Mektepli Gazete

Murat Kaymak Yazdı: Dinsel Örgütlere Dair Güncel Kenar Notları

Son dönemde Uşşaki tarikatı liderinin karıştığı pedofili niteliğindeki cinsel taciz olayı yakından incelendiğinde, bu kişinin ve etrafındaki tüm insanların geçmişten çok bugüne ait olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Sözde tarihsel tarikatların “bir hırka bir lokma” yaşam anlayışının bunlarda izini dahi bulabilmek mümkün değildir.

Paylaş
Yazı boyutu
100%
Dinsel Örgütlere Dair Güncel Kenar Notları

Murat Kaymak
Tarikat olarak tartışmaya çalıştığımız toplumsal grupları aslında “dinsel örgütler, gruplar” biçiminde tartışmak kanımca daha açıklayıcı olacaktır. Her ne kadar inanç teolojileri, ritüelleri, davranış kalıpları çok daha eskiye dayansa da, toplumda üstlendikleri işlevlerle, örgütsel yapılarını kurarken geliştirdikleri ilişki biçimleri, araçlar kesinlikle bu çağın özelliklerini taşımaktadır.

Son dönemde Uşşaki tarikatı liderinin karıştığı pedofili niteliğindeki cinsel taciz olayı yakından incelendiğinde, bu kişinin ve etrafındaki tüm insanların geçmişten çok bugüne ait olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Sözde tarihsel tarikatların “bir hırka bir lokma” yaşam anlayışının bunlarda izini dahi bulabilmek mümkün değildir. Neredeyse bu tür oluşumların tümünde paranın belirleyici olduğu, her birinin ranta, kâra, işletmelere hükmettiği görülecektir. İnananlarına himmet dağıtmaktan çok statü, güç, refah dağıtmayı öne çıkaran bu yapılar, sadece Türkiye’nin sorunu değildir. Dünyanın hemen her ülkesinde yerel olmaktan çok uluslararası örgütsel yapılarıyla var olmaktadırlar.
Bu yapıları toplumsal rolleri bakımından birer sivil toplum örgütü, kendilerinin adlandırmalarıyla gönüllü teşekküller olarak görmek mümkün müdür?

Aslında bu soru içinde yer alan sivil toplum, gönüllü teşekkül gibi adlandırmalar, bu yapıların toplumsal yaşamda bir meşruiyet sorunu yaşadıklarını gösterir. Kendilerini, inanç örgütü, grubu gibi adlandırmak yerine sivil toplum, gönüllülük örgütü, hizmet hareketi, cemaat olarak tanımlamaları günümüz dünyasında kendi varlıklarını geleneksel kavramlarıyla taşıyamadıklarının kanıtıdır. Çünkü “tarikat” ifadesi bu coğrafyada Hacı Bektaşi Veli, Tapduk Emre, Hacı Bayramı Veli, Yunus Emre gibi isimleri çağrıştırır ve onların yaşamları, bugünkülerin tam tersidir. Onların yaşamlarında “bir hırka, bir lokma” esastır.

Üstlendikleri teolojik misyon, bugünkülerden hayli farklıdır. Tebliğ onların sözlerinden, yazılarından ibaret değildir. Yaşamlarının ta kendisidir. Bugünün dünyasında böyle bir tasavvuf ve tarikatın olabilirliği ayrıca tartışılabilir ama bu tartışma bugün karşımızda yer alan yapılar açısından anlamlı değildir. Çünkü bu toplumsal grupların var oluşlarında böyle bir teoloji yoktur. Kendilerini sivil toplum, gönüllü teşekkül, hizmet hareketi, cemaat olarak ifade etmeleri, kendilerinin toplumsal işlevlerindeki yeni durumla gayet uyumludur. Bir kez daha söyleyecek olursak, bu yapıları “tarikat” kavramı üzerinden tartışmak, bu yapılarla ilgili fotoğrafın tümünü görmemizi engeller. Dinsel örgüt ya da dini örgütler biçiminde tartışmak, bu yapıların değişen doğalarını anlamayı, açıklamayı kolaylaştıracaktır.
Tarikatlar kapatılsın sloganı, karşılaştığımız toplumsal sorun ve bunun eğitime yansımaları bağlamında anlamlı değildir. Osmanlıdan bu yana çok sayıda tarikat, zamanın iktidarları tarafından kapatılmıştır. Özellikle Osmanlının son 200 yılında bunun sayısız örneği vardır. Örneğin Yeniçeri ocağı kapatıldığında, Bektaşilik tarikatı kapatılmadıysa bile, lideri bir başka tarikattan atanmıştı. Önemli tekkelerine el konulmuş ve bir başka tarikatın bünyesine aktarılmıştı. Buna rağmen Bektaşilik yaşamaya devam etti, ediyor. Bu coğrafyanın güçlü tarikatlarından olan Nakşibendilik için de benzer bir durumdan söz edilebilir. Yeni duruma, koşullara ayak uydurarak, etki gücünü de arttırarak var olmaya devam etti. Bazı tarikatlar ise yeni duruma ayak uyduramayarak yok oldular.

Bu tür dinsel örgütlerin doğasını anlamadan, açıklamadan onların bu dünyadaki olumlu-olumsuz toplumsal işlevlerine odaklanmadan sadece yasaklanmasını istemek, sorunla yüzleşmekten çok sorundan kaçmak anlamına gelir.

İster dini olsun ister olmasın toplumsal örgütler, kimi faaliyetleriyle toplumsal yaşamın tümünü dönüştürmeyi amaçlarlar. Bu nedenle bu örgütlerin kamusal düzenle olan çatışmaları, yasaklanma, faaliyetlerin kısıtlanması sonuçlarını yaratsa da, bu yapıların tümüyle ortadan kalkması, yasaklanmalarından çok oluşumlarına neden olan, üyelerine motivasyon sağlayan düşüncelerin karşılaşılan sorunlarda yeni anlamlar sunamamasından kaynaklanmaktadır. Bazı Hristiyan tarikatları örneğinde görüldüğü gibi gizli olmak, örgütün ana amaçlarından biri olabilmektedir.

Uşşaki tarikatının liderinin, kız çocuğunu taciz olayı ile ortaya çıkan bilgiler bize gösteriyor ki, bu tür toplumsal gruplar, toplumsal yapının şeffaf, hukuk sisteminin sağlam olduğu yerlerde ancak deşifre olabiliyorlar. O nedenle yasaklanmalarından daha fazla şeffaflık, kuralların denetimini istemek olumlu sonuçlar verecektir.

Ayrıca yarattıkları kolektif kimliğin örgütsel hiyerarşisi, ilkelerden, yazılı kurallardan çok, kişilerin kendisinin itaatlerinde somutlaştığından yasaklanma gibi dışsal baskıya karşı korunak sağlamaktadır. Mürit olarak adlandırılan bu insanların diğer toplumsal kimlikleri tümüyle ikinci konuma düşürülmekte, bireyin bilinci ile grubun bilinci eşitlenmek istenmektedir. Özellikle sayısal olarak küçük olan yapılarda bu sistem daha başarılı biçimde işlemektedir. Saymaz’ın yargı belgelerine dayanarak anlattığı “Şevfetiye Tarikatı”nın işleyişi bunun en güzel örneklerinden biridir. Normal koşullarda bu insanların tepki vereceği cinsel sapkınlıklar, mürit kimliği ile doğal bir durum olarak algılanmış ve uzunca bir süre sorun edilmemiştir.
Bu yapıların, bu türden dinsel örgütlerin homojen olmayan özellikler göstermedikleri bilinmelidir. 60’lı yıllarda Latin Amerika’da Kurtuluşçu hareketler birer dini gruplardı. Tarihte bazı tarikat üyelerinin insanlığın tarihine büyük katkılar yaptığını da biliyoruz. Bacon, gizli bir tarikat üyesiydi. Engizisyon’un yakarak ölüme mahkûm ettiği Giordano Bruno da böyle biriydi.

Bugünkü dinsel örgütler de tek tip özellikler göstermemektedir. Dolayısıyla dinsel örgütleri tek bir torba içine konulacak yapılar olarak görmek, doğru bir yaklaşım olamaz.
Konu, din ve dinle ilgili bir konu olduğunda “at izinin it izine karışması”, mücadele açısından olumlu bir durum olmaz.

Örneğin Uşşaki tarikatının lideriyle ilgili olay kamuoyuna bir kız çocuğuna cinsel tacizde bulunması biçiminde yansıdı. Ama sonrasında özellikle de medyanın olayı ele alma biçiminden kaynaklanan bir durum olarak olay pedofili olayı olmaktan çıkarılarak birden bire tarikatlar, cemaatler ve eğitim, çocukların dini eğitimi konusuna dönüştü. Ciddi ve önemli bir toplumsal sorun olan pedofili üzerine kimse bir şey söylemez oldu. Pedofilinin göz ardı edilip tarikatlar konusunun öne çıkarılması, toplumsal sorunların tartışılması ve çözüm üretilmesi noktasında ciddi anlamda bir yöntem sorunu yaşandığını gösteriyor.

Bu tür durumlarda konunun din ve tarikatlar üzerinden tartışılması, aslında işlenen suçun, kendi gerçekliğinden uzaklaştırılması sonucunu yaratacağından fail, kendisine karşı olanlar tarafından dolaylı yoldan korunmaya alınmış olur.

Kamuoyu, suç sayılan eylemlerde faillerin taşıdığı kimliklere, toplumsal statülere odaklandığında (geçmişte yaşanılanlardan da bilinmektedir ki) gelişmeler daima mağdurun aleyhine olmaktadır. Fail, sahip olduğu siyasal, toplumsal, dini kimlik etrafında kendine bir koruma duvarı örebilmektedir. Bunca deneyime rağmen neden her defasında aynı hatalar yapılmaktadır? Bunu kendimize mutlaka sormalıyız.
En azından bu soruyu kendime sorduğumda, tarikatlar hakkındaki bazı ön kabullerimizin bizleri yönlendirdiğini, etkilediğini düşünüyorum. Bu ön kabullerden ilki, tersine kanıtların çokluğuna rağmen dinle ilgilenen insanların bir tür ahlak abidesi olacağına, onların suç sayılan fiillerden uzak kalacağına olan güçlü bir inanç taşıyor olmamızdır. Bu düşüncenin etkisiyle dini bilerek yaşayan, yüksek inanç düzeyine sahip insanlarda dinin kötülüğü uzak tutan, nedenlerini temizleyen bir rolü olduğuna inanıyoruz. İkinci ön kabul de, çoğu zaman ilk ön kabulümüzün etkisiyle oluşuyor. Bu ön kabule göre tarikat denilen yapı, geçmişte iyi olsa bile bugün kötüdür; insanların dini duygularının istismarıyla beslenen örgütlenmiş şer odaklarıdır, bunlardan insanlara, ülkeye herkese her türlü kötülük gelebilir.

Bu iki ön kabulün oluşumu, dikkat edilirse, sonuç odaklıdır. Yüksek oranda yaşanmışlıklara vurgu içermektedir. Birinci ön kabulün hâkim olduğu yaklaşıma göre eğer bir din adamı pedofil kişilik özelliği taşıyor ve bu tür eylemler gerçekleştirmişse, bunun nedeni dini bilgilerinin eksikliği, yanlışlığı, varsa şeyhlik belgesinin sahteliği, denetimsizlik nedeniyle önüne gelenin şeyh olmasının engellenmemesi vb. durumlardır. İkincisinde ise neden, tarikatların yasaklanmamış, devletin kendi asli görevlerini yapmamış, siyasal partilerin oy kaygısıyla bu yapıları korumuş olması ve benzeridir. Doğal olarak nedenler böyle olunca çözümler de bu nedenlerin kaldırılmasından ibaret olmaktadır. Birinci grubun çözümü, bu tür kişilerin yaptıkları dinle ilişkilendirilemez, böyle olaylar oluyorsa yıllarca bu ülkede tekkelerin yasaklanmış olmasındandır. İkinci grubun önerisinde öne çıkan sadece tekkelerin kapatılması olmaktadır.
Bunların yanlış ya da doğru olması ayrı bir konu, sorunun ne nedenini tam olarak açıklamaktadır, ne de önerilen çözümler sorunun kendisini ortadan kaldırmaya yöneliktir. Tam da bu noktada toplumsal sorunların analiziyle ilgili geleneksel sorunumuz kendisini göstermektedir.

Çünkü konunun iç içe geçen özelliklerinden dolayı gerekli ayrımlar yapılmadığından, sorunlar arasındaki bağlantılar tam olarak ortaya konulamamakta, dolasıyla sorunu ortadan kaldıran, kaldıracak olan çözümler üretilememektedir.
Tekrar Uşşaki tarikat şeyhinin vakasına dönelim. Şeyhin yaptığı davranış, çocuğa yönelik bir cinsel taciz olmanın yanında, kişinin kendisinin de ayrıca pedofil özellikler gösterdiğine kanıt niteliğindedir. Bu durum ortada olmasına karşın, yukarıda bahsettiğimiz her iki yaklaşımda pedofilinin ne olduğu, bu tür kişilik özelliklere sahip olanlarla nasıl mücadele edileceğine dair tek bir öneri sunmaz. Olay her iki tarafın dile getirdiği, şeyhin sapıklığı, dinbazlığı etiketinin altında görünmez hale getirilir. Böylece benzer kişilik özelliklerine sahip kişiler, muteber kişiler olarak aramızda dolaşmaya devam eder, ta ki yeni bir skandala kadar. Bu nedenle sorunun merkezindeki olayı, onu kuşatan diğer sorunlara indirgememeliyiz.

Çünkü karşı karşıya kaldığımız bu tür olaylarda, toplumsal olayları analiz etmeye dair yöntemsel ilkelerden hemen uzaklaşabilmekteyiz. Her toplumsal olay, başka toplumsal sorunlarla, olgularla iç içe meydana gelir. Örneğin bir trafik kazasında eğitimden planlamaya, kentleşmeye, teknolojiye, kültüre dair sorunların tümünü görebilmek mümkündür. Trafik kazasını kuşatan bu sorunlar, nedenler arasında yer alsalar dahi, trafik kazasının kendisine indirgenemez. Önemli olan bağlantıları ortaya koymaktır, olayın kendisini görünmez kılmaya neden olacak biçimde bir başka sorunu tartışmak değil.
Bazı toplumsal örgütler, dini örgütler, pedofiliyi özendiren, olağanlaştıran özellikler gösterebilmektedir. Özellikle “çocukluk” kavramının toplumsal düzeyde kabul görmediği, hukuki kavram olarak kaldığı ülkelerde bu yapıların cinsel yaşamla ilgili görüşleri, eylemleri, pedofiliyi özendirici nitelik göstermektedir. Altı yaşında çocukla nikâh kıyılabileceğinin dini hüküm olarak sunulması, regl olmanın kız çocuğu için yetişkin sayılmada yeterli görülmesi, bu özendirmenin varlığına delildir. Bu yapıların bu tür suçlar için koruyucu işlevler üstlendiğini söyleyebiliriz. Son olayda bunun da kanıtı bulunmaktadır. Bütün bunlara rağmen pedofili dini bir sorun değil, en az tarikatlar kadar “ciddi bir toplumsal sorundur.” (Topçu, 2009:45)

Pedofiliyi toplumlar için tehlikeli yapan, bu tür kişilerin (bu örnekte dini grubun içinde olmak) aramızda rahatça dolaşıyor olmalarıdır. Uşşaki tarikatının liderinin konumu, aslında sorunun kendisi değildir. Sorunun ortaya çıkmasında engelleyici olması, onu görünmez kılmada işlevsel olması ve çocuğun güvenini kazanma açısından önemlidir. Eğer biz, sorunu, sorunu gizleyen örtüye indirgersek, pedofiliyle mücadele etmiş olmayız.
Dinler, tarihin her hangi bir döneminde toplumsal yaşamın içinde insanın bu dünyaya dair bir anlam arayışı olmakla kalmadı. Anlamla birlikte bu dünyanın, toplumsal yaşamın yeniden kurulmasının da aracı ve nedeni olabildiler. Bu nedenle dinle ilgili sorunları metafizik sorunlara indirgemek, toplumsal olanı göz ardı etmek gibi sonuçlar da getirebilmektedir. Örneğin modern hukuk, davranışı esas alır ve normların sınırlarını davranışın sınırları olarak belirler. İster dini örgütün içinde isterse başka örgütler içinde olsun, inancıyla toplumsal aktör haline gelen birey, davranışlarıyla başkalarının özgürlüklerini sınırlarken, inancı referans vererek kendisine kutsal sayılan üzerinden bir koruma sağlamaktadır.
Neyin dinsel, neyin din dışı; neyin neden, neyin sonuç; neyin toplumsal, neyin bireysel; neyin suç neyin suç olmadığını ayırmak ve buna göre bağlantıları ortaya koyan ayırma eylemi, toplumsal yaşamın niteliğini doğrudan belirler. Dini örgütlerin birçoğu bu ayrımları yapmayı doğru bulmaz. Özellikle bu ayrıma tümüyle kapalı olanlar, tanrının iktidarını kendilerinde özel olarak da şeyhlerinde somutlaşan bir siyasal iktidar tasavvur etmeyi varoluşsal bir neden olarak görürler ki, bu onlar için hem yıkım, hem uğruna ölünebilecek bir ideal işlevi görür. Bu yeni tip dinsel örgütlerin Tanrıya giden yol olma iddiası kaybolmuştur. Yerini Tanrının iktidarının yeryüzündeki temsilcileri olma iddiası almıştır. Ayrım, bu yapılar için kabul edilemez bir durumdur. Sınırları kalın çizgilerle çizilmiş, içinde yer alanların rollerinin dışına çıkmasının mümkün olmadığı bu yapılar ne kadar örgütsel yapılar olsalar da, topluluk özelliği gösterirler. Topluluk özelliğiyle toplum olunamayacağından dolayı bu örgütler, toplumsal yaşamda daima kaygıları yükselten bir rol üstlenmektedirler.
Çözüm, devlet ile birey arasındaki tek geçerliği kimliğin yurttaş olduğundan taviz vermeyen, bunu bir varoluş amacı olarak benimseyen kamusal düzendir. Bu tür bir kamusal düzen, insanın kolektif örgütlenme ihtiyacını kaldırmayı değil, kamu düzeni içinde etkisiz kılmayı amaçlamalıdır.

Böylesi bir düzen, dinsel örgütlerin bugünkü yapılarıyla elbette çatışma içinde olacaktır. Bugünkü dinsel hareketler büyük ölçüde kendilerini, “paralel devlet” olarak yapılandırmaktadır. Devletin üzerine aldığı asli görevleri yerine getiremediği alanlarda kendi varlığını konumlandırmaktadır. Bu yurttaş kimliğinin zayıflatıldığı, insanların yurttaş kimliğiyle sorunlarını çözemediği bir toplum düzeni demektir. Dinsel örgütler hem böyle bir yapının varlığı için mücadele etmektedirler, hem de kendilerini bu yapının içinde büyütmektedirler. Bu durum, dinsel örgütleri, dini özelliklerinden daha çok siyasi, toplumsal, ekonomik alanlardaki rolleriyle karşımıza çıkarmaktadır.
Mektepli Gazete | Murat Kaymak Yazdı: Dinsel Örgütlere Dair Güncel Kenar Notları