Mektepli Gazete

İpte yürümeye çalışmak: Hasan Ali Yücel, din ve eğitim

"Kısa soluklu da olmuş olsa Köy Enstitülerinin kurulması, yüksek öğretimin özerkleşmesine yönelik üniversite reformu, bunun sonucu modern bilim üretimi merkezleri olarak Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi ile Ankara Tıp Fakültesi’nin kurulması ve İstanbul’daki Yüksek Mühendis Okulu’nun İstanbul Teknik Üniversitesi’ne dönüştürülmesi, kimi dünya klasiklerinin Türkçeye çevrilmesi, ilk resmi ve telifli Türkçe ansiklopedi olan İnönü Ansiklopedisi’nin ön çalışmaları onun bakanlığı döneminin faaliyetleridir. Türkiye’nin UNESCO üyeliğine girişi ve Ankara’da bir devlet konservatuarı kurulması da Yücel’in gayretleri ile olur."

Paylaş
Yazı boyutu
100%

İştar Gözaydın

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş dönemindeki tüm diğer ulus-devletler gibi bir modernite projesi; dolayısıyla din kurumunun bu modern siyasi yapı için bir rakip olduğu aşikar. Modern siyasi oluşumların her birinde, tabii kendi tarihi ve siyasi kültürü çerçevesinde, din kurumu toplumsallıktan uzaklaştırılıp bireysel vicdanlara itilmeye çalışılıyor laiklik ya da sekülerlik gibi siyasi kavramsallaştırmalarla ve çeşitli hukuki araçlarla. Bütün modern devletler ağırlığı eğitime veriyor; amaç hem tahayyüllerindeki sosyal yapıları oluşturmak, hem kendileri için makbul vatandaşları ilköğretimden itibaren biçimlendirmek. 1897’de doğup bu iklimde erginliğe varan, 1922’de öğretmenliğe başlayan, tek parti döneminde meslek hayatında ve siyasette yükselen (1935’te milletvekili, 1938’de Milli Eğitim Vekili olur), bu dönemin sonlarına doğru siyaseten bir kenara itilen, Demokrat Parti dönemini siyasetin uzağında yaşamak durumunda kalan ve 26 Şubat 1961 sabahı dünyaya gözlerini kapayan Hasan Ali Yücel Türkiye’nin bu döneminin en belirgin isimlerinden biri. Modern devletin din ve eğitim arasındaki gerginliği içinde, bir ip cambazı gibi, ilerlemekteyken dengesini korumak için her türlü çabayı gösteren bir siyasetçi.

1940’ların Türkiye’sine ve din-devlet ilişkilerine dair İngiliz arşivlerinde yer alan bir yazışma[1], dönemi ve Hasan Ali Yücel’i anlama çabasına katkı sağlayabilir. Ankara’daki İngiliz Büyükelçisinin İngiliz Dış İşleri Bakanlığı ilgili birimine yazdığı 30 Nisan 1942 tarihli mektup/rapor, dönemin Türkiye’deki British Council temsilcisi Grant’in Milli Eğitim Bakanı olan Yücel’le yapmış olduğu bir saatlik özel bir görüşme üzerine hazırladığı memorandum’u da içermektedir. Yazışmanın, Türkiye’de dinin yeniden önem kazanmasıyla ilgili bir iddianın ortaya atılması üzerine yapıldığı anlaşılmaktadır. Grant’in raporu Yücel’in görüşlerini yansıtması bakımından ilginçtir. Görüşmede Yücel Grant’le dönemin yeni atanmış Diyanet İşleri Başkanı Şerefeddin Yaltkaya hakkındaki düşüncelerini paylaşır. Grant meseleye ilgisini, Yaltkaya’nın dini eğitim kurumlarını ve eğitimi kurmak üzere büyük bir tahsisat sağlamayı başarması ile Köşk’e davet edilmiş olması olarak belirtir. Yücel, din meselesinin “Hocababa” diye anılan Yaltkaya ile birlikte din meselesinin önem kazanmış olduğunu kabul etmektedir, ama bu durumu gayet değerli bulduğu yeni Diyanet İşleri Başkanı’nın şahsi ve akademik gücüne bağlamaktadır. Ocak 1942’de Yaltkaya’nın Diyanet İşleri Reisliği’ne getirilmesinde Yücel’in kendisini çocukluğundan beri tanımasının tesirli olduğu rivayet edilir. Bu da gözönüne alınacak olunursa Yücel’in bu husustaki görüşleri önemlidir: ancak Hasan Ali Yücel’in Şerefeddin Yaltkaya ile yakınlığı ne ölçüde olursa olsun, din meselesi hakkında Grant’e ayrıntılı olarak verdiği beyanlar açıktır. Türkiye Cumhuriyeti siyasası olarak Yücel’in aklındaki ilk adım İslam’ın Türkleştirilmesidir. Kuran’ın Türkçeleştirilmesi bu sürecin bir parçasıdır. Dini Arap etkisinden kurtarmanın yolunun bu olduğunu belirten Yücel, Yaltkaya’nın da bu faaliyete taraftar olduğunu belirtir. Hasan Ali’nin bu harekatı İngiliz kralı VIII. Henry’nin eylemleriyle karşılaştırması üzerine Grant müdahale eder ve eğer düşüncesi bu ise din ve devlet işlerinin ayrılması ilkesinde değişikliğe gidilmesi gerektiğini ifade eder. Yücel, bu noktada VIII. Henry ile olan benzerliğin bittiğini ve katiyen böyle bir niyeti olmadığını vurgular: niyeti İslam’ı Türkleştirmektir, devlet dini haline getirmek değil. Bu meseleyi açmasını Grant talep edince beyanlar daha da ilginçleşir. Yücel, on yıl içinde Yaltkaya’nın da, faaliyetlerinin de, Diyanet kurumunun da sona ereceğini ummaktadır. O dönemde İslam’ın Türkleştirilmesi projesinin Hocababa için de arzu edilir olduğu ve dolayısıyla katkılarını sağladığı, ancak kendisinin asıl niyetinin bu yolla Kuran’ın ulvi etkisinden kurtulup edebi bir metne dönüşmesi olduğunu anlatır. Bu girişimlerdeki en büyük işbirlikçisi Bakanlık’taki yardımcısı İsmail Hakkı Tonguç’tur; oluşturduğu kurumlarda verilmekte olan katı laik eğitim “ilerici” bir nüfus sağlayacaktır. Grant’in insanlığın dine ihtiyacı hakkındaki itirazlarına Yücel kesinlikle katılmaz. Devletin kutsallaştırılması hakkındaki sorusuna da bu düşüncelerin Nazizmin kötü ürünleri olduğu mülahazasıyla karşı çıkar ve Türkiye halkının Müslümandan ziyade pagan olduğunu, esasen doğaya taptıklarını, İslami ciladan kurtulmaktan kıvanç duyacaklarını iddia eder.

YÜCEL’İN GAYRETLERİ

Moderniteye gönül vermiş olan, aydınlanma felsefesini dinsel dogmalardan bir kurtuluş olarak benimseyen, eğitimle kitlelerin yeni özgür dünyayı oluşturacağını düşünen pek çok idealistin paylaştığı bir bakış açısı bu. Kendisine meslek olarak eğitimciliği ve disiplin olarak da felsefeyi seçmiş olan Hasan Ali Yücel, siyasette aktif rol alarak ideallerini uygulamaya geçirmeye çalışır. Kısa soluklu da olmuş olsa Köy Enstitülerinin kurulması, yüksek öğretimin özerkleşmesine yönelik üniversite reformu (dört yıllık çabaları sonucunda 25 Haziran 1946'da Üniversiteler Kanunu çıkartılır), bunun sonucu modern bilim üretimi merkezleri olarak Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi ile Ankara Tıp Fakültesi’nin kurulması ve İstanbul’daki Yüksek Mühendis Okulu’nun İstanbul Teknik Üniversitesi’ne dönüştürülmesi, kimi dünya klasiklerinin Türkçeye çevrilmesi, ilk resmi ve telifli Türkçe ansiklopedi olan İnönü Ansiklopedisi’nin ön çalışmaları onun bakanlığı döneminin faaliyetleridir. Türkiye’nin UNESCO üyeliğine girişi ve Ankara’da bir devlet konservatuarı kurulması da Yücel’in gayretleri ile olur.

Kişisel idealler ile bunları siyaseten gerçekleştirmeye çalışmak her zaman tümüyle bağdaştırılamayabilinir; siyasetin pragmatizme ve reel politiğe ideallerden çok daha bağlı olduğunu söylemek gerekir. Diğer bir ifadeyle, ne denli iyi niyetle yola çıkılırsa çıkılsın siyasi çarkların, mülahazaların ve oyunların neticesi çıkmazlarda sonlanılması mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti kurucu kadrosunun içinde yer alan, o grubun çelişkilerine ve ülkülerine haiz olan Hasan Ali Yücel de, son tahlilde Atatürk ve siyaseten imkan vermeye devam ettiği yol arkadaşlarının ikliminden Milli Şef döneminin siyasalarını yürütmeye dönüşen bir siyasi parti döneminde politika ipinde ilerlemeye çalışan bir aktördü. İkincil kaynaklar üzerinden geçmişe yönelik varsayımlar ve tahliller yapmak yerine, sanırım Hasan Ali Yücel’i yakından tanıyan ve kendisi için “Ali benim hakikaten dostumdu” ifadesini kullanan bir sese kulak vermek daha yerinde. Ahmet Hamdi Tanpınar, bütün gerçek dostlar gibi, Hasan Ali Yücel hususunda hem muhatabının olumsuzluklarını, eksiklerini görebilen, hem takdir edebilen, hem de şefkatle gözlemleyebilen biri. Yücel’in vefatından sonra Yeni Ufuklar dergisinde “Hasan Ali Yücel’e dair Hatıralar ve Düşünceler” başlıklı bir makalesi yayınlanan[2] Tanpınar, Yücel için,“maarifteki rolünün hakikaten faydalı olduğuna inanmadım” ifadesini kullanır. Ancak günlüğündeki fikir yürütmelerine ve vardığı kanaate katılmamak mümkün değil: “Maarif Vekaleti’nde (…) bütün bir zengin eleman ve hazırlık imkanlarına sahip olmasına rağmen işin satıh tarafında kaldı. Başka bir şey yapabilir miydi? Bu sualin cevabı güçtür. Fakat muhakkak olan bir şey varsa o imkanlar devrinde orta tedrisatı daha iyi tanzim edebilirdi, köy enstitüleri daha başka olabilir, hatta tercüme hareketi de dil ifratına düşmeden yapılabilirdi. Ali bir çok meselelerde idare edildi. Birçok meselelerde de sürüklendi. Bütün bunlara rağmen yine de en muvaffakiyetli maarif vekili oldu.”[3]

[1]Ankara’daki İngiliz Büyükelçiliğinden İngiliz Dışişleri Bakanlığına gönderilen 30 Nisan 1942 tarihli rapor, bkz. İngiliz Millî Arşivleri, FO 371/33375, R3203/810/44.

[2] Ahmet Hamdi Tanpınar (haziran 1961). “Hasan Ali Yücel’e dair Hatıralar ve Düşünceler”, Yeni Ufuklar, no.109.

[3] İnci Enginün-Zeynep Kerman (2007). Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa, dergah yayınları: İstanbul, 258-260.

Mektepli Gazete | İpte yürümeye çalışmak: Hasan Ali Yücel, din ve eğitim