinim vardır. Orta Çağ’da Kilise’nin vebanın tanrısal bir ceza olduğunu, vebalıların içine şeytan girdiğini, bu günahkârların yakılmaları gerektiğini söylemesiyle; Ali Erbaş’ın salgın hastalıklar ve eşcinseller arasında kurduğu ilişki aynı zihniyet dünyasının ürünüdür. O zaman da Katolik Kilisesi tüm zenginliklere el koymuş, yoksullar için cennetten parasına göre en güzel yerleri satmıştı. Şaka değil; bugün de televizyon ekranlarından yanmayan kefen, terlik, corona virüs duası vb. pazarlanıyor.

Ali Erbaş ve onu devletle özdeşleştiren siyasi irade, nasıl ki corona virüs konusunda bilim insanlarının bilgisine gereksinim duyuyorsa eşcinsellik başlığında da benzer bir yöntemi izleyebilir. Çünkü bu konu da tıpkı corona virüs gibi din adamlarının değil, biyologların, nörologların, psikiyatristlerin uzmanlık alanına girer. Böyle makul bir yol seçildiğinde, bilim onlara eşcinselliğin bir ahlak sorunu değil, daha çok biyolojik bir gerçeklik olduğunu anlatacaktır. Öğretmenlik yaşamımda bu tür sorunlarla zaman zaman karşılaştım. Öğrencilerime ve velilerime yardımcı olabilmek için bu konuda da bir şeyler öğrenmeye çalıştım. Okumalarımdan özetle, eşcinselliğin daha çok genlerle, kromozomlarla, nörotik kimi olgularla, çocukluk travmalarıyla ilgili karmaşık bir durum olduğu kanısına varmıştım. Dünya Sağlık Örgütü de 1990’lı yıllardan beri bu durumu bir hastalık olarak tanımlamıyor. Olguyu teolojinin penceresinden ele aldığımızda da, bu insanları Tanrı’nın böyle yarattığını söylemek mantıksız olmaz. Bilebildiğim kadarıyla eşcinsellik olgusu sadece insanlara özgü bir durum değil, bitkilerde ve hayvanlarda da görülen bir tür biyolojik rastlantıdır. Eşcinsellik nasıl bir seçim olabilir ki! Örneğin Türkiye’nin bu koşullarında normal bir insanın böyle bir seçim yapması için ileri derecede mazoşist olması gerekir. Bu insanlar ülkemizde ve dünyanın birçok yerinde katlanılması güç bir hayatı yaşamak zorunda kalıyorlar, çoğu zamanda sırf cinsel kimlikleri yüzünden öldürülüyorlar.

Bilim, istisnaları bir kenara bırakılırsa, eşcinselliği bir kişisel seçim, ahlaki sapma sorunu olarak tanımlamıyor. Eldeki kanıtların çok büyük bir bölümü bu farlılığın biyolojik kaynaklı olduğunu söylüyor. Ama örneğin birçok tarikat yurdunda çocuklara tecavüz edilmesi bir seçimdir. Saplantılı bir cinselliğin, oluşmamış bir vicdanın getirdiği ilkel bir sapkınlıktır. Çocuk tecavüzcülerinin dünyanın her yerinde benzer çevrelerde gerçekleşmesi bir rastlantı değildir. Ya da on iki yaşındaki bir kızla evlenmeyi aklından geçirmek, bu konuda fetva vermek bir seçimdir. Çok eşlilik bir seçimdir. İnsanların emeklerini sömürmek, onları yoksulluğa tutsak etmek bir seçimdir. Yaşam çoğu kez şaşırtıcı derecede deterministtir. Nereden baktığınıza bağlıdır. Madem öyle, başımıza gelen bunca kötülük insanlığın acımasızca sömürülmesinden, açlığa ve utanca tutsak edilmesinden, savunmasız çocuklara tecavüz edilmesinden, Suriye’de anlı-şanlı devletlerin kurup desteklediği haydut çetelerinin kadınları ve çocukları insan pazarları kurup satmasından vb. kaynaklanmış olamaz mı? Bu felaket cesedi Ege sahillerine vuran Aylan bebeğin ağır vebalinden kaynaklanmış olamaz mı?

Homofobi de diğer birçok korku ve ayrımcılık türü gibi irrasyonel ve sınıfsaldır. İlerici insanlık geleneğin ve kapitalizmin yarattığı her tür eşitsizlik, ayrımcılık ve korku türüyle hesaplaşırken homofobiyle de hesaplaşmalıdır. Bilim, bilgi bize her sorunun somut bir nedenselliğe dayandığını, çözümün de bu nedenselliği doğru saptamak ve ortadan kaldırmakla olanaklı olduğunu söyler. Okulun temel işlevlerinden biri de bireyi bu doğrultuda eğitmek olmalıdır. Mutlu çocuklar, mutlu bir toplum için halkçı okullara, halkçı ve hümanist eğitim programlarına gereksinimimiz vardır. Eğitim programlarımız sevgi temelli, eşitlikçi, bireysel özgürlükle toplumsal sorumluğu birlikte tanımlayan, insanın mutluluğunu temel alan, tüketime değil üretime dayanan bir nitelikte olmalıdır.

Kötülüğün kaynağı şu ya da bu değildir. Kötülüğün kaynağı mülkiyettir. Ve bu haksız mülkiyeti koruma ve süreklileştirme çabasındaki kurumlardır. İnsanın insanı sömürmesine son vermeden, bu sömürüyü kalıcılaştırmak isteyen zor araçlarını yıkmadan kötülükle baş edemeyiz. Bu yapı devam ettiği sürece yeni kötülüklerle, yeni korkularla tanışacağız kaçınılmaz olarak. Başka salgın hastalıklar, nükleer savaşlar, kuraklık, kitlesel açlık, susuzluk, uyuşturucu…

Elbette egemenlerin de korkuları vardır. Onlar da kitlelerin uyanmasından, korkularıyla yüzleşmesinden, örgütlenmesinden, egemenlerin ayrıcalıklarına son vermesinden korkarlar. Haklı ve rasyonel bir korkudur.

[1] Öğretmen, Kocaeli

Mektepli Gazete | OKUL, KORKU VE CİNSELLİK