Mahallemizin okuluna ne oldu?
Bu bir ‘ah eskiden eğitim ne de iyiydi, şimdi çok bozuldu’ yazısı değil. Eğitimimiz, diyelim bir 20 yıl önce de pek iyi değildi, şimdi de öyle. Bu yazı, sadece bir dönüşümü tespit eden, bu dönüşümde kimi iyi değerlerin de arada kaybolup gittiği üzerine. O kaybolan iyi değerlerden biri de, mahallemizin okulu. Sahi, mahallemizin okuluna ne oldu? Daha doğrusu, mahallemiz, o eski sokak hayatı nereye gitti acaba?

Bu bir ‘ah eskiden eğitim ne de iyiydi, şimdi çok bozuldu’ yazısı değil. Eğitimimiz, diyelim bir 20 yıl önce de pek iyi değildi, şimdi de öyle. Bu yazı, sadece bir dönüşümü tespit eden, bu dönüşümde kimi iyi değerlerin de arada kaybolup gittiği üzerine. O kaybolan iyi değerlerden biri de, mahallemizin okulu. Sahi, mahallemizin okuluna ne oldu? Daha doğrusu, mahallemiz, o eski sokak hayatı nereye gitti acaba?
***
Uzun zamandır, yitip giden pek çok şey gibi mahalle de, içerdiği sokak kültüründen o eski beyefendi insanlarına değin bir nostalji konusu olarak kâh sayfaları kâh ekranları süsleyip duruyor. Eski Türk filmlerinin İstanbul sahnelerinde, illaki yer verilen kenar mahallelerin Arnavut kaldırımlı sokaklarında genellikle koşup oynayan çocuklar, ahşap evler, yokuş yukarı kıvrılıp giden sokakları görünce, bir an şaşırıp kalıyoruz. Osmanlının bakiyesi o ahşap evli, cumbalı, bahçeli, İstanbul nostaljisine anlam, boyut ve derinlik katan, kentin bir parçası mahalle tam bir yaşam alanıydı. 1950 ve 1960’lı yılların siyah-beyaz filmlerinin genç âşıkları, bir sahnede şehrin dış mahallelerine çıkarlar, oralarda tepelik, koruluk veya yeşillik alanlarda birbirlerine koşarlarken bizlere romantik sahneler yaşatırlardı. Ancak şimdi biz, o eski filmlerin kadrajından şehrin bir zamanlar az insanlı, mutlu-mesut mahallelerindeki hayatı izlerken hayıflanıp duruyoruz: “Aaa! İstanbul ne kadar da bakirmiş!” Evet, şehirler eskiden küçük, temiz ve samimiyken, aynı zamanda bakirdi. Mahalle daha varoş olmamış, araziler istimlâk edilmemiş, kentsel dönüşüm ve mutenalaştırmaya peşkeş çekilmemiş, daire karşılığı arsa ve evler müteahhite verilmemişti. Evlerin değeri, üzerine oturduğu arsasından değil, içindeki hayattandı. Bu mahalle veya sokak hayatı 1950’lerden itibaren beyazperdeye, Yeşilçam’a, ardından TV dizilerine sayısız kez taşındı, işlendi, üzerine çokça konuşuldu. 1970’lerdeki Münir Özkul’lu, Adile Naşitli aile temsillerinden 1980 ve 1990’lardaki, hatta 2000’lerdeki pek çok mahalle dizisine (Perihan Abla, Bizimkiler, Süper Baba, İkinci Bahar, Mahallenin Muhtarları, Akasya Durağı vd.) kadar bizler “yoksul ama onurlu”, “parasız lakin gönlü zengin”, “üzgün ancak şen şakrak”, “her şeye rağmen mutlu-mesut” insanları izleyip durduk. Komşuluk ilişkilerinin sadece sosyalleşmeyi değil, dayanışma, işbirliği ve yardımseverliği de gösterdiği bu hayat, “yaşamın ebevnyleşmesi” diyebileceğim bir olguyu hâlâ yaşatıyordu: Üç neslin bir arada pekâlâ yaşayabildiği, kuşak çatışmalarının tadında deneyimlendiği, sözün güven anlamına geldiği, geçim sıkıntısının geçimsizlik anlamına gelmediği bir hayat. Daha yoksulluğun, Ali Şimşek’in “Yeni Orta Sınıf-‘Sinik Stratejiler’” (2014) adlı kitabındaki deyimiyle “garibanizn” veya “ucuz solculuk”la suçlanmadığı bir dönemden bahsediyorum. Alt ve alt-orta sınıfların kültürel alışkanlıklarının (örgülü kazak, Sümerbank’tan çizgili pijama, piknik tüp, mangal, ince belli çay bardağı, minibüs muhabbeti, bayram günleri vb.) Cem Yılmaz gibi stand-up’çılar tarafından parodileştirme adı altında aşağılanmadığı, mahallenin delikanlılarıyla dalga geçilmediği, Recep İvedik türü ucubelerin ortaya çıkmadığı, çeşitli uydurma sıfatlarla (entel, maganda, zonta) geleneksel veya mahalleli tiplerin küçümsenmediği, halkın değer ve alışkanlıklarının “kitsch” adı altında değersizleştirilmediği zamanlardı… Sonra bir şeyler oldu ve her şeyde bozulma başladı. Yaşam, küçük, tatlı ve biteviye değişimlerle deneyimlenirken birden radikal bir dönüşüme toslamaya başladık. Peki, dönüştüren kim, dönüştürülen neydi?
***
Bir mekânda yaşam biçimi olarak mahallelinin sokak kültürüydü dönüştürülen. Sosyal olarak öncelikle sokak, informal bir yaşam alanıydı. Orada samimi, çatkapı ilişkiler çoğu zaman teklifsizdi. Telefonun olmadığı o zamanlar, komşuluk gezmesi için kapıya çocuğun gönderilmesi yeterliydi: “Bir maniniz yoksa annem-babam akşam size gelecek.” Komşu, evin misafir odasında ağırlanırdı. Misafir, değerli olandı. Evin önü, sokağın başladığı yerdi. Sokak, geleneksel bir sosyallik mekânıydı. “Muhitin çocukları”, sokağın sahipleriydi. O sokakta kendiliğinden çocuk oyunu da oynanır, düğün-dernek de kurulurdu. Sokak, herkesindi. Büyük bir “biz” olan mahalle, kolektif kimliğini sokak üzerinden ifade ederdi. O zamanlar “sokak çocuğu”, henüz bir hakaret ifadesi değildi. Sokak, okuldu. Mahalle bir benzerlikler âlemi olarak her sakinine hem güven verir hem de ortak kimliğin içinde erimenin hazzını yaşatırdı. Pencereden pencereye dedikodu, ağız tadında yapılırdı. Söylenti veya tevatür, ayaklı gazeteydi. Dışarıdan içeriye giriş, diyelim bir otomobille sokağa dalış, yoğun bir “nazar”a uğrardı. Bakış, hem bir merak hem de denetimdi. Habermas’ı anacak olursa, mahalle, aslında sokağı, aktörleri, kültürü ve yoğun sosyallikleri ile bir tür “geleneksel demokrasi”, bir “yaşam dünyası”ydı. İşlevselliklere dayalı yukarıdaki sistem tarafından hâlâ sömürgeleştirilmemiş bir evren. Müteahhit, bir yabancı, tekinsiz ve uzak biriydi. Sonra bir sürü şey yaşandı; tüfek icat oldu, mertlik bozuldu. Otantik, bakir, geleneksel, samimi ne varsa uçup gitmeye başladı. Katı olan her şey buharlaşıyordu.
***
Evet, şimdi, bekâreti bozulan büyük şehirlerimizde hakikaten geçmişe dair bir iz bulduğumuzda şaşırıyoruz. Bu izler, ya eski yerli filmlerde ya da sahaflarda satılan mecmualarda, yaşlı birinin sohbetlerinde karşımıza çıkıyor. Ancak artık mahalle ve sokak olsa bile, kendine ait geleneksel yaşam birimi yok. Sokakların “yaşam birimi”, şimdi yerini site hayatının “yaşam biçimi”ne bıraktı. Sokaklara özgü “kullanım değeri” çoktan yok oldu; şimdi site hayatının “değişim değeri” var. Kullanım değeri, güven demekti. Örneğin “sokağın bakkalı”, hem tanınmış hem de güvenilir biriydi. Veresiye defteri güveni gösterirdi, kabın darasını almak hakkaniyete işaret ederdi. Kimse kimseye bozuk mal satmaya kalkışmazdı. Meslek ahlakı, lonca teşkilatından kalan bir bakiyeydi. Teklifsiz girilen, seyyar satıcılara açık, bekçisi ve bakkalı tanıdık, sözlü kurallara göre yönetilen mahallenin sokaklarının o ahşap evleri, giderek kentin çeperlerindeki gecekondular, yerlerini son yirmi yılda yüksek apartmanların işgal ettiği sitelere bıraktı. Evden daireye geçtik. Bahçeli evler, apartman oldu. Kimileri de villa. Kapısı açık bırakılıp gidilen evlerin yerine şimdi yüksek güvenlikli sitelerimiz var. İlk kaygı, güvenlik oldu çünkü. Okullar bile özel güvenlik elemanı istihdam ediyor. Geçmişte bir bekçi, koca bir mahallenin gece boyu güvenliğini bir düdük ile sağlayabiliyordu. Şimdi arabamızın da, evimizin de alarmı var. Onca muhafazakârlaşmaya, refaha, gelişme hikâyesine karşın nasıl oldu da hırsızlık bunca arttı ki, alarmsız, bekçi köpeği olmadan (evet, site ve villalarda bekçilik yapsın diye köpek beslenmeye başlandı-tıpkı kırsal bölgelerde sürüleri korusun diye çobanın yanına verilen çoban köpeğinde olduğu gibi) yapamaz olduk! Eğitim kurumlarında bile çocuk tecavüzüyle tanıştırıldık.
***
Hızlı kentleşmenin yarattığı çarpık modernleşme biçimi kendini en çok herhalde mekânda, yerleşim biçimi üzerinden hissettirdi. Bakkaldan markete, evden daireye, sokaktan siteye, vatandaştan bireye doğru evrildik. Kemal Sunal’dan (halkın mizahından) Cem Yılmaz’a (bireyin parodisine) geçtik. TRT’den (kamu yayıncılığı) özel kanallara (bireyci yayıncılık). Gıgır’dan Leman’a, hoşçakal’dan baybay’a, sohbetten chat’e, yazıdan ekrana, liradan dolara, doyma’dan diyete, okuldan school’a, ‘sakin hayat’tan ‘bekleme yapma’ya… Buna modernleşme diyenler oldu. Kaldırımı olmayan, yolu çoğu zaman toprak, sokak hayvanlarının cirit attığı, belediye çöp arabasının haftada bir uğradığı, düğün-derneğin ulu orta kurulduğu, evin erkeğinin kahvede pişpirik oynadığı mahalle kaybolunca, sokak da zaten yok olup gitti. Mahallenin sokak hayatı şimdi derin bir nostalji konusu ancak. Tarih sadece kitaplarda katledilmez.
***
Bu yok oluşta kaybolan pek çok değer de oldu. Mahalleli için sokak, komşuluk ilişkilerinin doğal mekânıydı. Sokak, sözün mekânıydı. Şimdi herkes kentsel dönüşüm gibi bir şeyi düşünürken evinin değerini, arsasının kıymetini düşünmeye başladı. Dert artık komşuluk değil, mutenalaşma. Herkes soylu olmaya çalışıyor. Site’de komşuluk zaten yok; söz hızla yerini yazılı kurallara bıraktı. Komşuluk değil, lüks aranır oldu. Ev alma komşu al diyenler, gittikleri sitelerde bir parça bu bireyci hayatın komşuluğa izin vermeyen tarzından rahatsız olsalar da, sonunda daire hayatını çekici buldular. Açık sokak, yerini kapalı site hayatına bıraktı. AKP, muhafazakâr ve laik kesimleri TOKİ ile müstakil evlerden siteli toplu konutlara tıkıştırınca, o geleneksel ilişkilerin yerini hızla bir tür “orta sınıf yaşantısı” almaya başladı. Mahalleliyi sokakta denetlemek kolaydı çünkü hâlâ orada muhafazakâr, hiç olmazsa kentsel hayatın ikincil ilişkilerine direnen değerlere yer vardı. Ancak şimdi, daire, apartman veya site hayatı başka şeyler istiyordu. Kalite, standart ve lüks gibi. Bunlara eğitim de dâhil. Mahallenin okulu tehdit altındaydı ama neden? Tehdit nereden geliyordu? Ya da mahallenin okulu da ne demekti? Çok mu uzak bir geçmişten bahsediyoruz?
***
Kentin kenar mahallesinde doğan bir çocuğun, diyelim 1950’lerden 2000’lere değin yaşanan bir dönemde gideceği okul, hep birkaç sokak ötede olurdu. En güvenli, iyi ve gidilebilir okul, en yakında olanı, mahallenin okuluydu. Mahallenin bütün çocuklara o okula kaydedilir, herkes oradan mezun olup belki bir başka semtteki ortaokul ve liseye giderdi. Bazı yerleşimlerde şehrin veya ilçenin tek bir ortaokulu ve lisesi olur, orası da tüm ilçe veya şehri ortaklaştırırdı. Ama genellikle aynı binada ortaokul ve lise birlikte olduğu için bir başka semte gitmeye de çoğu zaman gerek kalmazdı. Velinin lügatinde “kaliteli okul” gibi bir kavram yoktu. Kalitenin ölçüsü, devletin kamusal okuluna duyulan güvende yatıyordu çünkü devletin öğretmenine herkes güvenirdi. Öğretmen seçme, özel ve ayrıcalıklı (çalışkanlar) sınıfı oluşturma bilinmezdi bile. Çalışkan ve tembel öğrenciler birlikte oturtulur, kaynaştırılırdı. Hiçbir öğrenci, dezavantajından ötürü ayrı muameleye tabi tutulmazdı. Velilerin öğretmene mutlak biçimde güvendiği, onu sevip saydığı yıllardı. O zamanlar okula gitmek, “adam olmak” içindi. Temel motivasyon, öncelikle erdemler kazanmaktı. Bu laftan kasıt, okuyup bir baltaya sap olmak kadar, topluma faydalı bir insan olmaktı. Bu dönemin ruhunda eğitim, okula gidip bir şeyler öğrenip meslek edinmek anlamına geliyordu öncelikle. “Yırtmak”, “köşeyi dönmek”, “voleyi vurmak” gibi deyimlerin sökün ettiği Özal dönemi pespaye neoliberalizmine değin bu böyle sürdü. Mahallenin okulu, öğretmene güven duyulan bir eğitim kurumuydu. Öğretimin amacı, öncelikle ve sadece eğitimdi. Çocuklar okula yürüyerek gider, kantinden bir simit ve gazoz alıp doyarlardı. Kantinler, çocuğun sağlığına zararlı yiyecekler satıp satmadığının denetlendiği yerler haline daha gelmemişti. Mahallenin bütün çocukları birbirine benzerdi; hepsi çıtı-pıtı, siyah üniformalı, kavruk ama neşeli, hareketliydi. Şişmanlar olabilirdi ancak obez çocuk olgusu bilinmezdi. Karma eğitim, yadırganmak bir yana, bir sorun olarak düşünülmezdi bile. Okul bahçesi, binaların mimarisi, hatta öğretmenler bile birbirlerine benzerdi. Orta sınıf bir semtte oturan öğretmenler, okullarına ya minibüsle ya da otobüsle gidip-gelirlerdi. Öğretmenler, sadece maaşıyla geçinen görece dürüst devlet memurlarıydı. İmaj öyleydi. Öyle bir havaları vardı, felsefe o yöndeydi. Bazılarının geçinemediği için pazarda limon sattığı söylense de bu, dedikodudan öteye geçmezdi. Özel ders verip geçimine katkıda bulunan öğretmen parmakla gösterilirdi. Çünkü öğretmenliğin bir maaşı olurdu ama eğitim parayla satılmazdı. Bu öğretmenler genellikle solcu, yurtsever veya demokrat olur, öğretmen örgütlerinde aktif siyaset yaparlardı. Öğrencilerini iyi yetiştirmek için çırpınırlardı. Son derece idealisttiler. Okulu, evi gibi severlerdi. Öğrencilerini de çocukları gibi.
***
Mahallenin basit ve kendi halindeki okulu, kamusallığını, kamusal ilgi ve çıkarlarla kazanıyordu. “Yerli malı haftası”nın kutlandığı, “kermes” diye okula gelir getirmesi için etkinliklerin düzenlenmediği, okulun bahçe ve spor salonlarının otopark ve paralı spor aktiviteleri için kiralanmadığı, okul-aile birliklerinin şirket gibi çalışmadığı, arsası değerli olan okulların özel sektöre peşkeş çekilmediği, okulların isim haklarının okul için üç kuruşu para veren kodamanlara satılmadığı (sosyolog Murat Kaymak böyle bir örnek anlatır Ankara bazında), her mahalle arasında pahalı ve paralı özel okulların açılmadığı, mafyanın denetimindeki servislerin ev ve okul arasında vızır vızır çalışmadığı, okulun school’a dönüşmediği, öğretmenin rehber veya koç olarak algılanmadığı, küme çalışmalarının yerini öğrenci merkezli eğitime bırakmadığı, habire pilot deneme yapılmadığı, reform üzerine reforma gidilmediği, eğitim sistemlerinin sürekli değişmediği, öğretim ile sınavın aynı anlama gelmediği, okulların dershanelerin yedeğine çekilmediği, okul yönetimlerinin partizanlaşmadığı dönemlerde hakikaten mahalledeki sokak hayatında bir züppelik, sınıf atlama histerisi vb. de yoktu. Peki, mahallemizin okulu güç kaybederken, kentlerin hemen her yerine yayılan bunca özel okul, eğitim kampusü, dershane, etüt merkezi veya alternatif eğitim mekânları, ne oldu da eğitimde paralı ve pahalı bir pedagojik tarzı hâkim kıldı? Ne oldu da, mahallenin okul binası, kimliği, kişiliği, tarihi, yaşanmışlığı, mezunlarıyla değil de, sadece mülkiyet getirisi bağlamında safi değerli bir bina olarak düşünülmeye başlandı? Şimdi bozulan eğitimin kalitesinden, geçinemeyen öğretmenlerden, okuldaki şiddetten, akran zorbalığından, çetelerden, merkezi sınavlarda sıfır çeken öğrencilerden, altyapısı yetersiz eğimden, depreme dayanıksız okul binalarından, ailelerin eğitime daha fazla para harcamalarından falan bahsediyoruz. Bir şeyler radikal ölçüde değişti ama ne? Önce neoliberal kapitalizmin tetiklediği sözde bir yenileşmeyi yaşamaya başladık. Sonuçta tasarruf yerini harcamaya, üretim tüketime, kanaatkârlık gösterişe, mahremiyet teşhire, otantiklik yapaylığa, sadelik özentiye yerini bıraktı. Değerler hızla değişiyordu. Bu süreçte adam olmak için okulda alınan eğitim hızla bir proje, yatırım ve sermaye konusuna dönüşüyordu.
***
Biraz geniş bir yapısal analiz yapalım. 1960’lardan itibaren teknoloji, savaş sanayi ve bilhassa medya gibi sektörlerde yaşanan değişimle yeni bir toplum tipine (sanayi-sonrası, bilgi, enformasyon, risk, post-fordist, postmodern toplum vb.) yol aldığımız iddia edildi. Daniel Bell ve Alvin Toffler gibi liberal sosyologlar, hızla gidilen sanayi-sonrası toplumda yani yakın gelecekte değerin veya büyümenin asıl kaynağının bilgi olacağını iddia ettiler. Yani, toplumdaki çalışma biçimlerinden üretime değin hayatı belirleyecek olan bilgi veya enformasyon edinmenin, yeni bir metalaşma biçimini doğuracağı öngörüsünde bulundular. Mavi yakalıların ürettiği mallardan ziyade beyaz yakalıların (akademisyen, öğretmen, medyacı, reklamcı, bilişim uzmanı vb.) ürettiği bilginin daha değerli olacağını, buna sahip olan toplumların öne geçeceğini ileri sürdüler. Onlara göre Taylorizm felsefesine sahip büyük ölçekli, merkezileşmiş, hiyerarşik bir örgüt görüntüsündeki şirketler, sanayi kuruluşları ve bir takım örgütler, değişime uğrayarak esnek, küçük, modüler, yeni şartlara uyarlanabilen yapılara doğru evrilecek; banta dayalı, standart ve seri üretim ve kitlesel tüketimden anlık taleplere uyarlanabilen, tematik, müşteri odaklı, esnek üretim ve tüketime geçilecekti. Modanın buyrukları, halkla ilişkiler, reklamcılık ve tanıtımın dayatmaları, yeni hayat tarzları, teknolojik yenilikler, kültürel alanda ekonomideki değişimin ifadeleri olacaktı. Bütün bunların gerçekleşmesi için, 1973’de petrol kriziyle ciddi bir buhran yaşayan kapitalist sistemin bundan çıkış için ürettiği yeni bir üretim biçimi stratejisinin oluşturulmasını gerektiriyordu. 1970’lerin sonlarında bu strateji devreye sokuldu. Kapitalizmin bu neoliberal aşamasında artık büyük ve hantal, bürokrasisi şişkin ve kamusal harcamaları çok fazla olduğu iddia edilen devletin küçülmesi, kamu iktisadi teşekküllerini özelleştirmesi ve yoksullara yönelik refah harcamalarını kısarak bunun zorluklarını yoksul vatandaşın sırtına yıkması gerektiği dillendiriliyordu. Başta eğitim olmak üzere ulaşım, sağlık, kültür gibi pek çok alanda devletin verdiği parasız veya düşük ücretli hizmet, paralı ve pahalı hale getirildi. En önemlisi de, eğitim ve sağlık gibi hizmetlerin pazarda satılan metalara dönüştürülmesiydi. Yine eğitim, sağlık, kültür, ulaşım alanlarında özel şirketlerin kurulması özendirildi; bu uğurda bu şirketlere vergi muafiyeti, arazi tahsisi, ucuz kredi, yasal kolaylıklar sağlandı. Öyle olunca da, yoksul semtlerde bile paralı ve pahalı okullar açılmaya başlandı. İnanılmaz ama gerçek: Devlet, kontenjanı dolmayan, ne idüğü belirsiz özel okullara öğrenci gönderdi, onların parasını kendi cebinden (halkın vergisinden) ödedi. Öte yandan, nüfus arttıkça sayısı zaten az olan nitelikli okullara artan talebi karşılamak için daha büyük merkezi sınavlar düzenlenmeye başlandı; bu sınavları kazanmak için de “paralel eğitim sektörü” oluştu: Dershaneler, etüt merkezleri, özel ders piyasası, kurslar vb. En iyi okul, artık mahallenin okulu değil, sınav kazandıran okuldu. Geçmişte mahallenin okulları arasında bilgi yarışması yapılırdı; şimdi rekabet, ulusal düzeyde gerçekleşen merkezi sınavlar üzerinden gidiyor. Öğrenciler artık birbirlerinin arkadaşı değil, sınavlardaki müstakbel rakibidirler. Sınavlar, ölçme-değerlendirmeden çıkıp çoktan seçme altında eleme aracına dönüştü. Eğitim, yoksul öğrencileri elerken, zengin öğrencileri seçiyordu. “Fırsat eşitliği” masalının elinden bir şey gelmiyordu.
***
Kapitalizmin altyapısında yaşanan bu dönüşüm, eğitimi değiştirirken mekânsal ayrışmaları da hızlandırdı, yeniden düzenledi ve yeni biçimlere soktu. Bir benzerlikler âlemi olan mahalle kültüründen (“biz bilinci”) bir ayrıcalıkları yaşama dünyası olan site hayatına (“ben kültürü”) geçilince, mahallenin kamusal okulu da zayıflamaya başladı. Bourdieu “ayrım”ları (distinction) yaratan farklı “habitus”lara (sınıfsal özellikleri içeren yatkınlıklara) sahip grupların, eğitimi bir kültürel, giderek ekonomik sermaye olarak kullandığını söyler. Bir ayrım oluşturma biçimi olarak “kaliteli eğitim” talebi, kendini alt sınıflardan ayırabilmek için pedagojide de bir farklılığın, mesafelenmenin ve ayrışmanın peşine düşer. Neoliberal kapitalizmde iyice özelleşen eğitim, kamusal nitelik, ilgi ve çıkarlara darbe vururken, bütün sınıflara eğitimin “meritokratik” (liyakata dayalı rejim) niteliğe sahip çok güçlü bir sınıf atlama, olmasa da yüksek statü edinme aygıtı olduğu mesajını verir. Alt sınıfların yeni orta sınıf olma hayaliyle yemeyip içmeyip çocuklarının eğitimine yatırım yapmasının anlamı budur. Bu düşünce ve davranış biçimi alt sınıflarda, kendi mahallesinin sınırları dışına çıkmanın yolunun eğitimden geçtiği imajını mekânsal hareketlilikte de var ediyor. Artık bir başka semtteki (tercihen orta ve üst sınıfların yaşadıkları semtlerdeki) “iyi okul”a gitmek için yüksek kayıt ücretini ödemekten, özel okullar için ise yıllık kayıt ücretinden, servis parasından, yemek ederinden, sosyal faaliyet harcamalarından yani bir dolu masraf yapmaktan kaçınılmıyor. Hükümetler kamusal eğitime ayırdıkları bütçelerin her yıl arttığını iddia etseler de, velilerin eğitime harcadıkları paranın hep oransal olarak gerisinde kaldı ama kime ne? Veli de öğrenci de müşterileştirilmiştir artık. Okullar çoktan küçük birer işletmeye dönüştü. Müdür ve yardımcılarına işveren gibi davranın deniliyor. Eğitim satılmaya başlanınca, artık her şey satılabilirdi.
***
Evet, önce kapitalist ekonomik sistem, ardından eğitim dönüşürken mahallemizin okulu da, sokak kültürü de yok olup gitti. Zaman da mekan da değişti; dönemin ruhu, gayet bireyci, öyle mahalle gibi kolektif yaşam biçimlerine prim verecek kalibrede ve türden değil. Mahalle sadece iyi bir nostaljik malzeme. Filmlerde görülüp beğenilse de, öyle bir yerde yaşamanın pek de düşünülmediği bir mekan. O mekanın evlerinde geçmişte turşu kurulur, salça yapılır, cumbada biber kurutulur, konserve yapılırdı. Bunları yapacak bir orta sınıf yaşantısını düşünemiyorum artık. Çünkü her şeyde hazıra alıştık; parayı basıp alıyoruz. Bırakın uzak geçmişten bize seslenen ninemizi, daha dünden kalan annemizin bile huyu, suyu ve davranışları bize gayet yabancı geliyor. Değişim hızlandı. Esnaf yerini hızlıca büyük marketlere bırakırken, biz kendimizi büyük kapitalizm dünyası içinde çoktan tüketici olarak kodladık. Mahallenin sınırlı yaşam dünyası içinde bir avuç tanıdık bizim sevincimizdi; şimdi dostluk/arkadaşlık sosyal medya evreninde binlerle ifade ediliyor. Sahi, bir insanın bu kadar çok arkadaşı olabilir mi? Geçmişin ömürlük dostlukları, sosyal medyada bir tuşluk arkadaşlıklara bıraktı yerini. Mahallede kamusallığın özel bir dili, şekli ve boyutu vardı; örneğin cenaze olduğunda bir hafta TV açılmaz, cenaze evine yemek götürülürdü. Şimdi sanal dünyadan kuru bir mesaj atıp anında eski işimize dönüyoruz. Dualar bile internet üzerinden okunuyor. Geçmişte kentin içinde köy, cemiyetin içinde cemaat yoktu; sanki tüm ülke tek bir kent, bütün cemiyet büyük bir cemaat idi. Küreselleşme bizi kimlikler temelinde bölerek kendi nişlerimize (o nişlerin başında site hayatı geliyor) hapsederken, gayet kutuplaştık. Yanı başımızda istemediğimiz biri otursun istemiyoruz. Roman, Kürt, LGBT, Suriyeli diye başlayıp uzayan listede kendimize en düşman hangisi, seçip duruyoruz. Çocuklarımızı gönderdiğimiz okulda aradığımız ilk şey, eğitimin kalitesi ise, ikincisi de güvenlik artık. Kamusal eğitim bütün sınıf, dil, ırk, renk, cinsiyet, bölge ve kültürleri kendi içinde görece demokratik bir kapta az-çok, iyi-kötü, şöyle ya da böyle bireştirirken şimdi kamusallığın yittiği büyük şehirlerinden en kenar semtine değin okullarımızı, farklı, öteki ve yabancı olandan ayırmaya başladık. Metropol kent hayatı bizi daha kamusal kılacağına iyice ayrıştırdı, birbirimize yabancılaştırdı ve düşman kıldı. Kentte fiziki mekân olarak mahalleyi yıkarken “tinsel mahalleler”i yeni sınıf, kültür ve kişilik ayrımları üzerinden kafamızda kurmaya başladık. Her kafa neredeyse ayrı bir mahalle oldu. Teknoloji olmasa aynı ülkede yaşadığımızı fark etmeyeceğiz bile. Kamusal ilgi, konu ve çıkarlara olan yönelimimizi kaybettikçe, devlet okulu üzerinden veya değil, okulun toplumsal sorunlara duyarlı bir pedagojik mekan olarak varoluş ve temsili bizim için hiçbir şey ifade etmiyor.
***
Sonuç olarak: Gerek mahalle gerekse kamu okulları, görece zengin ile yoksulu, Türk ile Kürdü, Sünni ile Alevi’yi, yerli ile göçmeni, dinli ile dinsizi, bütün kimliklerden insanları içine alabilecek bir büyük geleneksel demokratik mekânlardı. Eksiği, gediği olsa da öyleydi. Bugün ikisi de, yani mahalle de kamu okulu da eş zamanlı çöktü. Eleştirel eğitimci Ali Taştan’ın vurguladığı gibi, mahallenin kamusal okulu yıkılıp giderken eş zamanlı olarak da köy okullarını yıktılar; öğretmen yerine köylere imam gönderdiler. Şöyle Türkiye resmine bir bakın: Bir yanda nitelikli çok az sayıdaki tarihi değeri olan kamu okulları (Galatasaray vb.), diğer yanda köklü veya yeni özel okullar (Robert vb.) bulunurken, bu ikisinin dışında kamusal niteliği artık kalabalıkla, niteliksizlikle ve sahipsizlikle ifade edilebilecek on binlerce devlet okulu var. Kaçış, bu devlet okullarından ilk ikisine doğru. Az-çok otantik yaşam birimi olarak mahallenin yerine geçen devasa kapılı-yüksek duvarlı-yoğun güvenlikli site hayatında, kendini rahat hissettiren bireyci kozmopolitizmin içine doğru yuvarlanmaya başladık. Apartmanda, dairede, site hayatında istediğimiz konfor, lüks ve ayrıcalıkları, çocuğumuz için okullarda da aramaya yöneldik. Bu postmodern kültür görünümlü kapitalist ekonomik dönüşüm, Türkiye’de eskiye dair ne kadar değerli şey varsa, koruyacağına mahveden yeni bir muhafazakarlık yarattı. Şımarık, kibirli ve israfçı muhafazakâr çevrelerin para, lüks ve şatafat delisi bireyi, ülke çapında ne kadar ucube politika ve pratik varsa, hepsini desteklerken ülke için geriye her alanda (eğitim, çevre, orman, denizler, ekonomi vb.) büyük bir yıkım kaldı. Artan iç-dış borç, yerlerde sürünen ülke imajı, kadın cinayetleri, çocuk tecavüzü, uluslar arası alanda çılgın maceralarla betimlenen bir tablo içinde gençlere ne bir meslek öğreten ne de güvenli bir gelecek vaat eden bir kamu eğitim sistemi kaldı elimizde. Çeşitli başarılı kamu okul modelleri (Anadolu liseleri, Fen liseleri, endüstri-meslek liseleri vb.) bir bir içi boşaltılıp ne olduğu belli olmayan proje okuluna çevrilirken bizim bir kez daha kamusal felsefeleri egemen kılacak eğitim politikaları üzerinden düşünmemiz gerekiyor. Elbette artık mahalleyi kurtarmak mümkün değil ancak kamu okulu için hâlâ zaman var. Milyonlarca çocuğumuz ve gencimiz için buna değer.