Mustafa Server Yazdı: Sorumsuzluk Düzeni
David Harvey’in “Neoliberalizmin Kısa Tarihi”nde örneklerini verdiği ülkelerin yaşadıklarıyla Türkiye’deki yaşananların örtüşmesi, bizi bildiğimiz bir sonuçla karşı karşıya getiriyor: Yaşamakta olduğumuz sorunlar, tekil biçimde ele alınamaz. Sistemin tümü içinde değerlendirilmeli. Çünkü neoliberalizm, sisteme, sadece ekonomi politikalarıyla müdahale eden bir anlayış olmadı. İnsanların zihinsel dönüşümünü de sağladı. Devletlerin siyasal ve hukuk alanını biçimlendirdi.

Paylaş
Yazı boyutu
100%
Sorumsuzluk Düzeni
Mustafa Server
David Harvey’in “Neoliberalizmin Kısa Tarihi”nde örneklerini verdiği ülkelerin yaşadıklarıyla Türkiye’deki yaşananların örtüşmesi, bizi bildiğimiz bir sonuçla karşı karşıya getiriyor: Yaşamakta olduğumuz sorunlar, tekil biçimde ele alınamaz. Sistemin tümü içinde değerlendirilmeli. Çünkü neoliberalizm, sisteme, sadece ekonomi politikalarıyla müdahale eden bir anlayış olmadı. İnsanların zihinsel dönüşümünü de sağladı. Devletlerin siyasal ve hukuk alanını biçimlendirdi.
Bu yazıda amacım, bir bütün olarak neoliberalizmin kendisini sorgulamak değil, uygulandığı ülkelerde başarı, başarısızlık ve sorumluluk arasındaki ilişkiyi nasıl ters yüz ettiği üzerinde kısaca durmak ve konuya biraz dikkat çekmek olacak.
Konuyla ilgili bize kapıyı açacak, anahtar rolünü üstlenecek olan soru şu olmalıdır: Sistem işlemezken, içinden çıkılması zor bir kriz yaşanıyorken, sorunların çözülmesi için kimler göreve getiriliyor?
Özellikle neoliberal ekonomi politikalarının eksiksiz uygulandığı ülkelerde, doğal olarak da kendi ülkemizde bu soruyu kendimize sormamız gerekiyor. Soruyu sorduğumuzda biraz geriye doğru gitmek ve 24 Ocak 1980 kararlarından bu yana Türkiye’nin yönetiminde görev almış siyasileri, üst düzey bürokratları hatırlamaya çalışmamız yeterli olacaktır. Eğer bu kadar geniş bir tarih aralığı size zor geliyorsa, sadece 16 Nisan Referandumu sonrasında gerçekleşen Anayasa değişikliğiyle ortaya çıkan yeni yönetimin kamuda görevlendirdiği üst düzey yöneticilerin, bakanların biyografilerine bakmak, faaliyetlerini hatırlamak da aşağı yukarı bizi aynı sonuçlara ulaştıracaktır.
Ulaşacağımız ilk sonuç, aslında göreve getirilenlerin yaşadığımız, yaşamakta olduğumuz toplumsal sorunlardan beslenen, hatta onlara yol açan, bir bakıma sorumlu insanlar olduğudur. Gündelik yaşamımız içinde medya organları aracılığıyla bize anlatılan “başarı” kavramı, bu insanların yaşam öykülerine benzer öyküler anlatır. Bir tür popüler vaizlik rolü üzerinden uzmanlık alanı haline getirilmeye çalışılan “kişisel gelişim” alanındaki anlatılar bu öykülerin analizini, çoğu zaman da propagandasını içerir. Bunların hikâyelerinde başarı, fırsatları kullanmaktaki hünerleri, beceri anlamına gelir. Doğal olarak bu kişilerin başarıları içinde yer aldıkları organizasyonlardır. Çünkü başarıları ancak organizasyonun içinde anlam kazanır.
Oysa biraz yakından bakıldığında, bu insanların başarısı, tümüyle eşitsizlik üzerine kurulmuş bir sistem içerisinde gerçekleşir ve başarı dedikleri faaliyetler bu eşitsizliğin olabildiğince sürdürülmesini sağlayan becerilerin sonuçlarıdır. Büyük çoğunluğu üreten olmaktan çok rant geliri elde etmekte başarılı olmuş kişilerdir. Üst düzey yönetici ya da şirket sahibi olarak aslında bu kişiler tam da yaşadığımız sorunların tarafı olarak azınlıkta kalan ama kazançlarıyla hep yukarıda olan kişilerdir.
Şimdi bunlardan, toplumsal kutuplaşmanın devam ettiği, ekonomi alanında yaşanan krizin etkilerinin gündelik yaşamı derinden etkilediği bir dönemde bir şirketi değil, kamuyu, halkı kurtarmalarını bekliyoruz. Eşitsiz düzenin %1’nin içinde yer almış olmalarının hikâyesine bakarak, %99’un yararına politikalar geliştirmelerini, kamu yararını gözeterek kamu hizmetlerini düzeltmelerini, yoksulları zenginleştirmelerini kendilerinden istiyoruz.
Oysa şu kesin: Bugüne değin üstlenmiş oldukları görevleri bu kişiler eksiksiz yerine getirebilmiş olsalardı, bir başarı hikâyeleri olmayacaktı. Bu kişilerin zenginleşmelerinin, kamu faaliyetlerinin kamu yararı önceliğinden uzaklaşmasıyla gerçekleştiğini, üstlendikleri görevleri doğru dürüst yerine getirebilen bir devletin olduğu yerde bu insanların sıradan bile olamayacakları açıktır. Çünkü iyi işleyen bir kamu sistemi, çalışmayı ödüllendirir, kurnazlıkları değil.
Oysa onlara inanıyoruz. Onları üstün yetenekli, zeki insanlar hatta yeni tip kahramanlar olarak görüyoruz. İşte bu, neoliberalizmin zihinleri nasıl dönüştürdüğünün göstergelerinden biridir.
Şimdi bu durumu eğitim üzerinden değerlendirmeye çalışalım.
Sistemin iyi işlediği, kamunun kendi sorumluluklarını eksiksiz gerçekleştirdiği bir ülkede özel bir eğitim kurumunun başarısı, takip ettiği eğitim programda, bu programın okulun öğrencilerine kazandırdığı becerilerde ve değerlerde somutlaşır. Rekabeti, elemeyi esas buradan başarılı çıkmak için avantajlı öğrencileri bünyesinde toplayarak merkezi sınavlarda edinilen skor başarısıyla değil. Siz hiç yoksul, geride kalmış, bıraktırılmış öğrencileri bünyesinde toplayan ve bu öğrencileri geride kalmaktan kurtaran bir özel öğretim kurumu gördünüz mü? Ama merkezi sınav başarısı % 1-5 arasında olan öğrencileri bünyesinde toplayan sayısız özel öğretim kurumu görmüşsünüzdür.
Avrupa’da geçmişi yüzlerce yıl geriye giden özel okullar vardır. Bunların çoğu ya eğitim alanında geliştirilmiş bir öğretim yöntemlerinin okullarıdır ya da bazı değerleri merkeze alarak eğitim veren kurumlardır. Merkezi sınavlardaki başarının değil de, izlenen eğitim programının başarılı olması, o okulu, sadece mülk bakımından özel değil, diğer yönleriyle de özel hale getirir. Sözde özel okul sahibi olduğu söylenen ve eğitimde bizi kurtarması için göreve getirilen kişi ya da kişilerin böyle bir başarısı var mıdır?
Nobel iktisat ödülünü de kazanmış olan Joseph Stiglitz, “Eşitsizliğin Bedeli”nde “Açıkçası işleyen bir sitemin mimarlarından sistemi düzeltmelerini, özellikle de çoğu vatandaşın yararına çalışacak şekilde yeniden inşa etmelerini beklemememiz gerekirdi”(s.33) diye yazmaktadır. Bu cümlenin devamında ise ekonomi ve siyaset kurumlarını dikkate alarak, başarısızlığın birbirleriyle alakalı olduğunu belirtmektedir. Stiglitz’in ekonomi, siyaset ve hukuk ile örneklemeye çalıştığı durumu rahatlıkla eğitim örneğini de katarak genişletebiliriz. Eğer eğitimle ilgili bir konudan ya da sistemin başarısızlığından söz ediyorsak, o konu mutlaka eğitim kadar siyasetle, ekonomiyle, hukukla da ilgilidir.
Örnek olarak aklıma ilk gelen FATİH Projesi oldu. Elbette başka projeler, düzenlemeler de var. Bütünü temsil etme ve yukarıda söylediklerimi kanıtlama açısından FATİH Projesi, hem güncel, hem de toplumun tüm kesimleri tarafından iyi bilinen örneklerden biri oldu. Çünkü bu proje, hazırlanışı, gündeme getirilmesi ve uygulamaya konulması bakımından eğitimin, siyasal, ekonomik ve hukukla olan ilişkisini baştan sona örneklemektedir. FATİH Projesi bir eğitim projesi olmaktan daha fazla siyasal-ekonomik proje olmuştur. Hem siyasal alanı hem eğitimi düzenleme yetkisini elinde bulunduran karar alıcılar, bu projenin Türkiye’nin çağı yakalaması hatta aşmasını sağlayacağını dile getirdiler. Neredeyse eğitimdeki tüm sorunların bu projeyle çözüleceğini ve eğitimdeki başarının kalıcı olacağını ilen ettiler. Projenin duyurusunda yeni nesli temsil eden kutsal kitap, bilgisayar sembollerinin seçilmesi de neoliberalizm açısından hayli anlamlıydı.
Dikkat edilirse bu amaçların hiçbiri pedagojik içerik taşımamaktaydı. Sözde kurtulmaya çalıştıkları söylenen eğitim paradigmasında geçerli olan eğitimin yeni toplumsalın inşası için vazgeçilmez araç olduğu fikri yerli yerinde duruyordu. Çocuklar, kendi kişiliklerini geliştiren varlıklar değil de, kendilerinin dışında belirlenmiş olan değerlerin taşıyıcısı olarak ilan edilmişti.
Neoliberal ekonomik politikalara eşlik eden siyasal düzenlemeler, başarı kavramını dönüştürürken, bu örnek olayda da görüldüğü gibi başarısızlık ve sorumluluk kavramlarını ise tümüyle anlamsız hale getirmiştir. Eğitim gibi toplumun tüm üyelerini etkileyen bir konuda ne karar alanlarda, ne uygulayanlarda sorumlu bulabilmek mümkün değildir. Çünkü uygulayıcılar kararı belirlemede etkin olmadıkları için sorumlu tutulamazken, siyasi karar alıcılar da kamusal sorumluluğu seçimlerle halktan yetki alıp almama olarak değerlendirip kendilerini sorumsuz ilan ettiler.
Halk ise zaten sorumsuzdur. Geriye kişilerin kendileri kalmaktadır.
Kamu düzeni sorumsuzluk üzerine inşa edilirken, medya organları üzerinden gelişen söylem ise kişileri sorumlu tutmak üzerine öyküler inşa etmektedir. Başarısız ve sorumlu olan yalnızca öğrencidir, öğretmendir, velidir. Onlar da başarısız ise kesinlikle çalışmadıkları içindir.
Bir sorun yaşanıyor ve o sorundan dolayı kimse sorumlu tutulamıyor, sorgulanamıyor ve hesap verdirilemiyor ise, sorun artık her yönüyle siyasi sorundur.
Her toplumsal sorun bir şekilde siyasal sistemle ilgilidir ve dolayısıyla siyasal nitelikler taşır. Ancak sorunun tümüyle siyasal özellikler kazanması, sorunla ilgili muhatapların bulunamadığı andır.
Yeni düzen biyografileri başarı hikâyeleriyle dolu insanları yetkili kılarken yaptıklarıyla her koşulda sorumsuz yeni tipte insanların yönetimi anlamına gelmektedir. Onlar sorunları yaşayanların muhatabı olamayacak kadar istisna insanlardır! Böylesi bir düzen, başarı hikayesi ister ama herkes için değil.