Mektepli Gazete

Hilal Güler Baran yazdı: Çocuklar neden okula gitmek istemiyor?

Baran, kendi blog sitesinde "Çocuklar neden okula gitmek istemiyor?" başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Paylaş
Yazı boyutu
100%
Evet bu yazıda ters anlamda bir başarı hikayesini anlatmak istiyorum sizlere. Özgür bir zihin nasıl boş önyargılar ve korku çemberiyle eğitimden soğutulur, OKUL gibi bir insanın en heyecanla geleceği, ayrılmak istemeyeceği ve öğrenmeye doyamayacağı bir mekanın nasıl hızla kaybedildiğinin bir kısa tarihine bakalım.

Her birey için zorunlu formal eğitim okul öncesi eğitimi ile başlar aslında. Herkes heyecan ve kaygılarla ilk yıllarını büyük travmalar yaşamadan atlatabilmeyi başarır. Ardından ilkokulda ilk sınavlarla kabus başlar.

Yedi veya sekiz yaşındaki çocukları sınava sokmak hangi zihniyetin ürünü bilinmez(yıllardır süregelen eğitim anlayışı, öğrenci sayısındaki çokluk, sınıfların fiziki imkanları vb. nedenler var) ama bu hatada ısrarcı olmak inanın çok büyük bir sorun. Bu tarz sınavların yerine onlarca alternatif varken insanın daha hayatının ilk yıllarında başarılı olmak, birinci gelmek, her şeyi doğru yapmak gibi kaygılara itilmesi inanılmaz bir durum.

Nihayet bir şekilde sınavlara ve başarılı-başarısız olmaya alıştırılan öğrenciler ortaokula geçiş yapmaktadır. İşin ilginç kısmı da bu noktada başlamaktadır zaten. İlkokulda zorunlu olarak girdiğiniz sınavların neredeyse hiçbir anlamı yok…

Evet yok. Çünkü okumayı zar zor söksen de, matematikte çarpım tablosunu dahi öğrenemesen de, tüm sınavlarda sürekli olarak başarısız(!) olsan da ortaokula geçebilirsin. Sınıf tekrarı veya ek çalışmalar asla yapılmaz( yapılma imkanı olsa da genel olarak böyle nitelendirilen öğrencilerle bir yıl daha uğraşılma gereği duyulmaz.).

İnanın ortaokula geçmiş ancak yazı yazmayı veya okumayı daha tam hazmedememiş öğrencilerim oldu. Onları her gördüğümde dedim ki içimden, nedir bu hız yani bu öğrencilerimiz neye yetişmeye çalışırken çok temel kazanımlar olan yazım bilgisi, aritmetik gibi alanlar yeterince yerleştirilemeden ortaokula postalanıyor ve her şeyden soğutuluyor!

Bakın gerçekten postalanıyor çünkü okumak demek sadece harfleri yan yana getirip anlamlı sözcük dizileri oluşturmak demek değil ki. Bizim çocuklarımız

okuduğu cümleden, paragraftan ne anlam çıkıyor bilemiyor. Bunun en net örneği aşağıdadır:

Kırmızı olan Türkiye, siyah olan OECD ortalaması…

Daha açıklayıcı ve senelere göre olan görsel:

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-50639723

Şimdi biz diyoruz ki çocuklarımız neden bir yerlere gelemiyor, neden kitap okumuyor ders çalışmıyor ve sonucunda okula gitmek istemiyor… Bu çocuklar okuduğunu dahi anlamakta zorlanıyor, farkında mıyız? Ve başarısız yaftasını öyle güzel yapıştırıyoruz ki daha ergenlik döneminde bunu içselleştirebiliyorlar.

Işığa koşan sinekler misali koşuşturduğumuz öğrencilerimiz neye yetişiyor merak ediyorum. Ardı ardına gelen başarısızlık yaftasıyla bir sonraki döneme geçtiğinde düzelecek hiçbir şey olmuyor. Bugünkü o başarısızlık hissini liseye oradan üniversiteye oradan da iş hayatına taşıyan nesiller yetiştiriyoruz her geçen gün.

Sınava hazırlanan bir öğrenci içinde geleceğe dair bir umut yoksa nasıl emek versin, sorarım. Çocuklar başarısızlık yaftasıyla ortaokuldan mezun edilirken ortalama eğitim almış bir yetişkinin bile çözemediği matematik sorularıyla karşı karşıya kalıyorlar. Okuduğunu anlayamayan bir öğrenci, temel matematik becerileri kazandırılamayan bir öğrencinin karşılaştığında “zaten başarısızım, yapamam” hissi perçinlenmiş oluyor.

Başta sordum tekrar soruyorum, neye yetiştirmeye çalışıyoruz bu çocukları?

Ivan Aleksic'in Unsplash'taki fotoğrafı

Aileler de burada önemli bir etken aslında. Mükemmeliyetçi aile yapısı tecrübeme göre kısmen daha başarılı nitelendirilen öğrenciler üzerinde daha da büyük bir baskı mekanizması haline gelmekte. En ufak bir tökezlemede büyük bir tepkiyle karşı karşıya kalan bir öğrencinin heves diye de adlandırabileceğimiz motivasyonu tekrardan sağlayabilmesi gerçekten çok zor. Karşılaşma ihtimali ile korku ve stres çemberi altında çocuklar eğitimlerine yine bir şekilde devam ettiriliyor.

Bir yandan da doğru ya da yanlış bilgiye ulaşmanın en kolay olduğu bu çağda hala bin yıl önceki yöntemlerle verilmeye çalışılan eğitim uzun zamandır tartışma konusu. Ancak ben işin bu geniş çerçevesinden bakmaktansa daha farklı bir yönüne değinmek istiyorum.

Ne zaman ki bir sınıfa yarım saatten fazla sürmeyecek bir çalışma ödevi vermeye kalksam öğrenciler oldukça üzülürken bir twitch canlı yayını açacağım dediğimde herkes katılım gösterip destek vereceğini söylüyor. Bu örnek verilen davranışın üzerine çok da düşünmeye gerek yok, çocuklar ekipçe ortak hareket etmeyi, etkinlik yapmayı, sevdikleri şeyle ilgilenmeyi ve öğretmeninin de sevdikleri şeyle ilgilenmesini istiyorlar. Benim de aklıma yine şu soru geliyor; Neden ısrarla çocukları sevmedikleri, ilgi duymadıkları zorlama ve çoğu zaman gereksiz ödevlendirmelere zorluyoruz?

Kazandığımız hiçbir şey yok. Aksine tüm bu nedenler ve daha fazlasıyla geleceğimizden çalıyoruz. Çocukların en güzel zamanlarından çalıyoruz. İnatla öğretiyoruz sanarken çocukları eğitim almaktan soğutup kaygı dolu bir hayata sürüklüyoruz.

Çocuklara küçük yaşlarda kazandırılan başarısızlık hissi ve önyargılarla bir ömür yüzleşmelerine neden olmak istemeyen bir eğitimci olarak en büyük hayalim çocukların özgürce seçimler yapabildiği, bin yıllık ödül ceza ikileminden uzak yaşayabildiği, kendilerine güvenebildiği, öğrenmeye olan isteklerinin böyle törpülenmediği ve çocukluktan anlamayan bir grup yetişkinin gölgesinde hazırlanan dayatma programlardan arındırılabildiği günlerdir.

Son ve haklı bir söz;

Sorun çaresizlik değil, isteksizlik… İsteksiziz; çünkü çocuklukta bize uygulanan ilk şey, içimizdeki isteği öldürmektir.” Bernard Shaw

Mektepli Gazete | Hilal Güler Baran yazdı: Çocuklar neden okula gitmek istemiyor?