Neden cahiliz?
Neden cahiliz? Bir an dikkatlice şöyle bir çevrenize bakın; gündelik yaşamınızda karşılaştığınız olaylara, nesnelere, insanlara, ilişkilere, olan-biten her şeye… Ne görüyorsunuz? Tıkır tıkır işleyen bir hayat, mutlu insanlar, geleceğe güvenle bakan gençler, güzel evler, düzgün yollar, temiz hava, yeşil alanlar, asgari ücretlinin bile satın alabileceği yiyecekler, yaşlılığını mutlu geçiren emekliler mi? Eğer bunları görüyorsanız, muhtemelen İsveç, Finlandiya veya Norveç gibi bir ülkede yaşıyorsunuzdur.

Paylaş
Yazı boyutu
100%
Bir an dikkatlice şöyle bir çevrenize bakın; gündelik yaşamınızda karşılaştığınız olaylara, nesnelere, insanlara, ilişkilere, olan-biten her şeye… Ne görüyorsunuz? Tıkır tıkır işleyen bir hayat, mutlu insanlar, geleceğe güvenle bakan gençler, güzel evler, düzgün yollar, temiz hava, yeşil alanlar, asgari ücretlinin bile satın alabileceği yiyecekler, yaşlılığını mutlu geçiren emekliler mi? Eğer bunları görüyorsanız, muhtemelen İsveç, Finlandiya veya Norveç gibi bir ülkede yaşıyorsunuzdur. Görmüyorsanız ya bir Afrika ya da bir Ortadoğu ülkesinde yani Türkiye gibi bir coğrafyada olduğunuz malum. Hayır, bu yazıda ülkemizin devasa sorunlarını, freni patlamış kamyon gibi her an duvara toslayacak AKP hükümetini, umutsuz insanları, ne olacağı belirsiz yarına dair düşüncelerimi yazmayacağım. Derdim başka bir şey. Sorum şu: Biz neden bu denli berbat bir toplumuz? Bu berbatlığın ardında, birçok sorunun arasında asıl neden olarak, bizim şu neredeyse kaderimiz olmuş, tenimize yapışmış ve tarihsel sürekliliğimiz haline gelmiş kronik cehaletimiz mi yatıyor? Gerçekten cahil bir toplum muyuz? Eğer öyleysek, neden cahil kaldık? Neden hep aynı hataları, aynı mekânlarda, aynı koşullarda yaptığımız halde ders çıkarıp akıllanmıyoruz? Aptal insanlardan oluşan bir toplum muyuz? Batılılardan eksiğimiz nedir? Sorun nerede? ***
Cehalet üzerine engin bir külliyat var. Platon’dan bu yana cehalet üzerine neredeyse yazmayan kalmamış. Bu literatürden kimi kavramları kullanıp başlıktaki soruma yanıt arayacağım. Neden cahil kaldık sorusunu yanıtlarken dine, Osmanlının sistemine, geleneklerimize, gerçekleşmeyen Aydınlanma ve moderniteye, kapitalizmin olumsuz etkilerine, doğulu mistisizme göndermede bulunup sorunu çözdüğümüzü sanabiliriz. Doğru, bunların hepsinin öyle ya da böyle etkileri var cehaletimizin üzerinde. Bu durumda ince eleyip sık dokumayışımızı, uzman olmayışımızı, deneyim eksikliğimizi, bilgiden habersizliğimizi, yanlış yönlendirildiğimizi düşünüp cehaletimizin bolluğuna, dirayetine ve küstahlığına şaşırmayabilir, olan-biteni normal karşılayabiliriz. İyi de, sorun da tam bu noktada değil mi? Cehaletin engin bir deniz gibi bu toprakları yüzlerce yıldır azgın dalgalarıyla dövmesinin asıl nedeni ne? Dayanıklı, ısrarcı, kronik, alt edilemez bu cehalet, onca Cumhuriyet, parlamenter demokrasi, uzmanlık, deneyim, zorunlu eğitim, görgü, yaygın medya, enformasyon bombardımanı, yeni bilgi ve ileri teknolojiye rağmen nasıl oluyor da azalacağına daha da artıyor? Nasıl oluyor da TÜBİTAK’ta dua okunan fasulyenin, dua okunmayan fasulyeden daha çabuk yetiştiğine inanıyor öğrencilerimiz? PISA’da neden OECD ülkeleri arasında hep son sıralarda yer alıyoruz? Nasıl oluyor da depremin nedenini dindar olmamaya, fuhşa veya eşcinsel ilişkilere bağlayabiliyoruz? Neden ortalık komplo teorilerinden, ezoterik iddialardan, saçma sapan tezlerden geçilmiyor? Niye lise öğrencilerimiz en basit genel kültür sorularına bile cevap veremiyorlar? Anadilini konuşamayan kuşaklar nerede ve ne zaman yetişti? Neden bir profesör çıkıp, Hz. Nuh’un tufan esnasında oğluyla cep telefonunda konuştuğunu söyleyebiliyor? YÖK üyesi bir profesör neye dayanarak cahil halkın ferasetine güvendiğini açıklayabiliyor? Bir belediye meclisi hangi kafayla imara açtığı bir arazinin altından geçen fay hattını ortak kararla bir başka bölgeye aktarabiliyor? AKP’nin milyonlarca yalanına bu halk 2002’den bu yana nasıl, neden ve hangi motivasyonla inanabiliyor? Bu, sadece propagandanın gücüne, medyanın kontrolüne, okulların perişanlığına bağlanabilir mi? Asıl sorun nerede?
***
Bunlar çok zor sorular. Binlerce neden sayılabilir. Fakat ben, bu cehaleti, sadece bir boyutundan, bizim başımızın belası olan nesneler ile olan ilişkimiz üzerinden analiz etmeye çalışacağım. Hepimizin etrafı nesnelerle çevrilidir; yani maddeler (doğal ve yapay), canlılar (insan, hayvan ve bitki) ve olaylarla. Bu nesnelerle olan ilişkimizi ya “bilimsel mantık” belirler veya “mistisizm”; veya hem o hem bu, karışık, hibrid bir durum. Biz toplum olarak bu ikisinin arasında bir bölgede yer alıyoruz; örneğin, bilimsel esaslara göre inşa edilen bir nesneye (araba, ev, makine vb.) kendi damgamızı vurmaya kalktığımızda, bu mistik/dinsel faktör işin içine girebiliyor: Nazar boncuğu takmak, nesneyi okutmak, iyi işlemesi için dua etmek, işi oluruna bırakmak, iyi dileklerde bulunmak, gerekiyorsa lanet ve beddua okumak vb. Dolayısıyla bu nesnelerle olan ilişkimizi rasyonalize edecek pek çok modern aracımız (güvenilir standart, test etme, ayrıntılı kullanma kılavuzu, ortak anlayış, uygun mekan, gerekli ekipman, yetişmiş insan) olmasına rağmen, nesnelerin bizi zorladığı rasyonel/işlevsel kalıba girmemekte de epey direniyoruz. Alman pedagog Arnd-Michael Nohl, “Eşya ve İnsan” adlı kitabında her bir eşyanın (nesnenin), maddi somutluklarıyla (ağırlık, uzunluk, kalınlık, hız vb.) bizi o eşyayı rasyonel (o nesnenin gerektirdiği şekilde) işlevsel kıldığını, yani eğittiğini ve bize bir şeyler öğrettiğini söyler. Örneğin dolma kalem, içerdiği fiziksel özellikler ve ona yüklenen sosyal işlevsellik nedeniyle, kendisini nasıl kullanacağımızı bize öğretir. O halde eğitimde, sosyalleşmede, öğrenmede ve yönelim geliştirme (Bildung) sürecinde maddi eşyanın bir anlamı vardır. Nesnenin içkin özelliklerini, yüklenilen işlevselliklerini ve sosyal yönelimlerini anlayıp uygulayabildiğimizde, eşya için, eşya ile ve eşya aracılığıyla öğreniriz. Kullanım sürecinde eşya bizimle birlikte değişir, yeni işlevsellikler kazanabilir ve hayatımızı kolaylaştırabilir. Eğer bu kullanımı yeterince akılcı kalıplara döker ve de bu kalıplar konusunda ortak bir anlayış geliştirebilirsek, o zaman o eşya veya nesneyi kullanımımız sıradanlaşır, otomatikleşir ve gündelik hayatımızda bir inorganik uzvumuz haline gelir. Artık o eşyanın/nesnenin yarattığı kolaylıklar (örneğin şehir içinde bisiklet kullanmanın kolaylıkları-trafiğe takılmadan işe gitme, bu sayede spor yapma, havayı kirletmeme, temiz havayı soluma vb.) nedeniyle gündelik hayatımızda daha verimli, mutlu ve rahat oluruz.
***
Fakat bizde olan tam da bu değil. İlişkili iki nesne dizisi ile örnek vereyim: “Trafik/araba” ve “inşaat/deniz kumu”. Arabaları yoğun, kalabalık ve meşgul araç seyrüseferi (trafiği) içinde çok ve çeşitli amaçlar (yolcu/yük taşıma, hasta nakli, teknik nedenler) için kullanırız. Bu trafiğin keşmekeş haline dönüşmemesi için evrensel araç kullanma kurallarına (hız limiti, trafik levhaları, polis denetimi vb.) uyarız. Ama her zaman değil; işimize geldiğinde çoğu zaman uymayız. Bir Alman, dağ başında olsa bile, trafik kuralına uyar; biz ise şehrin göbeğinde örneğin hala emniyet kemeri takmayız, direksiyonda sigara içer telefonla konuşuruz, arada bir kafamızı camdan çıkarıp diğer araç sürücüsüne küfür ederiz. Kurallara uymadığımız için, altyapı da yetersiz olduğundan, örneğin her yıl iki dinsel bayramda en az 300 kişi ölür, binlerce insan yaralanır ve maddi zarar meydana gelir. Peki, neden? Tanıdığım pek çok eğitimli insan emniyet kemeri takmaz; kurnazlık edip takmış gibi gösteren aparatlar kullanır. Bana göre, pek çok neden içinde bir “kültürel boşluk” var ki bunu açıklamada öne çıkıyor. Kabaca şöyle açıklayayım: “Eşek”ten inip “araba”ya binmemiz arasındaki süre, mekân, mantık ve uyarlanma süreci içinde büyük bir boşluk oluştu ve biz hala o boşluk içindeyiz. Eşek, organik (canlı) bir varlıktı; deh dediğinizde, kırbaç vurduğunuzda veya ayağınızla hayvanı mahmuzladığınızda gider. Daha çok kırsal alanların bozuk yollarında eşek, hem sahibini hem de yükünü kolayca taşırdı. Fakat canlı bir nesne olarak eşek, kentteki trafik, yoğun kalabalık, meşgul insanlar, bir ton gösterge ve uyarıcı içindeki karmaşık ortama uygun olamazdı; mantıklı ve verimli değildi; o yüzden kent ortamlarından zamanla eşek, at, öküz gibi araçlar çekildi. Böylece ileri teknolojik alet olan makinelere (araba, uçak, helikopter vb.) yerini bıraktı. Biz şimdi, Ziya Gökalp’ten bu yana “Batı’nın teknolojisini alalım, ahlakını almayalım” dediğimizden beri, teknolojinin bir felsefesi olduğunu bir türlü kavrayamadık. Nohl’un dediği gibi, nesne/eşyanın kendisi, bizim ona verdiğimiz işlevselci mantık gereği, bize belli bir rasyonaliteyi dayatır. Arabamız için “nazar boncuğu” ile “yıllık bakım” arasındaki farkı elbette biliriz; yasaların zorunlu kıldığı biçimde arabamız için gereken işlemleri yaparız pekâlâ. Fakat mesele, nesneyi kullanmada. İşte o kullanımdaki atipik, mistik veya yanlış davranışlarımız bir türlü bitmiyor ve biz bunun cezasını çekiyoruz. Hem de sürekli, hiç açık vermeden ve kararlı biçimde. Bu, aptallık değilse, nedir? Ancak bu bir “kara cehalet” değil de, “modern cehalet” midir?
***
Kara cehalet, olumsuz şartlar gereği normal olarak görülmelidir. Zorunlu eğitim, yeni öğretim yöntemleri, bilimdeki gelişmeler, bilgi depolama, ileri teknolojiye erişim ve onu yayma gibi imkanlar yoksa, diyelim sıradan bir köylünün pek çok konuda cahil olması, bilgi eksikliği, yetersizliği ve kullanılmaması bakımından normal, olağan görülmelidir. Fakat modern kent ortamında cehaletimiz aşırı, azgın ve kronik biçimde sürüyorsa, durum nasıl açıklanmalı? Bir başka örnek vereyim: 1999 Marmara depreminde çöken binalarda, kullanılmaması gereken deniz kumunun kullanıldığını öğrendik. Bu aralar her akşam Fox TV haberlerinde İstanbul’un çeşitli ilçelerinden yurttaşlarımız, muhabiri binalarına davet ederek kolon ve kirişlerde deniz kumunun kullanıldığını, sözde betonun içindeki deniz kabuklarını göstererek kanıtlıyorlar. Beton, elini attığınızda dağılmaması gerekiyor ama dağılıyor. Peki, yasak olmasına rağmen deniz kumu yapılarda neden kullanılmış? Bunda “kapitalist çıkarcılık” mı, yoksa cehalet mi rol oynuyor? Kanımca böyle bir ayrım yapmak zor zira elimizde yeterli veri ve kanıt yok. Ama en yaygın nesnelerden biri olan evlerimizi inşa ederken yeterince özenli, dikkatli ve akılcı olmadığımız söylenebilir. (Kapitalist) çıkarcılığımız ile (doğulu) cehaletimiz eş zamanlı, çoğu zaman birbirini destekleyerek ve birlikte yol alıyor. İki ayrı nesne olarak deniz kumu ile demirin yan yana gelmemesi, aynı nesne (beton) içinde kullanılmaması gerekiyor ama kullanılıyor. Tıpkı zeytinde parlatıcı namına gres yağının, sütün içinde suyun, tüm sebze ve meyvelerde kimyasal ilaçların kullanılması gibi.
***
Cehaletin bedeli büyüktür. O bedeli doğal afetlerde, askeri darbelerde, gündelik hayatın karmaşasında, enflasyonda, mali krizlerde, hastalıklarda, göl ve akarsularımızın kuruması ve kirlenmesinde, yeşil alanlarımızın tahrip edilmesinde, tefecilere bir ton borç ve faiz ödememizde sonuna değin yaşarız, yaşıyoruz. Daniel R. DeNicola “Cehaleti Anlamak. Bilmediklerimizin Şaşırtıcı Etkisi” adlı kitabında şöyle der: “Aptallığımızın ve hatalarımızın kaynağı olan cehalet neredeyse tüm acılarımızın kaynağıdır. Değer verdiğimiz ne varsa onu tehdit eder. Siz söyleyin, cehalet bizim en acıklı dramamız, sırtımızda şaklayan Tanrısal kırbacımız, sonsuz muammamız değil midir?” Öyledir ama bu kendi yasası olan, her şeyden bağımsız işleyen bir süreç değildir. Aydınlanma filozofu Helvétius şöyle demiş: “Bazı politikacılar cehaleti hükümdarın otoritesinin idamesi, tahtının desteği, şahsının güvenliği için münasip görür. Tebaanın cahilliği gerçekte ruhban sınıfı için de münasiptir.” Evet, “Batı Aklı”na karşı “Şark Kurnazlığı”na sığındık uzun süre; hala da durumumuz öyle. ABD ile Rusya arasında sözde denge kurma veya ikisini de zaman zaman kendi çıkarlarımız için kullanma denilebilecek şark kurnazlığı bize epey pahalıya mal oldu: 40 milyar dolar harcanan 4 milyon Suriyeli göçmen, pek çok İslamcı cihadist terörist, artan işsizlik vb. Bu ülkede, Cumhuriyet dönemi ve 1960’lardan itibaren gelişen sol hareketlerin eylemi hariç, gerçekten aydın yurttaş talebine bağlı bir demokrasi derdi hiç olmadı. Goethe’nin dediği gibi, “eyleme geçmiş bir cehaletten daha korkunç bir şey yoktur.” Bağnaz, kibirli ve asalak bir cehalet ile 1950’lerden bu yana birlikte yaşamaya çalışıyoruz; aşıyı zararlı bulan, zorunlu eğitimi insan haklarına aykırı gören, kız-erkek karma öğretimi inanca aykırı addeden, kız öğrencilerin etek boyuyla uğraşan bir zihniyet, Arabistan’da cahiliye devrine son verip iyi bir sistem kurduğunu sanıyor.
***
Türkiye’de cehalet, basit bir bilgi eksikliği değildir. “Aptallık” ve “saçmalık”la örülmüş karmaşık bir olgudur. Aptallık, öğrenmeye karşı direnci, akılsal yetileri kullanmadaki yetersizliklere işaret eder. Saçmalık ise, ciddi bir mantıksızlık ve çelişkili inançlara sahip olmayı ifade eder. Ülkemizde bugün milyonlarca insan çeşitli dertlerine deva bulmak için hastanelerin yanı sıra türbe, yatır, tekke, tarikat gibi mistik yerleri ziyaret etmeye devam ediyor. Ne işe yaradığı belli olmayan tarikatların milyonlarca müridi var. Cehalet bir biçimde bilgi, öğrenim ve deneyimle üstesinden gelinebilecek bir sorundur ama aptallık ve saçmalık, dirençli olgulardır. Kemal Kılıçdaroğlu’nun FETÖ’nün siyasi ayağı olduğuna inanan milyonlarca aptal var bu ülkede. Bu inanç modeli, zaten olayı/nesneyi sorgulamak yerine doğrudan kendi aklını ikame ettiği (kiraladığı) muhafazakâr kanaat önder ve liderleri tarafından kasten üretilmektedir. Bilmek yerine inanmak; inanmaya yatkın insanımızı kolayca her şeye inandırabilirsiniz. Bu önder ve liderler, profesyonel “cehalet üreticileri”dir. En kötüsü, cehalet, aptallık ve saçmalığın bir araya gelmesidir. DeNicola şöyle der: “Sebebi ne olursa olsun, cehalet kültürü mantığa üstün gelen arzuyu, güvenilir nesnellik konseptinin yitimini ve demokratik epistemolojideki kökten bir değişimi yansıtıyor.” Mantık, nesnellik ve demokrasi: İşin püf noktalarıdır. 2500 yıl önce Sokrates ve Platon, her türlü toplumsal yozlaşma ve kötülüğün cehaletten kaynaklandığını ileri sürmüştü. Günümüz Türkiye’sinde o kadar çok cehalet türü var ki, saymakla bitmez; bunlar, önemli veya önemsiz, iyicil veya ölümcül, mazur görülebilir veya görülemez olabilir. Sorun, iliklerimize değin işleyen bu cehaletin, kritik noktalardaki cehalet üreticileri tarafından çeşitli güçlerin (iktidar, sermaye, eğitim, din vb.) eşliğinde mütemadiyen üretilip durulmasıdır. Bu propagandif, pedagojik ve mistik cehalet üretimi artık “öğrenilen cehalet” diyebileceğimiz bir olgu ortaya çıkardı; yani biz, cehaletin hep statik, atadan devralınan, verili ve geleneksel olduğunu sanırdık ama artık öyle değil. Akılcılığı bilmemenin erdeminden bahseden (“cahil insanların ferasetine güveniyorum”), deneyim ve test etmeyi gereksiz gören, icat ve keşifleri refah için değil mistik inançlarının serpilmesi için kullanan cehalet üreticileri, bıkıp usanmadan, gece-gündüz çalışarak gerçek bilgilere ulaşmalarını engellemek için insanların gözlerine habire perde indirmektedir. Ve bu uğurda bilinen ne kadar modern yöntem varsa, hepsini de kullanıyorlar: İstatistiklerle yalan söylemek, sayıları yanlış aktarmak, olayları çarpıtmak, kuşkuculuk yerine aptalca bir mutlaklığı pazarlamak, standartları ters-yüz etmek, vaka üzerinden analiz yerine toptan bakış atmak, olgularla çözümleme yerine belirsiz niteliklerle uğraşmak…
***
Türkiye’de cehalet, Sartre’ın “atıl-pratik” (practico-inert) dediği bilme eylemini saptıran, zayıflatan ve gerileten bir güçtür. En modern nesnelerle (akıllı cep telefonları, son model arabalar vb.) iç içe yaşadığımız halde, gelişmiş nesnenin akılcı kullanımına rağmen bilim karşıtı en mistik şeylere (örneğin depremin yerin altından değil gökyüzünden geldiğine, aşının otizme yol açtığına vb.) inanmaya devam ediyoruz. Hayatımız boyunca aile, okul ve diğer kurumlardan pek çok modern, bilimsel ve gelişmiş bilgi öğreniyoruz ama bu bilgiler çoğu zaman enformasyon (malumat) düzeyinde kaldığı için cehaleti aşabilecek “kavrayış” geliştiremiyoruz. O yüzden sahip olduğumuz içi boş özgüven (cahil cesareti) sık sık hata yapmamıza neden oluyor. Anadolu köylüsü, yüzyıllara varan bir halk bilgeliği ve atadan görme tarzlar (geleneksel ekip biçme vb.) sayesinde çevresindeki nesnelerle (toprak, hayvan, su, sebze-meyve, gübre vb.) az-çok akılcı, barışçıl ve verimli bir ilişki kurabildi. Oysa modernizmle birlikte o dünya yıkıldı; kapitalizm, Marx’ın dediği gibi “katı olan her şeyi buharlaştırır”ken, başka bir dünya kurdu. O dünyada ayakta kalmak için en modern bilgilere, nesnelere (eşyalara) ve ilişkilere ihtiyacımız var. Biz o modern bilgileri bir biçimde aldık, öğrendik ama gereğince uygulayamadık. Modern olmak, ilişkiselliği akılcı temellerde kurmak demektir. Yani, binada deniz kumu kullanmamak, sebze-meyvede kimyasal ilaca başvurmamak, trafikte arabamızı kurallara uygun sürmek, oy verme davranışımızı akılcı biçimde gerçekleştirmektir. Aldığımız bilgiyi öğrenmiş olabiliriz ama ne ifade ettiğini, onu nerede en akılcı biçimde kullanabileceğimizi anlamak, daha önemlidir. Türkiye’nin okulları, dünyada çok bilgi yüklemekle tanınır. Bu bilgiler, çok farklı derslerde genellikle aktarılır ancak öğrencide “oto-didaktik davranış”a yol açmaz. Öğrencilerimiz bilgiyi genellikle otoriteyle birlikte alırlar; yani öğretmen, bilgiyi aktarırken, o bilginin ancak bilen bir otorite tarafından bilmeyene aktarılabileceği şeklinde bir sıralı düzenin (hiyerarşinin) olduğu bilincini de aktarır. Öğrenci o bilgiyi alıp okulu bitirdikten sonra bir alanda uzmanlaşsa, yani özelleşmiş bilgi ve çeşitli yeteneklere sahip olsa bile, o otoriteden kurtulup özgürleşmedikçe, cehalet üreticilerinin etkisine açık olacaktır. Fethullah Gülen’in o koca profesörlere, generallere ve mühendislere, kıt bilgisi ve küçük beyniyle nasıl hükmettiğinin yanıt anahtarı burada gizlidir. Bilgi edinme, otomatikman ileri düzeyde kültürlenmeye yol açmaz. Yeterli bilgi, işe yarar beceri, detaylı donanım, uzmanca davranış, malumat sahibi olma gibi etmenler, cehaleti bir nebze giderebilir ama bilinçli bir kişilik için yeterli olmayabilir. Zira “bilgilenme” ile “bilinçlenme” aynı şey değildir; çevre üzerine pek çok kitabı okumuş olabilirsiniz ama çevrenin nasıl korunabileceği konusunda bir bilinç geliştiremeyebilirsiniz.
***
Cahiller özgürlüğe ellerinden geldiğince direnirler; durumlarının değiştirilmesi için aslında dışarıdan bir baskı gerekir. Platon’un mağara alegorisindeki insanların gerçeklik diye gördükleri mağara duvarındaki (arkalarındaki ateşin yansıması olan) gölgelerin gerçek olmadığını ancak bir başkası onlara söyleyebilir. Filozoflar olmasaydı, Aydınlanma olmazdı; cahilde cisimleşmiş yüzyılların anti-bilişsel huzuru, onu bildiği, alışkın olduğu ve uyguladığı yol-yöntemleri kırmayı sağlayamaz. Yine DeNicola’ya göre “yer olarak cehalet, onu mesken tutanların bilişsel huzurları için dayanıklı bir yuvadır.” İnanç, öğrenmeye karşı çok güçlü bir siperdir. Bu siper, perde veya duvar ancak çok güçlü “epistemik topluluklar”ın oluşmasıyla kırılabilir. Aydınlanma döneminde eğer filozoflar demokratik kamusal alanlar yaratıp oralarda ilerici fikirlerini temsil etmeseydiler, Ortaçağ cehaleti kırılamazdı. Epistemik topluluklar, cehaleti kırabilecek öncü gruplardır; devrimler, icatlar, keşifler, teknolojik buluşlar, ileri topluluk deneyleri (ütopyacılarınki gibi) hep bu toplulukların eseridir. Bu topluluklar kasti cehalete kastedebilecek cüreti olan, örtük bilgileri açığa çıkarabilecek (Sokrates’in yönteminde olduğu gibi) yeteneğe sahip, farkındalığı, özerkliği ve sorumluluğu olan aydınlardan oluşur. Aydınlar, cehalete karşı hem önermesel (teorik argümanlarla) hem de deneyimle (pratik becerilerle) bilme edimini masum köylü ve çıkarcı kentliye aktarabilir. Onlar, sansürlü haberler, otoriter eğitim, dokunulmaz tabular, ezoterik iddialar, komplo teorileri vb’ye karşı önerme ve deneyimleriyle mücadele ederek aydınlanmanın bir takım statik yapılardan (din, kutsal, otorite, soy, gelenek, tabu vb.) kurtuluş olduğunu bilirler. Entelektüel cehaleti veri alıp inatçı bir çabaya eşlik eden zekice araştırma teknikleriyle aldatma ve kandırmacaları, yanlış bilgilendirmeyi, rivayeti (tevatürü), açık/gizli yalanları, abartıları, sırları, hamlıkları, mahremiyetleri ve güven ihlallerini ezip geçen bu aydınlar, birbirine benzeyen değil, farklı epistemik toplulukları kurarak demokrasinin temelini attılar. Epistemik güven artık, soyut, verili ve özsel değil, insan eylemiyle inşa edilen çabalara dayanır. Güvenilir bilgi, yanlış inançların yerini aldıkça cehalet, ne bir erdem ne bir ahlaki değer ne de işe yarar bir durumdur. Modern aydınların bir dolu külliyatı, cehaleti, bu bağlamda aşılması gereken bir sorun olarak ele aldı. Fakat 1980’lerden beri güçlenen postmodern tezler, cehalette bir tür otantiklik (sahicilik), geleneksel değer ve bilgelik bulmaya yöneldiğinde, cehalet sanki demokratik tutumları güçlendiren, neredeyse bilimsel destekli bir durum olarak ele alınmaya başladı. Örneğin Fransız filozof Jacques Rancière, “Cahil Öğretmen. Entelektüel Özgürleşme Üzerine Beş Ders” adlı kitabında, iyi bir öğretmenin erdemli biçimde cahil olduğunu ileri sürdü. Ona göre bir öğretmenin en önemli niteliği, cehalet erdemidir. Bulduğu yöntemi (“cahil bir kişi, diğer bir cahil kişinin ikisinin de önceden bilmediği bir şeyi öğrenmesini sağlayabilir”) evrensel eğitimin özgürleştirici bir yöntemi olarak savunan bu filozofun unuttuğu bir şey var: Herhangi bir konunun bir topluluk (diyelim okuldaki öğrenci topluluğu) içinde öğretilebilmesi için, o topluluğun, bilgisizliğini katı bir inanç temelinde değil, entelektüel merakı, araştırmayı ve yaratıcılığı, hatta eleştirel düşünmeyi kışkırtacak şekilde görüp motive olması gerekir. Oysa cehalet çoğu zaman rutin, geleneksel ve dogmatik inançlarını, yeni bilgi elde etmede ana motivasyon kaynağı olarak kullanıp duvarını güçlendirebilir. Türkiye gibi ülkelerde cehalet, sağ ideoloji ve hareketlerin ısrarla, mütemadiyen ve güçlü biçimde inşa ettikleri, dayattıkları ve korudukları bir mevzidir. Sabah akşam Türkiye’nin başına Siyonist çorapların örüldüğünü sanan biri, sorunun aslında kendinde olduğunu asla düşünmeyecektir. Bu, cahil kişiye güvenli bir liman, uygun bir dil sağlayacaktır. Wittgenstein, “dilimin sınırları, dünyamın sınırları anlamına gelir” derken, bu dili aslında düşünsel dünya anlamında kullanmıştır. Bu dil, (komplo teorileri örneğinde olduğu gibi) temelsiz kapsamlı analizler yaparken, burnunun ucundaki bireysel vakaları görmez, görse de analiz edemez.
***
Fakat Türkiye’de yukarıda belirttiğim türden epistemik topluluklar şimdi son derece zayıf; korkunç bir çıkarcılık (iktidarın nimetlerinden faydalanma), en laik, bilimsel düşünen ve modern insanları bile cehalet üreticileriyle birlikte eylemeye itmiştir. Bu, kapitalizmin zaferidir zira sermayenin sistemi, en geri/ci yapılarla bile ittifak kurabilecek niteliktedir (bunu Nazi rejimine destek veren Alman burjuvazisinden biliyoruz) ancak bu çıkarcı ittifak, uzun vadede cehaleti daha güçlü biçimde üretmeye de başlayacaktır. Paylaşılan inançlar, eleştirilen bilgilerin önünde gittiği sürece bu cehalet üretici kısır döngüden çıkamayacağız. Ve o zaman, kadim, geleneksel ve masum cehalet artık sistemli biçimde “dayatılmış cehalet”e dönüşecektir. “Yetersiz eğitim” giderek “entelektüel tembellik”e evrilecek, bu da kendi aklını çalıştırmak yerine başkasının aklını kullanmaya yönelik eğilimi güçlendirecektir. Burada ilginç olan nokta şudur: Yaygınlaşan kitle medyası, artan eğitim olanakları ve son model cep telefonları/bilgisayarlara rağmen, onca enformasyon ve bilginin işlenmesinde gereken yeti, dikkat ve ilgi eksikliğinin yarattığı karmaşadır. Bu, sözde çoğul kakafoni ortasında (sesler karmaşasında), istediğimizi bulmak için daldığımız pazarda (çıfıt çarşısı) bize sunulan tüketim maddelerinin sihrine kapılarak içine düştüğümüz mistik durumdur. Marx, buna “meta fetişizmi” demişti: Yani, biz pazardaki metalar arası ilişkileri bir süre sonra kendi toplumsal ilişkilerimizin yerine ikame ederiz. Ürettiğimiz metalara bir sihir atfederek onların güçlü olduğunu sanırız. Metalar böylece fetiş (ilahi, dokunulmaz, tabu vb.) niteliği kazanırken biz de bireyler olarak onların kölesi oluruz. Bu, tipik bir yabancılaşma süreci ve cehaletin aşılmasını engelleyen en önemli etmenlerden biridir. AKP, meta fetişizmini dibine kadar kullandı ve fakat o fetişizmi, ilahi kertede son derece çarpık bir muhafazakâr toplum üretmek için işe koştu. Bir tarafta metalar dünyasının soğuk, akılcı ve çıkarcı evreni, öte yanda hayırsever dünyanın sıcak, akılcı olmayan ve sözde dayanışmacı mahallesi. AKP, bugüne değin bu iki dünyayı birleştirmeyi başardı. “Masum cehalet” ile “çıkarcı zenginliği” aynı torbanın içine atabildi. Soğuk kapitalizmi hem iktidarını güçlendirmek için kullandı hem de tüm sorunların nedeni olarak tabanına sundu; kapitalizm hem nimet hem düşman oldu. Faizi günah olarak gören bu anlayış, faiz veren bankaları sevdi, kullandı ve geliştirdi. Faiz aslında sorun değildi; sorun olan, faizlerin yüksekliğinin piyasaların işlemesini frenlemeseydi.
***
Sonuç olarak: Aristo’ya göre herkes, doğası gereği bilmeyi arzular. Çünkü bilgi hayatımızı kolaylaştırır, yaşamımıza anlam katar, bizi sosyalleştirir ve ötekine açılarak, Gadamer’in dediği gibi başkalarıyla “ufuklarımızın kaynaşması”nı sağlar. Bu, cehaletin panzehiridir. Descartes’ın öznesi, bilme edimine yoğunlaşırken özbilincin (insanın kendisini düşünmesi ve bilmesi) rolünü ortaya çıkarmıştı. Özne ile nesnenin diyalektiği, bize modern olan fikirleri vermişti. Ortaçağlarda egemen bilgi aktarım sisteminde insan, verili hakikat yerine nesnel gerçeklerin peşine düşmedi çünkü öyle bir iklim/ortam yoktu. Bunu ancak çok sonradan (takriben 12. yüzyıldan itibaren) “birey” dediğimiz yeni kategori yerine getirecektir. Birey bir taraftan kendisi üzerine düşünerek (Montaigne’nin “Denemeler”i ve Rousseau’nun “İtiraflar”ı bu olgunun veciz örnekleridir), öte yandan nesneler dünyasıyla başka türlü (bilimsel, teknolojik, kapitalist vb.) ilişki kurarak insanda yeni bilgi açlığı, merak, araştırma ve yaratıcılık isteği yarattı. Ortaçağ’ın cehaleti bu süreçte çok zor kırıldı. Geriye dönüşler oldu, devrimler lanetlendi, Tanrı’yı yeniden tek otorite yapmak için çok çaba sarf edildi. Bu süreçte dinsel mantık anlayışı (kader), modern anlayışa (olanak/olasılık) karşı bayrak açtı. Fakat her bilişsel huzursuzluk, peşinden cehaletin körlemecesine adanmış, kin besleyen, taciz eden, konformist, rehavet ve musibet yüklü yanlışlarına darbeler indirdi. Modernlikte her sınır aşımında günah, ihlal, tehlike, tabu, sansür, utanç ve kibir hazinesi biraz daha zayıfladı. Cehaleti mutlaka yenmemiz lazım. İkinci bir “Aydınlanma Hareketi” şart.