Pandemi Koşulları Altında Eğitimdeki Kriz
Murat KAYMAK
Son yıllarda özellikle Covid-19 Pandemisiyle birlikte eğitim alanında yaşanan sorunlardan dolayı, eğitim sistemlerinin zayıflamasını, güç kaybına uğramasını, çözümlerde tıkanmasını ve bunların yarattığı belirsizlikleri kriz olarak adlandırmak daha doğru olacaktır. Bir bakıma kriz belirsizlik durumundan çözüm için harekete geçilen zamana kadar arada yaşanılan durumu ifade eder. Covid-19 Pandemisiyle birlikte ülkelerin yaşadıkları toplumsal, siyasal krizler zaten önceden de önemli ölçüde küresel özellikler göstermekteyken küresel özellikleri çok daha fazla öne çıktı. Ekonomilerin daralması, insan yaşamını tehdit eden virüsle mücadele, eğitimin dijital nitelik kazanması ilk elde küresel düzeyde gözlemleyebildiğimiz sonuçlar arasında yer alıyor.
Ancak kriz saptamasında bulunmak, sorunun tanımlanması için sadece bir başlangıçtır. Çünkü krizin niteliklerinin saptanması için nedenlerinin ve boyutlarının ortaya koyulması gerekiyor. Bu ise karşı karşıya kalınan sorunların disiplinler arası olmasının yanında sorunların oluşumundan çözümüne kadar olan geçen zamanda toplumsal çıkar gruplarının, kimliklerin, ideolojilerin, felsefelerin, geleneklerin, kültürlerin, farklı coğrafyaların, bilimsel keşiflerin vb etkenlerin rol alması nedeniyle hayli karmaşık ve zor bir durumdur. Bu nedenle krizden bahsetmek, eğitim sisteminin zayıflamasından, güçsüzleşmesinden daha öte bir belirsizlik durumundan bahsetmek anlamına gelmektedir.
Krizin sonuçlarından çok nedenlerinden hareket ettiğimizde iki farklı olguyla karşı karşıya kalıyoruz. Birinci durumda toplumsal, siyasal ve kültürel alanlarda yaşanan sorunların eğitime yansımasını görüyoruz. Karşımıza çıkan olgu, eğitimin, varoluşsal özelliğinin gereği olarak kendisi dışındaki bütün toplumsal kurumlardaki değişmelerden etkilendiğidir. Bu etkilenmelerin sonucu olarak ortaya çıkan krizi “eğitimin toplumsal krizi” ya da bu yazıda tercih ettiğimiz biçimde “eğitimin dışsal krizi” olarak adlandırabiliriz. İkincisi ise doğrudan eğitimin kendi içinde varoluşsal olarak barındırdığı ikilemlerin/çatışkıların ortaya çıkardığı krizdir. Bunu da yazı boyunca “eğitsel” veya “eğitimin içsel krizi” olarak adlandıracağız.
Eğitimin krizi üzerine nedenlerden yola çıkarak yaptığımız bu sınıflama, krizin sonuçlarını görmeksizin nedenlerine geçtiğimiz düşüncesine yol açmamalıdır. Zaten her birimiz için dayanılmaz, kabul edilmez durumlar yaşatan sonuçlarını da birlikte yaşamaktayız. Dolayısıyla bizim kriz olarak adlandırdığımız durum doğrudan yaşantılarımızın, gözlemlerimizin bir sonucudur. Ayrıca konuyla ilgili yapılmış yerel ve uluslararası araştırmalar[1] bizlerin yaşamakta olduğu durumu sahadan elde edilen verilerle de desteklemektedir. UNESCO, UNICEF ve Dünya Bankası tarafından 150 ülkede gerçekleştirilen ve sonuçları 29 Ekim tarihinde açıklanan bir raporda eğitimin dünyadaki durumu şu şekilde verilmektedir: - “Ülkelerin üçte ikisinden fazlası okullarını tamamen veya kısmen yeniden açmış olsa da, dörtte biri ki bunlar düşük ve orta gelirli ülkelerdir planlanan yeniden açılış tarihlerini karşılayamamış veya henüz bir yeniden açılış tarihi belirleyememiştir.
- Finansman sorularına yanıt veren 79 ülkeden, düşük ve orta gelirli ülkelerin yaklaşık % 40'ı bir sonraki mali yıl için milli eğitim bütçelerinde bir azalma olacağını belirtmiştir.
- Çoğu ülke, öğretmenlerin öğrencilerin öğrenmesini denetlediğini bildirirken, düşük ve orta gelirli ülkelerin dörtte biri öğrenci eğitimini izlemiyor.
- Katılımcı düşük gelirli ülkelerin yarısı, öğrenciler ve öğretmenler için el yıkama tesisleri, fiziksel mesafe önlemleri ve koruyucu ekipman gibi güvenlik önlemlerini uygulamak için yeterli kaynağa sahip olmadıklarını belirtmiştir.
- Düşük gelirli ülkelerin yaklaşık üçte ikisi, dışlanma riski altındaki kişilerin erişimini veya dahil edilmesini desteklemek için önlemler başlatmıştır.
- Anketlere katılan düşük gelirli ülkelerin% 40'ından daha azına kıyasla, katılan yüksek ve üst-orta gelirli ülkelerin% 90'ından fazlası öğretmenlerden okul kapanışlarında çalışmaya devam etmelerini istemiştir.
- Hemen hemen tüm ülkeler, çevrimiçi platformlar, televizyon veya radyo programları ve evde kullanım kitleri aracılığıyla uzaktan eğitimi eğitim faaliyetlerine entegre etmiştir.
- 10 ülkeden 9'unda, çevrimiçi eğitime erişim, çoğunlukla cep telefonlarını kullanarak veya sübvansiyonlu veya ücretsiz İnternet erişimi sunarak kolaylaştırılmıştır ancak bu erişimin kapsamı son derece farklılıklar göstermektedir.
- 10 ülkeden 6'sında ebeveynler rehberlik desteği almakta 10 ülkeden 4'ü okul kapanışlarında çocuklara ve bakıcılara psikososyal danışmanlık hizmeti verdiğini belirtmiştir. Bu çabalar, yüksek gelirli ülkelerde daha yaygındır.”[2]
UNESCO raporu çok daha ayrıntılı bulgular ortaya çıkarmıştır. Elde edilen bu bilgiler, bizim her hangi bir araştırmaya gerek duymadan kendi gözlemlerimize dayanarak ulaştığımız sonuçlardan farklı sonuçlar ortaya çıkarmamıştır. Bu tablo sadece şunu göstermektedir Pandemi ülkeler arasındaki ekonomik eşitsizlikleri arttırırken, ülkelerin kendi içlerinde de yoksullar Pandeminin yarattığı ağır sonuçları göğüslemek durumunda kalmaktadır.
Eğitimdeki Krizi Adlandırmak
Eğitim ile kriz olgusunu birlikte düşündüğümüzde konunun çeşitli biçimlerde ele alındığını söylemeliyiz. Eğitim ile kriz olgusunun yan yana getirilmesinde bizim yukarıda yaptığımız biçimde bir ayrım yapılmaz. Yapılan çoğunlukla Hannah Arend (1906-1975)’in “Eğitimdeki Kriz” başlığını taşıyan öncü makalesinde olduğu gibi toplumsal alandan eğitime taşınan kriz ile eğitimin kendi var oluşunda yer alan ikilemlerden kaynaklanan krizler arasında bir ayrım yapmama yoluna gidilir. Arend, ilk olarak 1958 yılında yayınladığı bu makalede krizin hem toplumsal boyutlarına hem de eğitsel boyutlarına değinir. Bu değinmeler toplumsal krizlerin eğitime taşınması noktasında hayli ufuk açıcı analizler içerirken eğitimin kendi krizi olarak adlandırdığım sorunlara dönük değerlendirmelerinde de bir o kadar başarısız ve yer yer demagojiye varan saptamalar içerir. Arend’in bu çalışması kuşkusuz onun siyasal alandaki modern düşünceye dönük eleştirileri bağlamında ele alınmalıdır. Bu nedenle bu önemli makale eğitimdeki krizin açıklamasından, analiz edilmesinden çok adlarını vermeden eleştirdiği “Yeni Eğitim” akımı ve onun temsilcileri arasında yer alan Dewey, Montessori, Declory, Freinet vb isimlere yönelik bir “lanetleme” olarak okunmalıdır.
Arend seçtiği yolun dışında ikinci türden bir yaklaşımda ise krize bağlı olarak yaşanan sorunların görünümlerinden hareket edilir. Örneğin Christian Laval böyle bir sınıflama yapmıştır. Ona göre eğitimin iki krizi vardır. Birinci türden kriz eğitimde yaşanan eşitsizliklerden kaynaklanan eşitsizlik krizidir. İkincisi ise kurumsal yapıların dönüşümünün yarattığı kurumsal krizdir[3]. Eğitimde büyük dönüşümlerin yaşanan büyük toplumsal krizlerle birlikte geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Kapitalizmin ortaya çıkışıyla birlikte gelişen modernleşme içinde yaşanan krizlere eğitim alanında teorik düzeyde iki biçimde tepki verildiğini görüyoruz. Kapitalizm öncesinin geleneksel eğitimi, bütün insanları kapsamadığından daha çok özel ihtiyaçların karşılanması için özel insanlara yönelik yapılan bir faaliyet olarak gözükür. Kapitalizmle birlikte yaşanan değişim bu geleneksel eğitime verilen tepkiler biçiminde olmuştur. Bir taraftan eğitim kitleselleşip, kamusal nitelik kazanırken diğer taraftan da geleneksel eğitime yönelik güçlü teorik çıkışlar da beraberinde gelmiştir. Kökleri Montaigne’a kadar götürülen ama daha çok 19. ve 20. yüzyılda gelişen çocuğu esas alan, ondan hareket eden “yeni eğitim”[4] anlayışı, insanlığın geleneksel eğitimden çıkışını ifade eder. Bu akımın etkileri bugün de sürmekle birlikte ikinci Dünya Savaşı’nın sonrasında yerini eğitimi tam bir bilime ve çocuklara yönelik (onların istendik davranışlar edinmesi noktasında) kesin sonuçlar garanti eden teknikçi akıma bırakmaya başlamıştır. Pandeminin etkisiyle yaşamakta olduğumuz krizde eğitim, her çocuk için bireyselleştirilmiş olarak mı yapılmalı yoksa eskide olduğu gibi genel eğitim olarak mı kalmalı? Eğitim, yüz yüze mi olmalı yoksa gelişen teknolojiyle birlikte dijital ortamlarda mı gerçekleşmelidir? Bu ve buna benzer tartışmalar yaşanan krize yönelik teorik düzeyde verilen tepkileri göstermektedir.
Eğitimin Dışsal Krizi
Toplum, “ortak çizgiler üzerinde, ortak ruhla ve ortak hedeflere doğru çalıştıkları için bir arada duran ve birbirine tutunan insanları”[5] ifade eder. Eğitim, Durkheim’ın da belirttiği üzere toplumun kendisini yeniden üretmesi için uzmanlaşmış kurumlar, kişiler aracılığıyla yeni nesillere yönelik tüm eylemleri kapsar. Böylece eğitim, toplumun üyeleri arasındaki toplumsal mesafeyi (ilişki ağlarını/biçimlerini/yakınlık ve uzaklıklarını) dönüştürür. Bu dönüştürme mesafenin tümden kaldırılması biçiminde olabileceği gibi arttırılması veya azaltılması biçiminde de olabilir. Bu yönüyle eğitim toplumsal ilişkilerin tümünü etkileyebilecek bir eylem biçimi olarak, toplumun içinde yer alması nedeniyle toplumsal değişimden tümüyle etkilenir. Arend, eğitimi, var olanı muhafaza etme anlamında tam anlamıyla bir muhafazakârlık[6] olarak nitelese de değişim karşısında muhafazakâr niteliğini koruyamadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu nedenle eğitim sistemleri toplumsal değişmelere bağlı olarak krizleri büyük ölçüde dışsal etkiyle onu kuşatan toplumsal yapıdan etkilenme yoluyla yaşamaktadır. Örneğin toplumsal kutuplaşmalar, eşitsizlikler, savaşlar başta eğitime erişim olmak üzere eğitimin her alanında sorunlar doğurur. Eğitim bu tür etkilerle olağan (yani olması gereken) özelliklerini kaybeder. Özellikle bu tür krizlerde eğitim, istenilen değerlere yönelemez. Toplumun geçmişi ve geleceğini bir birine bağlamada yani toplumun kendini var etmesindeki rolünü yerine getiremez. Eğitim sistemlerinin başarılı olmasındaki en önemli etkenlerden biri olan toplumsal statülerin, ödüllerin (ister bireysel olsun isterse kolektif) dağıtımındaki adalete inanç ve bunun yarattığı umut kaybolur. Eğitime taşınan kriz, eğitim sistemini, toplumun geleceğine olan umudun taşıyıcısı olmaktan çıkarır. Doğal olarak bu rolünü kaybetmesi ona olan güvenin de kaybolmasına yol açar.
Burada değindiğimiz sonuçları uzatmak mümkün. Eğitim sisteminin yaşadığı bu tür krizleri eğitimin toplumsal krizi veya “eğitimde dışsal kriz” olarak adlandırmak gerekir. Yaşamakta olduğumuz Covid-19 Pandemisinin yarattığı sorunların oluşturduğu kriz bu özelliklere tümüyle sahiptir.
Pandemi, Dünya üzerinde 1.5 milyar öğrencinin, 63 milyon eğitimcinin etkilenmesine yol açtı. Pedagojik ilkelere dayanmayan teknolojiler üzerinden gerçekleştirilen uzaktan eğitim, zaten var olan nitelikli eğitime ulaşmadaki eşitsizlikleri derinleştirdi. Eğitim çalışanlarının daha güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm olmasına neden oldu. Bazı öğretmenler, eğitimi dijital araçlar ve platformlar aracılığıyla evlerinde gerçekleştirirken birçoğu ise bu teknolojileri kullanma becerilerinden ve teknolojik altyapıdan yoksun olmaları nedeniyle eğitime istenilen biçimde katılamadı[7]. Küresel düzeyde görülen sorunlar hemen hemen Türkiye’de de gözlenmiştir. Özellikle sendikaların hazırladıkları raporlarda uzaktan eğitimin eğitime erişimde eşitsizlikleri artırdığı saptanmıştır[8]. Bu türden krizlerden çıkış büyük ölçüde toplumsal, siyasi, ekonomik ve kültürel alanda yaşanan sorunların çözümüyle kolaylıkla çözülebilir. Ama daha önemlisi Pandemi, bir kez daha gösterdi ki toplumsal sorunlar ister krize dönüşsün ister dönüşmesin bilim insanlarının bu süreçteki rolünün politikacılara yaklaşması veya onun üzerine çıkmasıyla mümkün olmakta. Bilimin, bilim insanlarının öne çıkması, toplumsal sorunlar karşısında etkili olması ülkelerdeki toplumsal değişmeyi öngörülebilir bilgiyi esas alan bir yönetici grubunu gerekli kılmakta. Eğer siyasal iktidar sorunları eğitimin umut olduğu noktadan, (statü ve ödüllerin dağıtımından) hareketle çözme yolunda adımlar atabiliyorsa toplumlar bu krizleri kolaylıkla atlatabilmektedir.
Eğitimin İçsel Krizi
Oysa eğitimin içsel krizleri olarak adlandırdığımız krizlerde durum biraz farklıdır. Çünkü yaşanan tam olarak eğitimin içsel krizidir. Bu tür krizler eğitimin var oluşunda yer alır, hatta bu tür krizler için eğitim kelimesi kendi başına açıklayıcı bir içeriğe sahiptir. Eğitim (education) kelimesi tek bir kökten türemiş de olsa karşımıza “educere” ve “educare” iki farklı kelimeyi çıkarmaktadır. Billington, “insanları educare/educere meselesinden daha derinden bölen bir mesele bilmiyorum”[9] diye yazarken bizce pek de abartmış değildir. Dolayısıyla eğitim dediğimizde yetişme ve yetiştirme gibi iki farklı olguyla karşı karşıya kalırız. Bu karşıtlığın kriz haline gelmesi ise ikilem veya çatışkı[10]. biçiminde adlandırılan sorun ya da sorunlara çözüm getiren bir senteze ulaşılamamasından kaynaklanmaktadır. Bu konuda eğitimciler sadece eğitim kavramının kendisiyle karşı karşıya kalmazlar, eğitim eylemi ve onu ifade eden kavramlar, teoriler bu ikilemleri, çatışkıları bünyelerinde taşırlar. Sorunun nerelere uzandığını görmek açısından bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz: Öğreten-öğrenen, çocuk-yetişkin, içerik ve biçim, öğrenenin ihtiyacı ve toplumun ihtiyacı, istek ve zorlama, yönelme ve yönlendirilme, müdahale ve müdahalesizlik, evrensel ve yerel bilgi, yaparak veya zaman ayırarak öğrenme, yüz yüze eğitim-uzaktan eğitim, kamusal ve özel eğitim vb. Birbirine karşıt gibi duran, tek olarak alındıklarında kendi içinde anlamın tutarlılığının yüksek olduğu, uygun koşullarda, uygun bir sentezle birleştirilebilen karşıtlıklardır. Eğitimin içsel krizleri genelde bu sentezin tutarlı, sorunları kapsayıcı ve çözüm sağlayacak biçimde yapılmasıyla aşılır. Bugün eğer Arend’in lanetlediği (Dewey, Decroly, Montessori vd) eğitimcileri hala referans almaya devam ediyorsak, onları eğitim alanında karşılaştığımız her sorunda yeniden hatırlıyorsak, bunun temel nedeni iki uç olarak gözüken yukarıdaki konularda yaptıkları uyumlu, tutarlı birleştirmelerdir. Kendisi de “Yeni Eğitim” akımı içinde yer alan ve bu akım üzerine kitaplar da yazmış olan Angella Medicine bu konuyla ilgili şöyle yazmaktadır:
“Montessori yöntemiyle birlikte, Yeni Eğitim’in en olumlu gerçekleşmesi olan Dr. Decroly’nin eserinin getirdiği yenilik, o zamana dek eğitim öğretilerince ayrı ayrı ele alınmış iki ucu dinamik bir uyum ile birleştirmiş olmasıdır: Bir yanda eğitilecek konu olan çocuk ile öte yanda konu, yani kültürel ve ahlaki değerler. Kişi ile konu, her biri ötekinin dışında ele alınmışken, her defasında bu yakınlaşma için en elverişli olan bağ noktasını bulmaya çalışan bir öğretke aracılığıyla bir birine kaynaştırılacaktı, şimdi her ikisi de bir yaşam durumunun içine alınmış bulunmaktadır.”[11] “Yeni Eğitim” akımı içinde çatışkıların uyumlu birleşime kavuşturulması için çaba gösteren çok sayıda eğitimciyi saymak mümkündür. Bunlardan biri hiç kuşku yok ki ünlü fizikçi, eğitimci, politik aktör Paul Langevin’dir. Onu burada anmamın nedeni öncülük ettiği “Yeni Eğitim” akımına yöntemsel katkısıdır.
Paul Langevin, 20. Yüzyılın ilk yarısında yakın arkadaşı Einstein kadar Fizikte söz sahibi biriydi. Hatta ölümü sonrasında Einstein dostu Langevin için La Pensee[12] dergisine gönderdiği yazıda “görelilik kuramı keşfedilmemiş olsaydı bunu Langevin keşfederdi, çünkü bunun için gerekli olan bilgiyi doğru anlamıştı” diye yazacaktır. Langevin fizik alanındaki çalışmaları kadar toplumsal ve siyasal sorunlarla yakından ilgilenen biriydi. Faşizmin Almanya’da yükselişe geçmesiyle birlikte bütün faaliyetlerini siyasal alanda yoğunlaştırdı. Fransa Komünist Partisi’ne üye oldu. Artık onun için önemli olan faşizmin durdurulmasıydı. Bunun için bilimsel faaliyetlerini akademinin dışına taşımakta tereddüt etmezdi. Çünkü “faşizm kazanırsa bilimin olmayacağını, o nedenle bilimin en büyük kazanımının faşizmin yıkılmasını sağlamak olmalıdır” diyordu. Langevin faşizme karşı mücadelesini sadece siyasal alanda örgütlenmeler kurarak, kampanyalar düzenleyerek yapmadı. En büyük düşman olarak gördüğü faşizmin askeri alanda da yenilmesi için askeri teknolojinin geliştirilmesinde de büyük çabalar gösterdi. Ultrasonla ilgili keşifleri deniz altıların yerlerinin tespitinde kullanıldı[13]. Langevin döneminin en saygın birkaç bilim insanından biri olmasının yanında toplumsal duyarlılığı yüksek, yaşadığı topluma, çağına karşı ezilenlerden yana tavır alan bir entellektüeldi. Onun için bilim, eğitim, eylem ve politika birbirinden ayrılamayacak şeylerdir. Yine yakın arkadaşlarından bilim tarihçisi J. D. Bernal onun için “düşüncesinin bilimsel alandaki etkisi ne kadar derin olursa olsun, ona toplumsal açıdan bilinçli bir entelektüel örneği sunduğundan siyasi alanda daha da geniş yer vermeliyiz” derken haksız da sayılmaz.[14] Amacımız elbette bu bilim insanını tanıtmak olmadığından onun entelektüel olarak başarılarını sıralamayacağız. Bizim için önemli olan 1926’dan itibaren özel olarak Fransa’da gelişen “Yeni Eğitim” akımının temel tezlerini benimseyerek sorunları ele alışlarına getirdiği itirazlar ve ürettiği çözümdür.
“Yeni Eğitim” akımı üzerine doktora tezi hazırlayan Beatrice Haengelle[15]’nin aktardıklarına göre 1929 yazında yapılan Elsinore Kongresi sonrasında Fransız Yeni Eğitim Grubu, kendisini Paul Langevin’in başkanlığında Fransız Uluslararası Yeni Eğitim Grubuna (GFEN)[16] dönüştürecektir. Langevin ve grubun diğer üyeleri 1929 krizinin de etkisiyle “Yeni Eğitim” akımının öğrenme odaklı çalışmalarıyla toplumsal sorunlar arasında bir birleştirme denemesi yapacaklardır. Langevin’in öncülüğünde yayınlanan 5 maddelik bildirgede[17] ilk vurgu 1929 krizinin uluslararası niteliği olmuştur. Bu kriz sadece ekonomi alanında yaşanmamaktadır. Toplumun tüm kurumları bu krizden etkilenmektedir. Dolayısıyla eğitimin sorunları eğitimin ulusal düzeyde değil uluslararası düzeyde ele alınmalıdır. GFEN ekibi Yeni Eğitimcilerin eksik bıraktıkları kültür, siyaset gibi alanlarda da birleştirme misyonunu yerine getirmeye çalışacaklardır. Langevin ile birlikte eğitim hareketi, aynı zamanda bir toplumsal harekete dönüşmüştür. Langevin ve arkadaşlarının bu sentezi eğitim sorunlarının özellikle de kriz dönemlerinde sadece pedagojik boyutlarıyla ele alınmaması sonucunu doğurmuştur. GFEN veya diğer eğitimciler, eğitimin doğasında yer alan ikilemlerle ilgili olarak koşulların ve benimsedikleri (sorunlara bütüncül bakmayı esas alan) yöntemlerinin katkısıyla doğru birleştirmeleri yapabilmişlerdir. Ülkemizdeki Köy Enstitüleri deneyiminde de benzer bir uyumlu birleştirmenin yapıldığını görmekteyiz. Kent ve kırsal alan arasındaki ikilik enstitülerde tam bir senteze ulaşacaktır. Bir tarafta öğrenciler kendi ihtiyaçlarını karşılamayı yaparak öğrenirken, diğer taraftan serbest okuma saatlerinde dünya klasiklerini okuyarak insanlığın evrensel bilgisine ulaşacaklardır. Böylece Enstitülerde yaparak öğrenme ile zaman ayırarak metinden öğrenme arasında uyumlu bir birleştirme, sentezleme yapılmıştır.
Bu örneklerden yola çıkarak bugünkü sorunumuza gelebiliriz. Pandemi koşulları, zorunlu olarak eğitimde bilgisayar teknolojilerinin, programlarının belirleyici hale gelmesini sağladı. Bunda Pandemiyle mücadele için geliştirilen üç önlemden (mesafe, hijyen, maske) insanlar arasındaki fiziki mesafe önleminin aynı zamanda sosyal mesafeyi olumsuz yönde etkilemesinin payı büyüktür. Dolayısıyla modern eğitim, okulu, birlikte öğrenme ve toplumsallaşma alanı olarak merkeze yerleştirirken, bugün eğitim evlere taşınmış durumdadır.
Covid-19 Pandemisiyle ortaya çıkan yeni durum bazı eğitimciler ve politikacılar tarafından okulun merkezi statüsünün ortadan kaldırılması için gerekçe yapılabilmektedir. Temel düşünceleri şu alıntıda yer almaktadır: “Özellikle bilgi edinme amaçlı, öğrencinin okuyarak öğrenebileceği ve başarabileceği bazı derslerin ya da bazı derslerin bir kısmının uzaktan eğitimle yapılması düşünülebilir. Bu bağlamda dünyanın, yüz yüze eğitimle uzaktan eğitimin iç içe olduğu karma bir modele doğru gittiğini görmek gerekiyor.”[18] Dikkat edilirse alıntıladığımız çözüm önerisi eğitimin ikilemleri arasında bir birleştirme değildir. Çünkü çocuklar okulda sadece bilgi edinmek için bulunmazlar. “Yeni Eğitim” akımının en önemli katkılarından biri, eğitimin öğrenmenin yanında sosyalleşme olduğunu ortaya koymuş olmalarıdır. Okulun çocuklara sağladığı sosyalleşme imkânını, ne yazık ki okul dışında bulabilmeleri mümkün değildir. Dolayısıyla çocukları evde kalmalarını gelecekte de olağan hale getirmeyi kabul eden bu yaklaşım Pandemi nedeniyle zorunlu olarak ortaya çıkan sonuç ya da sonuçları onaylanmaktan öte bir anlama sahip değildir.
Kriz sadece okulun merkezi konumundaki değişim noktasında yaşanmamaktadır. Ders araç gereçleri olarak kitapların yerini ekran içeriklerinin alması, öğretmenlerin çocuklara ulaşmada sanal dünyanın bir parçası olarak kalmaları gibi sayısız konuyu içermektedir.
Sonuç
Yaşanan sorunları aşmak, çözümler üretebilmemiz için önce eğitimdeki krizin toplumsal boyutlarını bilimle birlikte ele almalıyız. Bu bizi sorunlar karşısında daha güvenilir, geçerli bilgiyle buluşturacaktır. Buda ürettiğimiz çözümlerin olası sonuçlarını önceden bilmemizi, öngörmemizi sağlayacaktır. Bugünkü sorunlar çözülse dahi gelecekte benzer durumların olabileceğini düşünmek ve bunun için gerekli önlemleri şimdiden almak durumundayız. Bunun için yeni bir toplumsal yaşam ve bu yaşama uygun pedagojiyi önceleyen bir eğitim sistemi tasavvur etmeliyiz. Yaşanan sorunların ürettiği zorunlu sonuçları çözüm olarak onaylamak bizi ne toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel ne de eğitimdeki krizden çıkarır. Bugünkü davranılmaya devam edilirse yeni krizlerin kapısı sonuna kadar aralanmış olur. Eğitimciler, Pandeminin yarattığı kriz üzerine kafa yorarken geçmiş krizlerin nasıl aşıldığına da odaklanırlarsa daha güçlü düşünme biçimlerine, araçlarına sahip olabilirler. Bu yazıda da bu amaca uygun olarak özetle üç noktaya dikkat çekmeye çalıştık. Birinci nokta Pandemi koşulları altında eğitimdeki krizin nasıl adlandırılması gerektiği, ikinci nokta krizlerin ancak bilimlerin, bilim insanlarının kararlarda etkili hale gelmesiyle olabileceği, üçüncü nokta ise eğitimin doğasında yer alan ikilemlerin kriz koşullarında doğru, uyumlu, tutarlı birleştirmelerle aşılabileceğidir.
[1] Burada araştırma olarak nitelediklerimiz eğitim sendikalarının, üniversitelerin, konuyla ilgili uluslararası kuruluşların hazırladıkları raporlardır. Bazılarına şu linklerden ulaşılabilinir: [4] “Yeni eğitim” adlandırması sorunlu bir adlandırmadır. Bir taraftan kökleri 16. Yüz yıla kadar götürülen bir eğitim anlayışını ifade ederken, özel olarak da 1915’de Adolphe Ferrière tarafından yayınlanan 30 maddelik bildirge etrafında örgütlenmiş eğitimciler hareketini ve onların eğitim anlayışlarını ifade eder. Bu hareket birçok ülkede örgütlenmelerde bulunmuştur. Bu hareket A.B.D’de de Progressive Education adını alırken, İspanyolca konuşulan ülkelerde Nueva Educación , Brezilya ve Portekiz’de ise Escola Nova ismiyle bilinir. [5] Dewey, John(2008), Okul ve Toplum (Çev: H. Avni Başman) Pegem Akademi Yayınları, s.28, Ankara. [6] Arend, Hannah(2014) age,s.263. Arend şöyle yazmaktadır: “ Yanlış anlaşılmayı önlemek adına belirtmek gerekiyor ki, muhafaza etme anlamında muhafazakarlık bence eğitim etkinliğinin özüdür, zira bu etkinliğin her zaman ki hedefi, çocuğu dünyaya, dünyayı çocuğa, yeniyi eskiye, eskiyi de yeniye karşı el üstünde tutmak ve korumaktır.” [9] Billington, Ray (2011) Felsefeyi Yaşamak/Ahlak Düşüncesine Giriş, (Çev: Abdullah Yılmaz), s.379, Ayrıntı Yayınları, İstanbul. Olivier Reboul (1991), eğitim kelimesinin Latince “educere” ve “educare” kelimelerinin bir birleşimi olmadığını belirtmektedir. Eğitimin (education) hayvanların ve bitkilerin bakımı ama daha çok çocukların bakımını üstlenmek anlamına gelen “educare”dan geldiğini ve etimolojiye başvurmanın tehlikeli olduğunu yazar. [10] Reboul, Olivier(1991) Eğitim Felsefesi (Çev: Işın Gürbüz),s.57-73, İletişim Yayınları. [11] Medici, Angela (1972) Yeni Eğitim (Çev: Nihal Önol), S.143, Varlık Yayınları, İstanbul. [15] Haengelle -Jenni, Beatrice (2017) L’éducation Nouvelle Entre Science Et Militance: Débats Et Combats À Travers La Revue Pour L’ère Nouvelle 1920-1940. S. 82. Peter Lang AG, Internationaler Verlag der Wissenschaften, Pieterlen, Switzerland. [16] Kurulduğunda Paul Langevin (başkan), Paul Fauconnet (başkan yardımcısı), Henri Wallon, Henri Piéron ve Georges Bertier (komite üyeleri), Émilie Flayol (sekreter) ve Jeanne Hauser (sayman) olarak görev aldığı dernek bugün de faaliyetlerine devam etmektedir. Bu eğitim grubunun Fransa eğitim tarihindeki önemi İkinci Dünya Savaşı sonrasında Ulusal Kurtuluş Cephesi hükümetlerinin eğitim politikalarını belirlemiş olmasıdır. Langevin-Wallon Eğitim Reform Planı bunun en somut örneği olmuştur. GFEN için ayrıntılı bilgiye derneğin resmi internet sitesinin adresi http://www.gfen.asso.fr/fr/accueil linkinden ulaşabilirsiniz. [17] Bildirgenin çevirisi şöyledir: “Mevcut kriz, yenileme eğitimi için tüm çabaların tüm dünyada yoğunlaşmasını gerektiriyor. Yirmi yıl içinde eğitim, toplumsal düzeni dönüştürebilir ve günün sorunlarına çözüm bulabilecek bir işbirliği ruhu yaratabilir. Buna hiçbir ulusal üstünlük atfedilemez. Bu nedenle Uluslararası Yeni Eğitim Birliği, ebeveynlere, eğitimcilere, yöneticilere ve sosyal hizmet uzmanlarına geniş bir evrensel harekette birleşmeleri için acil bir çağrı yapıyor. Yalnızca tüm faaliyetlerinde çocuklara yönelik bir tutum değişikliğini gerçekleştiren bir eğitim, mevcut uygarlığımıza özgü, karmakarışık ve istikrarsızlıktan yoksun, yıkıcı yarışmalardan, önyargılardan, endişelerden ve gizemlerden uzak bir çağ başlatabilir. Aşağıdaki ilkelere dayalı olarak bir eğitimin yenilenmesi gereklidir:
- Eğitim, çocuğun sosyal hayatın karmaşıklıklarını ve çağımızın ekonomisini kavramasını sağlamalıdır.
- Çeşitli mizaçlara sahip çocukların çeşitli entelektüel ve duygusal taleplerini karşılayacak ve onlara kendilerini her zaman kendi şartlarında ifade etme fırsatı verecek şekilde tasarlanmalıdır.
- Kısıtlama ve ceza korkusu üzerine kurulu disiplini kişisel insiyatif ve sorumluluk geliştirme ile değiştirerek, çocuğun toplumsal yaşamın taleplerine gönüllü olarak uyum sağlamasına yardımcı olmalıdır.
- Öğretmenleri ve öğrencileri karakter çeşitliliğinin ve zihin bağımsızlığının değerini anlamaya getirerek okul topluluğunun tüm üyeleri arasında işbirliğini teşvik etmelidir.
- Çocuğun kendi ulusal misafirperverliğini takdir etmesini ve başka bir ulusun evrensel insan kültürüne orijinal katkısını sevinçle karşılamasını sağlamalıdır. Modern uygarlığın istikrarı için dünya vatandaşları, kendi uluslarının iyi vatandaşlarından daha az gerekli değildir.”
[18] https://www.hurriyet.com.tr/egitim/pandemi-doneminde-uzaktan-egitim-ve-turkiyede-egitimin-gelecegi-41529246