Neden intihar ediyorlar?
Son birkaç ay boyunca medyada yoğun bir intihar vakası haberleriyle karşılaştık. Böylece kamuoyunda giderek intihar vakalarının arttığı yönünde bir algı oluştu.

Paylaş
Yazı boyutu
100%
Neden intihar ediyorlar?
Son birkaç ay boyunca medyada yoğun bir intihar vakası haberleriyle karşılaştık. Böylece kamuoyunda giderek intihar vakalarının arttığı yönünde bir algı oluştu. En son, geçinemeyen işsiz bir baba kendini herkesin gözünün önünde yaktı ve öldü. İçler acısı bir durumdu. Medyada çokça yer verilen intihar haberlerine bakıp, intihar vakalarının artmaya başladığını söyleyebilir miyiz? Türkiye, dünyada en çok intihar vakasının yaşandığı ülkelerden biri mi? Önceki dönemlere nispetle artmasa bile, kamuoyu ve medyaya yansıyan intihar vakalarının profili, neden ve sonuçları nedir? Bu intiharlar arasında öğretmen intiharlarının oranı ve kompozisyonu nasıl sergilenebilir? Diğer mesleklere göre, diyelim sayı ve oran olarak az bile olsa, acaba ataması yapılmayan öğretmen adayları neden intihar ediyorlar? Türkiye’deki intiharları, nedenleri temelinde hangi teoriyle açıklayabiliriz? İntiharlar nasıl önlenebilir? Ataması yapılmayan öğretmen adaylarının intiharlarının önlenmesi için ne yapabiliriz?***
Önce dünya geneline bakalım. Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre her yıl dünyada 800 bin kişi intihar ederek ölüyor. Bunun 20 katı ise başarısız intihar girişimi olarak kalıyor. Dünyada her 40 saniyede bir kişi yaşamına son veriyor. İntihar, 15-29 yaş arası gençlerin yaşam kaybı vakalarında ikinci sırada gelen ölüm nedeni. İntiharların % 70’den fazlası düşük veya orta gelir seviyeli ülkelerde yaşanıyor. WHO’nun 2019 tarihli bir raporuna göre dünyada intihar oranının en yüksek olduğu ilk beş ülke şunlar: Estonya (yüz binde 33 kişi). Litvanya (yüz binde 31 kişi), Rusya (yüz binde 31 kişi), Guyana (yüz binde 29.2 kişi), Güney Kore (yüz binde 26.9 kişi). İntihar oranlarının en az olduğu ülkeler: Karayip Adaları’nı oluşturan Bahamalar, Jamaika, Grenada, Barbados ve Antiga, Barbuda (yüz binde 0.8 ve yüz binde 0.5 kişi arası). Görüldüğü gibi ilk sıralarda yer alanlar, eski sosyalist ülkeler; intiharların en az yaşandığı ülkeler de küçük ada ülkeleri. Listenin ilk sıralarında Türkiye yok. Türkiye listede 100’cü sırada. İşin ilginç tarafı, dünyadaki en çatışmalı bölgelerde (örneğin Ortadoğu), en yoksul kıtasında (örneğin Afrika) ve en gelişmiş coğrafyalarında (Batı Avrupa ve Kuzey Amerika) yer alan ülkelerin, intihar vakalarında ilk sıralarda yer almamasıdır. Yani intiharın arkasında asıl neden olarak ne silahlı çatışma, ne yoksulluk ve ne de zenginliğin yer almadığı gibi bir olgu mu var?
***
Peki, Türkiye, intihar vakalarına dair istatistikler açısından ne durumda? 2019 Aralık ayında önce İstanbul’da dört yetişkin kardeşin kendi evlerinde siyanür içerek intihar ettiği haberi yer almıştı medyada. Hemen ardından Antalya’da yine 4 kişilik bir ailenin siyanürle intiha ettiği medyaya yansımıştı. İstanbul’daki vakada kardeşlerin geçim sıkıntısı çektiği belirtilmişti. Antalya’daki vakada ise baba, geride bıraktığı intihar notunda 9 aydır çalışamadığını ve maddi zorluklar çektiğini yazmıştı. Medyanın, intiharı tek tek vaka temelinde ve fakat bütünsel değerlendirme yapmadan ele almasının ötesine geçebilmek için biraz sayılara/oranlara bakalım. TÜİK’e göre 2018’de Türkiye’de toplam 3161 kişi intihar etmiş. Eğer 2018’de Türkiye nüfusunu 82 milyon olarak kabul edersek, bu intiharın nüfus içindeki oranının yüz binde 3.8 kişi olduğunu görürüz. Nitekim 2011-2018 arası Türkiye’de intihar oranları yüz binde 3.61 ile yüz binde 4.37 kişi arasında değişiyor. BBC News/Türkçe sitesine göre 2000’lerin başlarında her yıl 2000’li rakamlarla ifade edilen intihar vakası, 2012 yılından itibaren 3000’li rakamlara çıkmış (tabii nüfus da artmış; nüfus artışı dikkate alınırsa, intiharın oran olarak ülkemizde arttığını söylememiz mümkün değil). Bazı yıllara göre ülkemizde intihar rakamları şöyle: 2014 (3169 kişi), 2015 (3246 kişi), 2016 (3193 kişi), 2017 (3168 kişi). Türkiye’de intiharla ilgili en son yayımlanan istatistik 2018 yılını kapsıyor. 2019 yılına ilişkin veri ve kayıtlar açıklanmış değil. TÜİK’e göre 2018’de en çok intihar (432 kişi) İstanbul’da görülmüş. Bu kenti, Ankara (194 kişi), İzmir (186 kişi), Bursa (119), Konya (103) izliyor. En az intihar vakası görülen iller: Bayburt (1), Artvin (4), Kilis (4), Erzincan (5), Gümüşhane (5). Erkekler, kadınlardan daha fazla intihar etmiş (2018’de 2391 erkek, 770 kadın-% 75.64 erkek, % 24.36 kadın). Buradan Türkiye için şu sonuçlara ulaşabiliriz: 1) Zaman etkisi: Yıllara göre intihar vakası sayısal olarak artmış (ama oransal olarak değil). 2) Coğrafya/nüfus etkisi: Kentler nüfus ve diğer bakımlardan büyüdükçe intihar oranı da artmaktadır. Yani intihar, ülkemizde büyük kent olgusu. 3) Cinsiyet etkisi: Erkekler, kadınlardan daha fazla intihar ediyor. Peki, intihar eğilimini güçlendiren nedenler nedir? Maddi mi, yoksa manevi mi?
***
Türkiye’de 2018’de intihar nedenleri arasında üç faktör öne çıkmış: 1) Hastalıklar (677 kişi). 2) Geçim zorluğu (246 kişi). 3) Aile geçimsizliği (129 kişi). Diğer bazı kategoriler de şöyle: Duygusal ilişki, ticari iflas, öğrenim başarısızlığı vb. Hastalıklar içinde psikolojik olanlar ağırlıkta gibi görünüyor. Psikiyatrist Prof. Dr. Kemal Arıkan, kendi terapi deneyimlerine dayanarak, hastaları arasında intiharı düşünenlerin sayısının epey yüksek olduğunu söylüyor. Arıkan’a göre hem gerçekleşmiş hem de düşünce aşamasında (başarısız) kalmış intihar fikri Türkiye’de ciddi bir sorundur. Ancak Arıkan’a göre Türkiye, dünyada intihar vakaları sıralamasında üst sıralarda yer almıyor. Bunun nedeni de bazı “koruyucu etkenler”dir. Bu koruyucu etkenler arasında, intihardan caydıran “dinsel etkenler” (Allah korkusu, cehennem kaygısı vb.), “yakınlarım ne olacak endişesi” (aile bağlarının güçlü olması) vb. Buna rağmen Arıkan’a göre Türkiye’de intihar girişimleri hiç de az değil. Yani intihar, ülkemizde önemli bir sorun. Arıkan önemli bir şey daha söylüyor: Savaş ve ekonomik kriz dönemlerinde intiharlar artar. Ona göre haliyle Türkiye, ekonomik bir kriz döneminden geçtiği için intihar oranları yükselmektedir.
***
Peki, ülkemizde öğretmen intiharları ne durumda? MEB, öğretmen intiharları ile ilgili istatistik tutmuyor veya tutsa bile, anlamlı bir büyüklük oluşturmadığı için bunu yayımlama gereği duymuyor. Türkiye, 18 Şubat 2020 tarihinde Ankara Batıkent’te bir özel okulda matematik öğretmeni olan İnan Avşar’ın intiharıyla sarsılmıştı. Genç öğretmen, intiharından önce bir video hazırlamış ve intiharının gerekçesi olarak eğitim sistemini suçlamıştı. Bu yazı için bu videoyu bir kez daha izledim. İntiharından bir gün önce şu sözleri söylemiş, kaydetmiş ve videosunu sosyal medyada yayınlamıştı: “Çocuklarınızı okula göndermeyin. Çocuklarınızın beyni yıkanıyor. 15 yıllık eğitimciyim, bu işe severek girdim. Babam da eğitimciydi. Çocuklardan çok şey öğrendim. Ama şunu fark ettim ki, okul tamamen ticari bir hapishane. Çocukların şu an oralarda beyni yıkanıyor. Saçma sapan bir sisteme adapte etmeye çalışıyorlar çocuklarımızı. Artık çocukların yüzüne bakamıyorum. Saçma sapan bir sisteme hazırlıyorum çocukları.” Bu öğretmenimizin “hayat çok b.ktan” demesi, artık sadece eğitim sistemine değil, tüm hayatın anlamsızlığına dair nihilist bir duruş olarak yorumlanabilir. Ama bu yorum, hiçbir şeyi açıklamaz. Bu öğretmenin çalıştığı türeden özel okul, üniversite ve çeşitli eğitim kurumlarında sözleşmeli, esnek, güvencesiz, mobbinge dayalı, düşük ücretli ve ağır koşullarda çalışan on binlerce eğitim emekçisinin durumu iyi biliniyor. O zaman soralım: Bu öğretmeni bu duruma getiren nedir? Hangi sistem? Ne tür şartlar? Sadece bireysel sorunlar mı? Toplumsal etkenlerin durumu, rolü ve işlevi nedir? Geçim sıkıntısı yaşamak, borca batmak, gelecek endişesi taşımak gibi etkenlerin rolü nedir?
***
Fakat şöyle ilginç bir durum var: Çalışan öğretmen de intihar ediyor, çalışma imkânı bulamayan, ataması yapılmayan öğretmen adayları da. Yeni Çağ gazetesinin 18 Nisan 2018 tarihli sayısına göre, atanamayan 42 öğretmen adayı intihar etmiş son yıllarda. Medyada yapılan bir taramada kadrolu/çalışan öğretmenlerden ziyade atanamayan öğretmen adaylarının daha çok intihar ettiği görülüyor. Bundan ekonomik açıdan geçim sıkıntısının yanı sıra okunan üniversite, kazanılan bilgi ve edinilen diplomanın bir işe yaramaması, intihar edende ciddi bir bunalıma yol açıyor görünmektedir. Yani ekonomik faktörler, kapanmayan psikolojik yaralara yol açmakta; intihara yönelen birey, kendi açmazına bir çıkış yolu bulamayınca, yaşamına son vermektedir.
***
Peki, intihar olgusunu nasıl açıklayabiliriz? Bunun için anlamlı bir teori var mı? Evet, var ama ne düzeyde açıklayıcı olduğu da tartışılabilir. Marx, intiharı, insanın kendi varoluşu üzerine söyleyebildiği son söz olarak ele almış. İnsan, intihar ederek, geride kalanlara bir mesaj verir. Bu mesaj kişisel olsa bile, son tahlilde varoluşumuzu bir toplum içinde gerçekleştirdiğimiz için her intiharın toplumsal bir anlamı var, olmalı da. Bu konuda ilk, kapsamlı ve hâlâ tartışılan kuramı ilk kez Fransız sosyolog Durkheim ortaya attı. Durkheim 1897 yılında yayımladığı “Le Suicide-Etude Sociologique” (İntihar-Sosyolojik İnceleme) adlı yapıtında, bireysel bir davranış bozukluğu gibi görünen intiharın aslında toplumsal etkenleri olduğunu ileri sürüp bu sorunu sosyolojik yöntem ve açıklamalarla ele aldı. Ona göre akıl hastalığı, ırk, kalıtım, iklim ve hava sıcaklığı, taklit gibi etkenler intiharın nedeni olamaz. İntiharın nedenleri, toplumsal etkenlerdir. Bu bağlamda Durkheim, intiharları üçe ayırdı: 1) Bencil intiharlar. 2) Özgecil intiharlar. 3) Anomik (kuralsızlık) intiharları. “Bencil intihar”ın nedeni, kişinin toplumsal çevresiyle yeterince bütünleşememesidir. Örneğin aile bağlarının zayıflaması, intihar oranlarını artırır. “Özgecil intihar”, aşırı toplumsal bütünleşmeden kaynaklanır. Örneğin kişi, içinde yaşadığı ve çalıştığı çevrenin (aile, ordu, bürokrasi vb.) adet, gelenek ve alışkanlıklarına aşırı derecede bağlıysa, bu bağlılık sorgulandığında, bağlılığa halel geldiğinde intihar edebilir. Örneğin, bir subay, orduya sadakati vb. sorgulandığında, intihar edebilir. Bu tür intiharları biz en çok Japon harakiri geleneğinden biliyoruz. “Anomik intihar” ise, bireyin kriz gibi bunalım dönemlerinde davranış ve yönelimleri açısından peşinden gidilecek, uyulacak ve ölçü alınacak kural, değer ve normları olmaması durumunda ortaya çıkmaktadır. Durkheim’a göre her toplum, tarihinin her anında intihar konusunda belli bir eğilime sahiptir. Ve bu eğilimde Durkheim, zihin bozukluğu gibi psikolojik etkenlerden ziyade toplumsal etkenlerden bahseder. Çünkü ona göre intihar, son derece bilinçli bir olaydır (deliler değil, akıllılar intihar eder-geri zekâlılık, intihara eğilim yaratmaktan ziyade koruyucu bir kalkandır). İntihar edimi, düşünüp taşınma sonucudur ve bu düşünmede yer alan tasarımlar, gerçek-dışı tasarımlar değildir (Nitekim yukarıda bahsettiğim İnan öğretmen, intiharından önce düşünüp taşınmış ve bir karara/sonuca vardıktan sonra intihar etmiş). Örneğin bekârlar, evlilere göre daha fazla intihar etmektedirler. Erkekler, kadınlardan daha fazla intihara eğilimlidir. Yine intihar, çocukluk döneminden ziyade gençlik ve yetişkinlik dönemi olgusudur. Öte yandan kentlerdeki intihar oranı, kırsal bölgelere göre daha fazladır, zira kırsal bölgede bütünleştirici mekanizmalar (din, gelenek, aile vb.) daha güçlüdür; oysa kentsel alanlarda bireyci yaşam tarzı, bencillik ve yalnızlık gibi olumsuz sonuçlara yol açabilmektedir ki bunlar, sosyal etkenler olarak intihar düşüncesini tetikleyebilmektedir. Nitekim Durkheim’a göre intihara yol açan toplumsal nedenler, kent uygarlığıyla sıkıca ilgilidir. Dolayısıyla intiharda toplumsal bağların bütünleştirici veya çözücü gücü önemli bir oynar. Durkheim ayrıca intiharın bulaşıcı (öykünülen) bir olgu olduğunu da söyler. O halde Durkheim’ın intihar konusunda bize söylediği en önemli şey, intiharın doğuştan gelen bir dürtü değil, sonradan ortaya çıkan bir toplumsal olgu olduğudur. Ona göre intiharların kent ortamlarında artmasının en önemli nedeni, kırsal bölgelere özgü mekanik (benzerliğe dayalı) dayanışmadan kentlerde ortaya çıkan organik (farklılığa dayalı) dayanışma sonucu bir yandan farklı mesleklerin kendi arasındaki ileri, detaylı ve gelişmiş işbölümünün yarattığı mesleki bütünleşmenin toplumsal ilişkiler düzeyinde yeterince güçlü olmaması, öte yandan akılcı kalıpların toplumsal bütünleşmeyi sağlamada yetersiz kalmasıdır. Nitekim kentlerde beliren, örneğin ekonomik kriz, ticari iflas, politik kargaşa gibi durumlarda toplumu bir arada tutan “kolektif bilinç”in zayıflaması sonucu insanlar yönlerini şaşırır, pusulalarını yitirir, ölçüyü kaçırabilirler. Durkheim’a göre bu anomik durumdan ancak bilim temelli bir ahlaki erdem temelinde yeni bir toplumsal bütünleşmeyle kurtulabiliriz ki bunda eğitimde verilecek ahlak öğretimi son derece önemli ve belirleyicidir. Yani, intihara karşı kolektif bilinç her zaman güçlü olmalıdır.
***
Durkheim’ın bize söylemediği bir şey var: Peki, çeşitli toplumsal etkenler sonucu intihar eden bireyin bu davranışının ardındaki yapısal güçler nelerdir? Örneğin iflaslar neden olmakta, toplumsal bağlar neden zayıflamakta, kolektif bilinç niye gücünü yitirmektedir. Tam bu noktada aslında Durkheim’dan 50 yıl kadar önce Marx, “yabancılaşma” kuramıyla bu soruna bir yanıt vermişti. Marx’a göre modern öncesi toplumlarda, örneğin feodalizmde bireyler arası ilişkiler doğrudan, saydam ve görünürdü. Mübadele, soyut ve rasyonel değil, somut ve geleneksel (trampaya veya takasa dayalı) idi. Fakat kapitalizmle birlikte toplumsal ilişkiler, bu vasıflarını yitirip artan ve güçlenen metalar arası ilişkilere tabi olunca, insanlar ilişkilerini kendileri üzerinden değil, metalar üzerinden kurmaya başladılar. Meta, ilkel topluluklardaki fetiş nesneler gibi değer gördükçe, metayı üreten insan olduğu halde, meta insanlar üzerinde egemenlik ve otorite kurar, onları yönetir hale geldi. Artık toplumsal ilişkilerimizi metalar arası mübadeleye (karşılıklı değişime) indirgedikçe, metalar ve dünyası bir fetiş haline gelir (“meta fetişizmi”). Marx, tüm bu olan bitene “yabancılaşma” der: Üreticinin (işçi, köylü vb.) kendi ürettiği ürüne sahip olamaması bir yana, onun kölesi haline gelmesi, metalara tapmasıdır meta fetişizmi. Marx’a göre bundan kurtulmak için bu kapitalist sistemi devirip insanın işinin çok çeşitli faaliyet biçimlerinden sadece herhangi bir toplumsal faaliyet haline dönüştürülmesi gerekir. Marx, Engels ile birlikte kaleme aldığı “Alman İdeolojisi” adlı kitabında bunun da, refah, bolluk ve akıl toplumu olan, özel mülkiyetin kaldırıldığı “komünizm”de temel bir ilkenin (herkesin yeteneği oranında üretmesi ve fakat ihtiyacı ölçüsünde ürünlerden faydalanması) uygulanmasıyla mümkün olabileceğini söyler.
***
O halde, Marx’a göre intiharın temel nedeni, artı-değer sömürüsü üzerinden işleyen/sonuçlanan kapitalist yabancılaşma, Durkheim’a göre ise modern sanayi toplumundaki anomi ve çeşitli toplumsal davranışlardır. Yabancılaşmanın anomiyi kapsadığını söyleyebiliriz. Dikkat edilirse, intihar edenlerin bu bireysel eylemlerinin ardından mutlaka sistemin işleyişiyle ilgili bir aksaklık vardır: Geçim sıkıntısı, işsizlik, stres, bireyin yetişkin yaşamında yakalandığı çeşitli psikolojik hastalıklar, sistem tarafından marjinalleştirilme vb. Yani intiharda, sistemin yapısal krizleri içinde bireylerin davranışsal olarak bir çözüm bulamaması önemli bir rol oynamaktadır. Ataması yapılmayan öğretmen adaylarının intihar nedenlerinin en başında, atanamamak yani diplomasının gerektirdiği eğitim işini, öğretmenliği yapamamak, bir iş sahibi olamamak gelmektedir. Kaldı ki, intiharı tetikleyen çeşitli psikolojik rahatsızlıklar ve ilaç kullanımı da, son tahlilde içinde yaşadığımız sistemin üzerimizde bıraktığı etkilerden kaynaklanmaktadır. Metalar arttıkça biz insanlar azalmaktayız; sermaye zenginleştikçe, bizler yoksullaşmaktayız. Ne kadar tüketsek de, bir türlü kendimizi üretememekteyiz. Piyasada mutluluk formülleri uçuşmakta ama mutsuzluğumuz, en büyük derdimiz yine de.
***
Türkiye bu açıdan, eğer hâlâ çeşitli geleneksel ilişkileri, değerleri ve bağları çok güçlü olmasaydı, intihar oranlarının patlama yapabileceği bir ülke olacaktı. Artan ekonomik kriz, işsizlik, gelecek endişesi, deprem, hastalıklar, siyasal iktidarın yurttaşı mağdur eden pek çok yanlış uygulaması, trafik, zararlı yiyecekler, betona dayalı kentleşme gibi etkenler, insanlarda psikolojik hastalıklara neden olmaktadır. Örneğin, Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre son 3 yılda 8 milyon 656 bin 513 kişi, ruh ve sinir hastalıkları nedeniyle doktora başvurup muayene olmuş. Antidepresan ilaç kullanımı da artmaktadır. İnsanlar artık en basit şikâyetlerinde (örneğin uykusuzluk) bile antidepresana sığınmaktadır. Antidepresan kullanımındaki bu derece yüksek artışın ardındaki en önemli nedenin, performans uygulamaları ve kısa sürede muayene edip hızlıca tanı koyma zorunluluğu olduğunu belirten Prof. Dr. Figen Karadağ’a göre toplumsal belirsizlikler, geleceği görememek, ekonomik problemler, stres ve sorunlarla başa çıkamama, hekime başvuru sıklığını artırmaktadır. Psikiyatri uzmanlarına göre her ne kadar rakamlardaki artışın bir kısmı hastalık hakkında bir farkındalığın artmasından kaynaklanıyor olsa da, depresyon sıklıkla en yaygın hastalıklar (% 10) arasında yer almaktadır ki depresyon, kişinin duygusal, sosyal vb. tüm davranışlarını olumsuz yönde etkilemekte, çeşitli sorunlara (telaşlanma, huzursuzluk, içe kapanma, durgunluk, öğrenme kaybı vb.) yol açmaktadır. Bütün bu sağlık faktörlerinin elbette intihara etkisi olabilir ama intihar, son tahlilde, nasıl bir toplumda yaşadığımızla ilgili bir durumdur.
***
İntiharlara karşı ne yapmalı, hangi önlemleri almalı? Politika kurumunun bu konuda yapacağı pek bir şey yok zira sorunun asıl kaynağı orası. Problem yaratan, çözüm önerememektedir zaten. Örneğin CHP eğitimden sorumlu genel başkan yardımcısı Yıldırım Kaya’ya göre CHP’nin TBMM’de ataması yapılmayan öğretmenlerin sorunlarının araştırılması için verdiği iki önerge de, yakın dönemde AKP ve MHP oylarıyla reddedilmiş. Peki, çalışan /kadrolu öğretmenlerin durumu nedir? Son yıllarda öğretmenler üzerindeki ağır baskıların ne olduğunu iyi biliyoruz: KHK ile işinden atılmak, FETÖ’cü ilan edilmek, Eğitim Bir Sen’e üye olmayınca baskıyla karşılaşmak, performans sorunu, okul yönetimlerinin adil ve eşit olmayan davranışları, düşük maaşlar, zor çalışma koşulları vb. Tüm bunların yarattığı çeşitli sağlık sorunları (stres, tansiyon vb.) var. Bütün bunlar öğretmenin iş verimini olumsuz etkiliyor olabilir. Fakat son tahlilde, onca olumsuzluk, çalışan/kadrolu öğretmenlerde intihara yol açmıyor. Bunda, her türlü soruna karşın öğretmenlerde “orta sınıfsal konum”dan gelen bilgi, beceri ve göreli refah düzeyinin toplumsal ve mesleki sorunları çözmede bir tür hayatta kalma/beka stratejileri olarak son derece rasyonel biçimlerde kullanımın epey etkisi olsa gerek. Türkiye ortalamasına göre öğretmenler yine de, kendilerini pek çok açıdan (çalışma süresi, bilginin işinde kullanılması, çocukları eğitmenin verdiği haz vb.) diğer mesleklere göre avantajlı görmektedir. Toplumun genel resmine baktığımızda ise, intihar oranlarının diğer ülkelere göre düşük kalmasında, kentsel ortamlarda bile hâlâ gücünü koruyan “geleneksel bağlar”ın (aile, akrabalık, hemşerilik, komşuluk vb.), birtakım akılcı olmayan “mistik etkinlikler”in (fal bakıp geleceğini öngörme, türbe-yatır ziyaretleri, kurşun döktürme, haline şükretme, hocaya görünme vb.) ve “sosyalleştirici davranışlar”ın (dedikodu, çekiştirme, tevatür, kadınlara özgü Gün gibi etkinlikler, TV’lerdeki gündüz kuşağı kadın programları, alışveriş imkânı vb.) etkisi olduğunu söyleyebilirim. Fakat dikkat: Küreselleşme, kapitalizmin çıkarcı, bireycileştirici ve adil-eşit olmayan politikalarıyla tüm dünyanın üzerinden kasırga gibi geçip giderken kentlerdeki çeşitli geleneksel ve modern dayanışma biçimlerini de zayıflattıkça insanlar, kendilerini daha da çaresiz hissetmektedirler. Kadın cinayetleri, emeklilerin geçim sıkıntısı, gençlerin işsizliği, kamu çalışanlarının maaşlarının yetmemesi, Suriyeliler meselesi, çevremizdeki savaşların içinde yer almamız ve daha bir sürü sorun kimliğimizi, kişiliğimizi ve psikolojimizi aşındırmakta, bizi daha da güçsüzleştirmektedir. O yüzden intiharları önlemenin en önemli yolu, yaşama daha sıkı sarılmamızı sağlayacak olan pozitif davranışlarımızı besleyecek olan demokrasi, bilim ve modern yaşam kültürünün güçlendirilmesidir. Ama öncelikle, intiharları önlemek için, toplumsal refahı ve zenginliği adil, eşitlikçi ve dayanışmacı bir şekilde bölüştürecek sosyal ve siyasal mekanizmaların gerek birebir gerekse kolektif olarak bireysel takipleri yapmaya elverişli bir şekilde kurulmasını sağlamak gerekir. İnsanlarımız ancak bu şekilde kendilerini değerli, güvenilir ve verimli hissedebilirler.