Mektepli Gazete

“Küçük Filozof” Atakan’ı Ne Yapmalı?

Atakan adında on yaşında bir çocuk çıkıp Spinoza’nın “Ethica”sı gibi kitaplar okuyup “nihilizm” türünden konulara dair laf edince

Paylaş
Yazı boyutu
100%

Atakan adında on yaşında bir çocuk çıkıp Spinoza’nın “Ethica”sı gibi kitaplar okuyup “nihilizm” türünden konulara dair laf edince, herkeste hayranlıkla karışık inanılmaz bir ilgi oluşmuştu. Karşımızda bedenen, yaş itibarıyla küçük bir çocuk vardı ama yetişkin gibi, hatta filozof edasıyla konuşan birini dinliyorduk sanki. Bakışları keskin, kendinden emin, duruşu sağlam bir yetişkin gibi. Güya felsefe literatürünü yalayıp yutmuş biri vardı karşımızda. Sosyal medyada paylaşılan o meşhur videoda, bir kitapçıda raflar arasında gezinen Atakan, Platon’dan başlamak üzere okuduğu filozofları ardı ardına söylüyordu. “Küçük filozof”umuz kısa zamanda iki yüz elli kitap okuduğunu iddia etmiş, hayata dair derin gözlemlerini paylamış, bilmiş tavrıyla bizi yerimizden hoplatmıştı. Kısa süre sonra Atakan’ın diğer videoları yaygın ve sosyal medyada paylaşılmaya başlanınca, “hayranlık” ile “bu çocuk hasta” arasında gidip gelen bir bakış açısı ile konuya dair neredeyse konuşmayan uzman kalmamıştı. Akademisyenler, hekimler, sosyologlar, psikologlar, sosyal çalışmacılar, medyatörler, öğretmenler, sivil aktivistler, anne-babalar… Artık ünlü olan, Türkiye’nin konuştuğu, yetişkin kesimin gıptayla baktığı, neredeyse herkesin sevimli bulduğu Atakan’a İstanbul’daki tüm özel okullar kapılarını açmış, MEB konuya el atıp gereğinin yapılacağını söylemiş, çeşitli kesimlerden çocuğa iltifatlar yağmıştı… İyi de ne oluyordu?! Bütün bu olup bitenler neydi? Yanlış mı yoksa doğru mu yapıyorduk? Çocuğu göklere çıkarma ile linç etmenin dışında bir çizgi yok muydu? Atakan’ı ne yapmalıydık? Atakan gibi bir meseleye nasıl yaklaşmalıydık?

***

Otuz yıldır “çocukluk sosyolojisi” ile ilgilenen biri olarak Atakan üzerine yazmayı sürekli geciktirdim. Zira tepkileri merak ediyordum; kim nasıl yaklaşacak, ne tür analizler yapılacak, hangi çevre soruna nasıl yaklaşacak diye bekledim. Atakan ile ilgili pek çok yazı okudum, video izledim, eleştirilere kulak kabarttım. Bu yazımda olaya kendi penceremden yaklaşacağım. Atakan’ı anlamak yerine, ona gösterilen tepkileri analiz etmeye çalışacağım. Çünkü sorun, Atakan’da değil, ona gösterilen tepkilerde. Acaba yetişkin dünyası, Atakan ile bir oyuncak gibi mi oynuyordu? Bireysel nitelikleri (zekilik, gelişmiş bir hafıza, cesur bir sosyal kişilik, inanılmaz bir merak, kendinden emin bir tavır vb.) itibariyle Atakan değil ve fakat ona karşı düşünce ve davranışlar, Türkiye’de öncelikle devlet üzerinden bir “demokrasi sorunu”dur. Bunun ne demek olduğunu anlatabilmek için kısa bir tarihsel politik analiz yapmam gerekli. Ama önce şunu yazmalıyım: Murat Belge, “Tarihten Güncelliğe” adlı kitabında Türkiye toplumunun/devletinin çocukları karşısında suçlu olduğunu yazar. Doğru ama neden? Bu suçun kaynağı, nedenleri ve görünümleri nedir? Çocuklarımıza karşı toplum ve devlet, giderek medya, sanat ve eğlence dünyası, eğitim kurumu vb. ne tür suçlar işlemektedirler?

***

Türkiye, onca anacıl/anaerkil değerlerine karşın “paternalist” (babacı/ebeveynci) bir devlet ve ülkedir. “Çocuk aklı”nı seven ama ona güvenmeyen bir ülkedir Türkiye; çocuk kültürünü dalga geçilecek bir kültür olarak alırken de sonuna kadar “yetişkinci”dir. Batılı biri, hata yapan çocuğu ısrarla, sabırla ve merakla dinler, öncelikle anlamaya çalışırken biz genelde güler veya dalga geçeriz. Bir işin üstesinden geldiğimizde “çocuk oyuncağıymış” deriz; çocukla çocuk olunmaz, çocuklaşılmaz, çocuk gibi ağlanmaz, deriz. Kerim devletin aile katındaki sureti veya görünümü, hatta izdüşümü olan baba, vesayetin fiili ve resmi figürü olarak çocuğun (asıl) velisidir; çocuk hakkında en önemli kararları o verir. Mutlak bilen, güçlü ve kendinden emin baba figürü, bu maçist ve ataerkil kültürde çocuğu istediği gibi evirme-çevirme hakkına sahiptir. Döver de sever de! Nihayetinde babasıdır; Aristo’nun dediği gibi “patria potestas”tır (çocuk üzerinde her türlü tasarrufun hak-lı sahibi). Locke’un dediği gibi, boş bir levha, “tabula rasa” olarak doğan çocuğu “balmumu” gibi yoğurma hakkı öncelikle babaya aittir. Hıristiyan kültüründe ilk şekillendirme yetkisine sahip olan Kilise, bunu vaftiz (günahkâr doğan çocuğun Tanrının suyunda takdis edilmesi) uygulamasıyla yerine getirir, çocuğu Kilisenin kütüğüne (Tanrı’nın hanesine, kiliseye) kaydeder. Sonra baba ona soyadını verir (İslam kültüründe doğumdan hemen sonra kulağına üç kez ezanı babası veya bir erkek okur). Doğurgan anaya karşı adını veren baba, aslında toplumsal dünyada çocuğun tutacağı güzergâhını belirler. Rousseau da, doğa içinde, doğal biçimde çocuğun eğitilmesi gerektiğini anlattığı ünlü kitabı “Emile”de çocuğun nasıl yetiştirileceğinin mutlak yetkisinin yetişkinde (daha ziyade babada) olduğunu anlatır bize. Peki, neden ve nasıl?

***

Psikanalist Lacan, her çocuğun yaşamında üç büyük şok yaşadığını söyler: İlk şok, ekmek elden-su gölden anne karnından dışarı atılmaktır (“doğum”). İkinci şok, süt vermeyi reddetmektir (“memeden kesme”). Üçüncü şok, artık büyümeye başlayan çocuğun toplumsal dünyanın normlarını öğrenme zorunluluğudur (sosyalleşmek adına devreye giren “babanın yasası”). Otorite, iktidar ve güç figürü baba, çocuğa sertçe davranarak onu zorlu toplumsal dünyada yaşamaya hazırlar veya uygun hale getirir çünkü zorlu toplumsal koşulları ancak zor(lu) bir baba bilir, anlatabilir, dikte edebilir. Babanın yasası, aslında “Tanrı-Kral-Baba” hiyerarşisi içinde nasıl bir insan (kul, birey, yurttaş vb.) olunacağını dikte eder. Bu yasa, Freud’un dediği gibi “haz ilkesi”nin ertelenip “gerçeklik ilkesi”nin devreye sokulmasıdır. Uygarlık, hazların kökeni olan ilkel dürtülerin/itkilerin bastırılmasıdır. En radikali cinsellikle ilgili olan bu dürtüler, yakıp yıkmaya müsait yönüyle uygarlığa tehdit oluşturur. Freud’a göre en büyük “uygarlık hoşnutsuzluğu”, bu yıkıcı (thanatos) dürtülerin, itkilerin denetim altına alınmasıdır. İşte biz bu yıkıcı enerjimizi yapıcı (sanat, kültür, spor, edebiyat, teknik vb.) etkinliklere kanalize ederek kendimizi hem denetleriz hem de uygarlığımızı geliştirmiş oluruz. Ama kimi zaman “bastırılanın geri dönüşü” (bilinçaltına atılan bir takım haz, hedef veya istekler) çeşitli biçimlerde (rüyalarda, dil sürçmelerinde, cinnet hallerinde vb.) geri döner ve bireyi rahatsız (aslında hasta) eder. Çare, psikanalizdir-derin analiz/tedavi (psikiyatristin “divan”ında hasta yetişkinin çocukluk anılarına/dönemine gidip oradaki sorunu saptayıp çözüm bulmak). İşte çocuk eğitimi veya küçüklerin yetiştirilmesi, yetişkinin ağaç yaşken eğilmesine inandığı bir “ilkel dünya”nın (yani çocuğun) uygarlığa doğru sosyalleştirilmesinden başka bir şey değildir. Ama nasıl?

***

Bütün dinlere göre çocuk hakları, Tanrının çocuğa bahşettiği haklardır. Bunların nasıl kullanılacağını kutsal kitaplar yazmaktadır. Çocuk iyi bir “mümin” olduğunda, Tanrının sevgili kulu olmuş olur. Çocuk, dinin gereklerini zamanla yerine getirerek iyi bir mümin haline gelir; bu konuda atasının yolunu izlemesi, soyu gibi, yetişkinler dünyasını taklit ederek davranması yeterlidir. 1789’da Fransız devrimcileri, kul olarak yetiştirilen çocuğun, Kilisenin dinsel otoritesinin yerine devletin siyasal gücünü geçirince, artık kul değil, “yurttaş” (devlete bağlı birey) olmasına karar verirler. Fransız devrimci Danton, çocuğun ailesine değil, ulus-devlete ait olduğunu ileri sürer. Çocuğun yeri artık kilise veya tarlalar değil, seküler/laik okul olacaktır; çocuk, ulus-devletin okulunda okullulaştırılacaktır (schooling). Liberaller ise “çocuk-yurttaş”ın devlete karşı ödevlerinin yanı sıra hakları da olduğunu söyleyip reformist bir çizgi izleyecekler. Çocuğun fabrikalarda çalıştırılması, dilendirilmesi, sokaklarda “haylazlık etmesi”ne izin verilmesi vb. yasaklanacaktır. Marx da “Kapital”de çocuğun çalışması ve eğitimi konusunda bir şeyler yazacak, fabrikalarda çalışmasına karşı çıkmak yerine eğitim ile üretici iş ve jimnastiğin birleştirilmesini (“politeknik eğitim”) en iyi seçenek olarak önerecektir. Modern sanayi toplumunun “çekirdek ailesi”nin sıcak yuvasında psikolojik doyum, şefkat ve sevgi kaynağı haline gelen çocuk, zamanla eğitimi bir yatırıma ve hatta sermayeye dönüştürülen “akıllı küçük”e evrilecektir. Artık dönem, “acele ettirilmiş çocuk”un (David Elkind), “helikopter ebeveynlik” (çocuğun aşırı ilgili ebeveyn tarafından bir yerlere hızla taşınması) gibi kavramlara göre hızla, etkili ve bir şeyler adına eğitilmesi için sürekli rekabet ortamına hazırlanan bir oyuncuya dönüşen bir zamandır. Ancak onca “çocuk hakları”, “çocuğun yüksek yararı” şeklindeki liberal ilke ve öğütlere karşın çocuğu yine de, kendisinin yetişkinler kadar iyi, yeterince ve doğru bilemeyen bir figür olarak görmeye devam ederiz. Saf, henüz biçimlenmemiş ve aklı daha gelişmemiş çocuk için “vesayet sistemi” devam eder. Veli bilir. Nesne olarak çocuk, üzerine söz söylenmesi gereken bir şeydir. Eleştirel pedagojinin kurucularından Brezilyalı halk eğitimcisi Paulo Freire, “Ezilenlerin Pedagojisi”nde, bilmediği varsayılan ve üzerinde her türlü baskıcı işlem yapılmaya müsait nesne olarak görülen çocuğun, “bankacı” dediği bir eğitim türüne nasıl maruz kaldığını çok iyi anlatır. Ancak çocuk, atipik, zeki ve değişik ise, yetişkinler ona özel programlar, mekânlar ve materyaller hazırlamalıdırlar.

***

Atakan bu yönüyle herhangi bir çocuk gibi görülmedi ama onu sıradan değil sıra dışı kılan özelliklerini ne yapacağımızı bilemedik, bu yüzden tartıp durduk. Bu çocuk başka bir şeydi; o yüzden ona sahip çıkılmalı, yeteneklerine uygun ortamlar (okul, program, arkadaş vb.) seçilmeli, aklı başka türlü değerlendirilmeliydi. Biz yetişkinlerin Atakan konusundaki bu anormal, tedirgin, aceleci ve her şeye maydanoz olan tutumumuz doğru muydu? Her şeyden önce, çocuğun fikri ve izni olmadan onun videosunu sosyal medyada paylaşmak, çocuğu kanal kanal gezdirmek, ona ünlü muamelesi yapmak, hayran hayran bakmak da ne demek oluyordu? Sorun, Atakan’da mıydı (bizde zekilik de aptallık derekesinde bir sorun olarak ele alınır), yoksa biz yetişkinlerde miydi? Çocuğa paternalist mi yoksa demokratik mi davranıyorduk? Çocuğun iyiliğini isterken, yoksa onu kullanıyor muyduk?

***

Seküler kesimler, Atakan’da okumuş olmanın başarı sembolünü, eğitilmişliğin inceliğini ve az okunan kitaplar dünyasının gizemli uzak elçisini gördü. Muhafazakâr kesimlerin ise bu konuda bir dediği oldu mu, bilmiyorum ve fakat kitabı terörizmin eşdeğeri, sakıncalı “örgütsel doküman” diye gösterip basına teşhir eden ve çocuklar için şehitlik geleneğinin okullarda ders olarak okutulması gerektiğini düşünen bir muhafazakâr geleneğin devlet terbiyesi giderek sivil kesimlerde Atakan’a yönelik berbat bir yaklaşım doğurdu. Örneğin özel üniversitede çalışan yetişkin bir erkek, Atakan’ın normal hale gelebilmesi için ona tecavüz edilmesi gerektiğini bile söyleyebildi. Tam bu noktada Deleuze’ü hatırlatmak isterim, “Fark ve Tekrar” kitabı üzerinden: Bir kez daha gördük ki, kendini tanımlama deyince aklına ”özdeşlik”ten (aynılık) başka bir şey gelmeyen bir kültür için “farklılık” (kimlik) tehlikeli bir şeydir. Zaten öteden beri biz, ülkece çocuğu “şefkat nesnesi” (altın top) diyerek aile içinde severek öldürüyorduk; günümüzde ise bir “yatırım konusu”, “değerli sermaye” ve “geleceğin sigortası” olarak fazlaca eğiterek yok ediyoruz. Ülkenin geleceğini emanet ettiğimiz bu çocukların diyelim bilişsel açıdan bir farklılığa sahip olması, zekâ parıltıları göstermesi veya atipik davranışları sergilemesi, onlara hem özel hem de kamusal alanlarda nasıl davranacağımız konusunda bizi bir açmaza düşürüyor. Çocuklar medyada temsil edilirken iyi (başarılı örnekler) ile kötü (okula gitmeme, dilenme vb.) örnekleri bile nasıl sunacağımızı bilemiyoruz; çocuk haklarına nasıl yaklaşacağımızı, çocuğun yüksek yararlarının neler olabileceği, hatta olması gerekip gerekmediğini bile bilmiyoruz. Sorun şu: Çocuklarını ölesiye seven bir kültürümüz var ama o kültür, çocukluğun ayrı, kendine özgü ve ihtimam gösterilmesi gereken bir devre olduğunun hiç farkında değil. Bu hastalıklı bir tutumdur; çocuğu evde istediği gibi istismar eden bir ebeveyn, okulda öğretmenin çocuğuna sert davranışından dolayı ortalığı yıkabiliyor. Normal çocuğa karşı davranışı bilemezken sıra dışı (dahi, zeki, atipik vb.) çocuğa olan davranış gerekliliğini hiç bilmiyoruz. Çocuk koruma programlarımız yetersiz, eğitim modelimiz hâlâ “ezber ile didaktizm arası bir sahada talim-terbiye”ye dayalı. Medyamızın çocuğun üstün yararına göre bir habercilik tarzı yok. Kimsenin ne olduğunu bilmediği ama Danton gibi çocuğun kendisine değil, önce ailesine, sonra devletine ve en son da Allah’a ait olmasından zerre şüphe duymadığı garip bir “ideal Türk çocuğu” anlayışımız var. Bu ideali, örneğin ebeveyn olarak birbirimize benzemek zorundaymışız gibi çocuklarımıza verdiğimiz popüler isimlerden (Rümeyda, Batuş, Pelinsu, Aleyna filan), onların eğitsel başarılarını abartmamızdan, hastalıklı derecede korumamızdan iyi biliyoruz. Çocukluk konusundaki tutumumuzun “itina” mı yoksa “imha” mı olduğu çok tartışılır. Atakan konusunda seküler kesim onun bilişsel yeteneklerine dikkat çekerken, muhafazakârlar ise çocuğun annesine yaptığı (sözde) terbiyesizliğe odaklandı. Pek az kimse, bu çocuğun bir çocukluğu olduğunu, olması gerektiğini ima etti. Şu sorular soruldu mu bilmityorum: Atakan acaba diğer çocuklar gibi oyun oynuyor muydu? Gündelik hayatı nasıldı? “Çocukça” şeyler yapıyor muydu? Okuduğu kitaplara ilişkin düşünceleri nelerdi? Okumak için aldığı kitapları kendi mi belirleyip seçiyordu, yoksa bir yerlerden mi esinleniyordu? Kitapları okurken altlarını çiziyor muydu? Anlamadığı cümle ve kavramları birilerine soruyor muydu? Rüyasında ne görüyordu? Mesela kitaplara dair miydi rüyaları?

***

Ünlü çocukluk tarihçisi Philippe Ariès, “L’enfant et la vie familiale sous l’Ancien Regime” (Eski Rejim’de Çocuk ve Aile Hayatı) adlı kitabında, tarihte çocukların hep var olduğunu ama ayrı, özel, kendine özgü bir dönem olarak çocukluğun, modern dönemlerin bir icadı olduğunu söyler. Çocuklukla birlikte modern okulu, pediatri gibi bilimleri, çocuğa özgü giyim, eğlence ve daha pek çok şeyi icat ettik. Her tarihsel dönemde çocukluk anlayışımızı değiştirdik. Şimdi geldiğimiz noktada çocuğu ve onun çocukluğunu ne yağacağımızı bilemez hale geldik. Yoksa modern çocukluk anlayışı ve gerçekliğini artık tüketiyor muyduk? Neil Postman kitabına “Çocukluğun Yokoluşu” (The Disapperance of Childhood) adını koymuştu yaklaşık 40 yıl kadar önce. Bebeklik biyolojik bir kategoridir ama çocukluk toplumsal bir kurgudur. Ariès’e göre Rönesans’ın büyük icatlarından biri olan çocukluk, devlet, bilim, teknoloji ve insan haklarının gelişimiyle birlikte inceltilip geliştirildi. Postman’a göre matbaa makinesinin yarattığı çocukluk elektronik iletişim dünyasında artık yok olmaktadır. Atakan’ın videosunu sosyal medyaya izinsiz yükleyen yetişkin, bir iyilik yaptığını sanıyordu ama bu tür edimler, çocukluğun yokoluşunu hızlandıran etmenlerden biri olmaktadır. Çocukları öğrenci, şarkıcı, sporcu vb. olarak yarıştıran, rekabet dışında bir işbirliği ve dayanışma olgusu olması gerektiğini umursamayan neoliberal kapitalizm koşullarında çocuğumuza ilişkin bir ton bilgi edinirken hâlâ ona karşı nasıl davranmamız gerektiğini bilmiyoruz. İşte, olay medyaya yansıyınca Atakan’ı hemen “filozof” yapıverdik; çocuğun Ethica gibi kitaplar okumasından büyülendik (kimine göre yaşına uygun kitap okumalı), bakışlarını yargıladık (“bir çocuğun korkutucu, delici bakışları olmamalı”), yeleğine taktık, anne-babasını eleştirdik. Fakat Atakan’ı kanal kanal gezdiren anne-babayı suçlamak gereksiz; zira bu kültürde böylesi bir durumda anne-babadan beklenen, çocuğunu medyadan kaçırmak değil, ekranda temsil etmektir. Tipik, ortalama ve terbiyeli bir ebeveyn için çocuğunun önemli bir başarısı (Kuran’ı hatmetmek, sportif bir rekor, bilim olimpiyatlarında birincilik vb.) hemen medyada sergilenmelidir. Başarı sergilenmeli ama ona kimi haklar da verilmemelidir (akıllı küçük ama oy kullanamaz, zeki çocuk ancak gideceği okula karar veremez vb). Terbiye ederek tahakküm kurmaktan okulda yarıştırma veya medyada teşhir etme noktasına geldik. Çocukların yetişkinlerin bir eşiti olması gerektiği düşüncesi bize kaf dağı kadar uzakta hâlâ. Çocuğumuza ya sert bir ebeveyn modeliyle karşılık veriyoruz ya da şu saçma “çocuğumla arkadaş gibiyiz” lafıyla yaklaşıyoruz (bebeklikte ise “çişimizi öğrenmiştik”). Koruma davranışımız kolayca ezmeye, sorumluluk bilincimiz bir biçimde kısıtlamaya değin hemen gidebiliyor. Çocuk bizim için hâlâ bir nesne, Locke’un ifadesiyle yetişkinin şekillendirmesi gerektiği bir balmumu; yaşken eğilmesi gereken bir ağaç ama zinhar bağımsız, hak ve özgürlüklere sahip olması gereken bir birey, fiili kendine ait bir fail değil. Türkiye’de aile geleneği, reis, karısı ve çocuklarından oluşan bir hiyerarşiye oturtulur; anne, kadın değil, “ailem”dir; çocuklar da çocuk değil, evlatlardır. Zaten babanın “çoluk-çocuğu” olur. Evlat, ebeveyn için çocuğun doğumuyla birlikte organik ve sonra sosyalleşme aşamasında mekanik bir uzvu; işlevsel bir parçasıdır. Fonksiyonalist aile anlayışında çocuk, sistemin (çekirdek ailenin) tamamlanmasında önemli bir etmendir. Yokluğu, eksikliğidir ama varlığı, sistemin kendini tamamlamasıdır yoksa çocuğun kendi varoluşunu özgürce gerçekleştirmesi değildir. Fonksiyonellik modern paternalist biçimleri içinde çocuğun kendine ait bir bedeni, sureti, kimliği, başarısı, düşüncesi olmasını kabul etmez. Bu anlamda modern çocuk anlayışının, geleneksel olandan radikal bir kopuşu söz konusu değil; süreksizlikler kadar süreklilikler de var.

***

Temel sorunumuz şu: Çocuğumuz üzerinden onu çeşitli hak ve yasalara dayanarak temsil hakkının bizde (velayet-vesayet) olduğuna şiddetle inanıyoruz ama hem kendi hem de yetişkin yaşamına dair kritik veya sıradan kararlara katılımında onu “eşit paydaş”, “aktif özne” ve “yurttaş insan” olarak kabul etmiyoruz. Ders kitaplarını ona sormadan hazırlıyoruz, ona hiç danışmadan pek çok öldürücü silah satın alıyoruz, çevreye ilişkin kararlarda onun varlığını bile önemsemiyoruz. O yüzden Türkiye’de çocuk(luk), eğitimden önce bir demokrasi sorunudur. Demokrasi, halkın halk tarafından yönetilmesi ise, o halk içinde önemli bir kesim çocuklardan oluşuyor. TBMM, Bakanlıklar, şirketler, genelde yetişkin dünyasının kurumlarının çocukların da fikrini almak gibi bir derdi yok. 23 Nisan’lardaki çocukları o hakikaten saçma ve aptalca şekilde yönetici koltuğuna birkaç dakikalığına oturtmanın sembolik ayıbı bir yana, çocuğun o birkaç dakika içinde ciddi birkaç laf etmesine oradaki yöneticilerin hınzırca gülmesine ne demeli?! Çocuklar, bu ülkenin geleceği değil, bugünün özgür, bağımsız ve hak sahibi olması gereken küçük yurttaşlarıdır. Geleceğin yetişkinliğine hazırlık değil, bugün(den) kurulan “çocukça dünya”dır. Çocuklar da bilir, pek çok şeyde yapabilirlik potansiyelleri yüksektir, yetişkinlerin bırakın görmeyi, akıllarına bile getirmediği çeşitli kritik noktaları görebilirler. Çocuklara dair, hiç kimse, ne “geleceğin büyükleri” türünden gereksiz laflar etme ne de “kindar-dindar” nesil şeklinde onlara yönelik sosyal bir mühendislik yapma hakkına sahiptir. O yüzden Türkiye hâlâ çocuklarına karşı suçlu bir ülke olmaya devam ediyor.

Kemal İnal

Mektepli Gazete | “Küçük Filozof” Atakan’ı Ne Yapmalı?