Mektepli Gazete

Kemal İnal Yazdı: Kültürel Kıyaslama

Bildiğimiz bir şeyi bilmediğimiz veya yeni öğrendiğimiz bir şeyle karşılaştırırken elimizdekinin değerini, boyutlarını, anlamını, iyiliğini falan saptamaya çalışırız. Bu anlamda herkes kıyas yapar ve yaptığını doğru bulur. Tabii nesnel ise kıyaslaması, elde ettiği sonuç da doğru olur. Ne var ki çoğu zaman öznel düşünceler, kıyaslamayı anlamsız ve sonuçsuz kılar. İnsan, kıyaslayarak kendini temize çekebileceği gibi yerin dibine de batırabilir. Çoğu kıyaslamanın gelip tıkandığı nokta, melankolik veya sinik bir ruh halidir.

Paylaş
Yazı boyutu
100%
Kültürel Kıyaslama
Kemal İnal
İki yıllığına bir Alman üniversitesine konuk araştırmacı olarak geldim bir hafta önce. Daha önce de Fransa’da üç yıl kalmış ve her Türkiyeli gibi ülkemizi Avrupa ile kıyaslayıp durmuş, sonra bunun anlamsız ve gereksiz olduğuna hükmedip karşılaştırma yapmayı bırakmıştım. Malum, Batılı ülkelere giden hemen herkes bir şekilde Türkiye’yi bu uygarlık ile hemen kıyaslamaya başlar. Bizde böyle ama onlarda niye öyle? Adamların şehirleri güzel ancak bizimkiler niye dökülüyor? Onlarda politikacılar seçim kaybettiklerinde istifa ederlerken bizimkiler neden koltuklarına ömür boyu yapışıyorlar? Aslında nedenler belli, herkes az çok bilir bunu; aranılan şey, cevaplar da değil hani. Olan şey, daha ziyade hayıflanma, giderek üzülme. Üzüntü de kolayca melankoliye dönüşebiliyor. Ancak herkes kıyaslama yapar; kıyas yaparak şeylerin, düşüncelerin ve insanların boyutlarını anlamaya çalışırız. Kıyas yapmak öğreticidir.

Bildiğimiz bir şeyi bilmediğimiz veya yeni öğrendiğimiz bir şeyle karşılaştırırken elimizdekinin değerini, boyutlarını, anlamını, iyiliğini falan saptamaya çalışırız. Bu anlamda herkes kıyas yapar ve yaptığını doğru bulur. Tabii nesnel ise kıyaslaması, elde ettiği sonuç da doğru olur. Ne var ki çoğu zaman öznel düşünceler, kıyaslamayı anlamsız ve sonuçsuz kılar. İnsan, kıyaslayarak kendini temize çekebileceği gibi yerin dibine de batırabilir. Çoğu kıyaslamanın gelip tıkandığı nokta, melankolik veya sinik bir ruh halidir.

Bu yazının başlığına konu olan pek çok düşünce ve eylem, bir çıkış yolu bulamaz. Akademik tartışmalardan rakı masalarına, dar örgüt kadrolarından kitlesel davranışlara değin olan davranışlarımızda korkunç bir sinizm vardır. Sinik tutum, yenilgiyi baştan kabul etmektir. “Biz adam olmayız”dan “sallandıracaksın birkaç kişiyi” şeklindeki sözde çözüme değin bulunan cevaplarda gizli ya da açık bir sinizm, insanı ister istemez kendi içinde boğar. İyi örnekleri görmek elbette lazım; yanlışları da unutmadan. Fakat sorun, sosyal yaşamda dengeli bir değerlendirmeyi yapabilmek için kıyaslamaya nereden başlanacağını bilemememiz. Her sabah saat beşte uyanıp koşma alışkanlığımı Almanya’da da sürdürüyorum. Elbette caddeye adımımı attığımda arabalar hemen duruyor ancak aynı insanlar, verilen selamı almayabiliyor. Bir yanlış ve bir doğru hareket mi? İlki (yaya hakkı) olması gereken bir şey ancak ikincisi (selam) illaki olmak zorunda değil. Yaya hakkı pozitif bir şey; hukuk veya yasalarca güvence altına alınmış ve ortak yaşam koşullarından biri olarak kabul edilmiş. Ancak selam vermek/almak, kültürel bir konu; hukuktan (suçlama) ziyade ahlakı (ayıp) ilgilendirir. Selam veren/alan kişi, kültürel bir kodu yerine getirir. Ancak kültürel kodlar değişir; son derece görelidir ve insanın ruh hali her zaman selam vermeye/almaya uygun olmayabilir. Çünkü yaptırımı da hafif (ahlaken ayıplama) olduğu için çoğu kültürel kodu uygulamayız.

***
Her insan, başka kültürleri kendi kültürlerini baz veya nirengi alarak değerlendirir. Başkaca da mümkün değil. Kültür şoku yaşamamak veya asimile olmamak için ötekinin kültürünü atipik, geri, tehlikeli, korkunç veya ilkel, hatta yanlış olarak kodlayarak birey, aslında bir ölçüde sağlıklı bir kişilik geliştirir ancak bir yere kadar. Zira bir noktadan sonra kendi kültürünüze kapandığınızda örneğin çok kolayca faşistleşebilirsiniz. Ötekinin kültürüne saygı duymak bir yana, yok edilmelidir çünkü insan ırkı için bir tehdittir. Almanya medeni bir yer ancak Neonazileri de eksik olmayan bir ülke. Hangisi Almanya’nın gerçek kimliği? Elbette biz bu sorunun yanıtını ararken Goethe’yi, Kant’ı, Hegel’i, Marx’ı çıkaran bir ülkeyi düşünürüz öncelikle, tabii kimlik söz konusu olduğunda. Daha paspal olanlar için Almanya, Helga (cinsellik) ve Hans’tır (kabalık). Ne var ki, kapıları açsalar, Türk milliyetçilerinin bile en az yarısı bu ülkeye akar. Zaten Almanya’da bu tür insanlardan epey de var. Sorun şu: Faşizmin, ayrımcılığın veya içe kapanmacılığın tuzağına düşmeden kültürel kıyaslamayı nasıl yapabiliriz? Ayrımcılık yapmadan kendi kültürümüzü diğer kültürlerle nasıl buluşturabiliriz?

***
Bu soruyu yanıtlamak için yine Almanya’dan örnek vereyim. Yemek konusundan. Yabancı bir mutfakta ilk aradığım şey, lezzettir. Damağıma iyi geliyor mu yediğim? Hazmedebiliyor muyum? Bu konuda nesnelim ya da daha doğrusu nesnel olmaya çalışırım: Yediğim yemekte dikkatimi ilk çeken şeyler, tat, bileşim ve görünümdür. Diğer konular (domuz eti gibi yenilmesi yasak olan yiyecekler örneğin) benim için anlamsız zira yemek ile inanç arasında bir ilişki kurmuyorum. Ancak ilişki kuranı da anlayabiliyorum zira inanç, bir süre sonra mideyi yönetebiliyor. Yemek konusunda nesnelim derken şunu kastediyorum: İnsan, yemekleri beslenmek ve karnını doyurmak için yiyebileceği gibi herhangi bir şeyin aracı olarak da kullanabilir: İş görüşmesi, sevgiliyle baş başa romantik anlar, bir toplantı vb. Yani yemek, biyolojik olduğu kadar sosyal bir gereksinimdir aynı zamanda. Örneğin sofu bir Müslüman, sırf bir işin ihalesini alabilmek için domuz eti yiyebilir mi yabancı bir iş insanıyla? Evet. Aynısını inek eti yemeyen bir Hindu, tavşan eti yemeyen Alevi de yapabilir. Bunlar öznel eylemlerdir ama sonuç itibariyle nesnel. Nesnel bir insan farklı bir ülkenin mutfağından yemek yerken kendi mutfağıyla elbette kıyaslama yapacaktır. Bu normal kıyasın anlamı, yenilen farklı şeyin farkını ortaya çıkarmaktır. Demokratik açıdan farkı ortaya çıkarmak, farklı olanları benzer kılmak (özdeşlik) değil, farklı olanlar arasında düşünsel geçiş yapmaktır. Bazen aynı yemekte de yapılabilir bu: İstanbul ve Atina’da aynı isimle anılan musakkanın kıyaslanmasında olduğu gibi. Yani, kültürel kıyaslama, farklı olanları (yemek, giyim, davranış vb.) bir yere (boyuta, zamana, damak tadına, hazmedilebilir bir noktaya vb.) yerleştirme imkânı sağlar bize. Bu, şeyleri doğası içinde düşünmenin güzel bir yoludur. Bir şeyi doğal bulmak, onu normal karşılamak demektir. Olması gereken budur diye düşünürüz. Hep öyle olduğu için. Ya da bize göre böyle olduğu için. Konuyu eğitime getireyim.

***

Bu Alman üniversitesinde Alman öğrencilere ders vereceğim. Akademik mentorum (akıl hocam) ile ders sistemi üzerine konuşuyoruz; daha doğrusu o, beni bu konuda bilgilendiriyor. Benim ilk tepkim şu oldu: Bu farklı akademik sistemi önce öğrenmek (bilmeden kıyaslayamazsınız), sonra Türkiye’de bildiğim sistemle kıyaslamak (benzerlik ve farklılıkları bulmak) ve ardından “yabancı” sistemin (aslında Almanya’da yabancı olan benim ancak benim için ilk planda içinde olduğum sistem bana yabancı olduğu için öyle düşünüyorum) gereklerini yerine getirmek. Akademik mentorum Alman profesör, beni ders dizaynı konusunda zaman zaman uyarıyor. Uyarı, yerinde ve zamanındaysa, öğreticidir. Uyarıları, “kültürel saldırı” gibi algılayanlar olabilir. Örneğin şöyle düşünebilirler: Alman yetkililer, Türklerin Almanya’da istedikleri gibi kurban kesmelerine, caddelerde düğün alayı düzenlemelerine izin vermiyor vb. Veya bunları yerinde (medeni) davranışlar olarak görenler de bulunabilir. Sorun şu: Kıyaslamayı bir cevap bulmak için mi yapıyoruz yoksa kültürler arası bir yarış mı düzenliyoruz? Türkiyelilerin epeycesinin yaptığı, kendi kültürünü merkeze alıp (etnosantrizm) diğer kültürleri “aşağı” bir konuma yerleştirmek, daha doğrusu atmak: Şu Almanlar taharet nedir bilmezler! (Örnekleri artırmak mümkün). Bu kısa yola dayalı bilişsel yaklaşımı kullanmaya kumanda eden kültürel darkafalıllık, anlamadan önce yargılar. Anlamadığınızda dünyada olan her şey size tuhaf gelebilir. Weber, o yüzden sosyal bilimlerin (özelde sosyolojinin) önce anlaması (Verstehen) gerektiğini ileri sürmüştü. Anlamadan ne yargılayabilir ne de yorumlayabilirsiniz. Fakat anlayabilmek için nesnel bir bakış şart. Öznel bir konu (diyelim Almanların domuz eti yemesi), nesnel olarak nasıl anlaşılabilir? Bir Hıristiyan ile sofu bir Müslümanın domuz eti konusunda anlaşabilmesi oldukça zor zira bir Alman için domuz eti yemek ile inanç arasında bir ilişki yok; sadece nesnel şartlar, onu domuz besleyip yemeye itmiş olabilir. Ancak Müslüman için domuzun anlamı inançla ilgilidir, mutfakla veya damak zevkiyle değil. “Kültürel görelilik”, bize iki tarafın da haklı olduğunu söyler. Ne var ki, nesnel bilim anlayışında iki tane doğru olmaz. Determinist çıkarıma göre, bir olayın birden fazla nedeni olabilir ama doğru veya yanlış olması, tek şıkka bağlıdır. Bir şey, hem doğru hem yanlış olamaz. Fakat nesneler dünyası için olan bu determinist anlayışın sosyal hayatta birebir karşılığını bulmak oldukça zor. Domuz eti yemek ne doğru ne de yanlıştır. Nasıl Türk kültürü doğru, Alman kültürü yanlış değilse, tersi de doğrudur. Doğa bilimlerinde kolayca bulduğumuz doğruları sosyo-kültürel hayatta bulmakta zorlanırız zira konu, insanın yaşamıyla ilgilidir. Fakat bu son derece derin bir tartışmadır ve burası da bu tartışma için uygun bir yer değil.

***
Sorun şu ki, milli eğitim sistemleri, eğer demokratik ve bilimsel değilse, kültürleri, kimlikleri, cinsiyetleri, inançları vb. doğru-yanlış ölçeğine kolayca yerleştirebilmektedir. Farkı veya farklı olanı tehdit olarak algılayan muhafazakâr milli eğitim sistemleri, karşılaştırma bile yapmayabilir. Yapılan şey, uzun bir tehditler listesi yayınlamaktır. Böylesi bir sistemde yetişen biri, diyelim Avrupa’ya çıktığında, içine girdiği kültürü, öncelikle zenginlik değil tehdit kaynağı olarak algılar veya görür. 1990’ların başlarında Almanya’daki Solingen katliamının (Neonazilerin bir Türk ailenin evini yakması sonucu insanlar ölmüştü) ardından bir proje kapsamında neonazizme eğilimli bir grup Alman genç Türkiye’ye kültürel-turistik bir geziye getirilmişti. Gezinin amacı kültürel farkındalık yaratmaktı. Bu gezinin ardından Alman gençlerden biri, Türkiye’ye ilk geldiklerinde çevrelerindeki insanları önce tehdit olarak algıladıklarını ve tetikte durduklarını ancak daha sonra rahatladıklarını söylemişti. 2000’lerin başında Fransa’ya gittiğimde bir Türk işçi (baba), bana “Allaha şükür, çocuklarımı Fransız kültürüne kaptırmadım” demişti, övünerek. Ona Türkiye’de ailelerin çocukları Fransız kültürü alsın diye bir ton para ödediklerini elbette söylememiştim. Söylesem de bir şey ifade etmezdi zira onun için Fransız kültürü, kız çocukları için tam bir (sözde) “batakhane kültürü” idi. Bu işçinin bu tipik davranışının ardında yatan şeyi aslında bir yüz yıl önce Ziya Gökalp açıklamıştı: Batının tekniğini alalım ama kültürünü değil. Çok sonra o tekniğin (teknolojinin, refahın, sosyal düzenin vb.) bir kültürü olduğu anlaşılacaktı. Ancak Avrupa’daki gurbetçiler (“Türk asıllı Almanlar” veya “göçmenler” değil çünkü onlar hala anavatanlarına bağlı olan, memleket hasreti çeken vatanseverlerdir devletin ve anaakım medyanın, hatta akademinin gözünde) resmen iki arada, bir derede kaldılar. Bunun neden ve nasıl olduğuna dair bir dünya araştırma yapıldı. Şu kadarını söyleyeyim: Bu “arada kalma”, en kötüsünden bir kimlik sahibi olmaktan bile daha kötü bir şey. Şizofrenik duruma yol açabilecek denli bir durum. Ne oradasınız ne de burada. Aslında bu arada kalmışlık, çiftkültürlü bir tutum takınmada avantaj bile olabilir ancak bizim gurbetçiler, iki kültürde de kendilerini tam ifade edemeyebiliyorlar.

***
Konumuza geri dönelim: Eğitim, nesnel kıyas yapmayı öğretmelidir. Ancak öğrenciler okulda sadece pozitif bilimler çerçevesinde kıyas yapmayı öğrenmezler. Her öğrencinin çeşitli parametrelerin (etnisite, dil, inanç, cinsiyet, ırk, bölge vb.) iç içe geçtiği bir kimliği vardır. Eğitim sistemleri, kimliklerden birini elbette baz alıp diğerlerini göreceleştirebilir. Bu bir ölçüde sağlıklı bir kıyas durumu da yaratabilir. Elinizde bir ölçü (kimlik, fikir, formül vb.) olmadan bir şeyi bir başka şeyle kıyaslayamazsınız. Ancak demokratik eğitim sistemleri, öğrencilerin kıyaslamaları iyi bir şekilde yapabilmeleri için hoşgörü, erdem, evrensellik gibi değerleri öğretmek zorundadır. Habermas bunu işlevsel sistem (yukarısı: devlet ve şirketler dünyası) karşısında aşağıdaki/sivil “yaşam dünyaları”nın güçlendirilmesi olarak ele aldı. Akla (en güçlü argümana) dayalı uzlaşımın ancak öznelerin iletişimsel eylemlerini kamusal alanda gerçekleştirilmesiyle (konuşarak uzlaşma) mümkün olacağına inandı. Bu, farklı kimliklerin ortak noktayı (nirengi/baz noktası) ancak “ideal konuşma durumu” yaratarak bulabilecekleri bir kültürel ve politik uzlaşı dünyasının kurulmasını gerektirir. Eğitim sistemleri bu konuda pek de başarılı değil. Konumuz açısından şunu söylemem lazım: Eğitim sistemlerinde içerilen sosyal ve kültürel konular, belirli değerlerin seçilmesi ve baz alınması anlamında dışlayıcıdır. Ne var ki, bir ölçüde böyle de olmak gerekir. Her ülke kendi kültürünü yaşatmak ister. Eğitim bu anlamda nesiller arası soy devamını sağlamaya yönelir. Sorun, yaşatılmak istenen kültürün, öğrencilere farklı/öteki olanla kıyas yapmada iyi şeyler (örneğin demokrasi) öğretip öğretmediğidir. Müfredatlarda farklı/öteki olan, sadece bir bilgi, öğrenme veya akademik başarı konusu olmamalı. Onların ortak insanlık ailesinin onurlu bir üyesi olduğuna ilişkin bir anlayışın verilmesi, öğrencilerin kültürel kıyas yapmalarında dışlayıcı değil, içerici olmalarını sağlayabilir. O yüzden ben şimdi, Almanya’da bu kültür neden böyle diye düşünürken, antenlerimi kapatmak yerine, mevcut güzel, işe yarar ve üretken imkanların tadını çıkarmaya çalışıyorum. Belki de öznelliğiniz, nesnel imkanların sunduğu fırsatları kullandığınızda gelişebiliyor. Kültürel kıyaslama bu anlamda iyi ve yaratıcı bir şey.
Mektepli Gazete | Kemal İnal Yazdı: Kültürel Kıyaslama