Mektepli Gazete

Gölgelerin Değil; Dokunuşların Gücü Adına

Gölgelerin Değil; Dokunuşların Gücü Adına

Paylaş
Yazı boyutu
100%

Gölgelerin Değil; Dokunuşların Gücü Adına

İlkokul 2. sınıf Hayat Bilgisi dersinin ilk temaları arasında yer alan temel bilgilerle başlayalım. Ne anlatılır bizim kuzucuklara?

-Hepimizin beş duyu organı vardır çocuklar, anladınız mı?

- Eveettt öğretmenimmmm…

- Kaçmışşşş söyleyinnn bakalımmm…

- Beeeşşşş.

-Aferiinnnn, haydi şimdi sayalımmm…

Ardından önce öğretmen sonra çocuklar beş duyumuzu sayar. Duyu organlarının görevleri üzerine konuşulur. Bu anlatılanların genellikle ezber edilmesi istenir çocuklardan. Duyu organlarının işlevleri hakkında mana aramak gibi çetrefilli işlere girmeye gerek görmeyiz nedense. Duyu organlarının görevlerini bilmeleri kafidir çünkü. Bir engelimiz yoksa, belirli bir doğallık çerçevesinde görür, işitir, koklar ve tat alırız! Öyle yetişip gitmemizde de sorun yoktur! Belki de ancak bir duyu organımızı yitirdiğimizde anlayabiliriz o manayı, ne dersiniz?

Pandemi döneminde sosyal mesafe, hijyen kuralları, temas falan derken dokunma duyumuzu yitirmeye yüz tuttuk. En iyi ihtimalle körelttik. Dokunma duyumuz da diğer duyu organları kadar kendi doğallığında mı gelişir? Yoksa işitme gibi onun da sanatsal yönü ağır basar mı? Bilimsel olarak şu bir gerçek ki; derimizin beş milyona yakın sinir ucuna dokunulması bize canlılık katar. Bir insanın kendisiyle ve başka bir varlıkla ilişkiye girebilmesinin en önemli yolu dokunmaktan geçer. Dokunmak hayati bir meseledir, anlayacağınız. Anne sütü ile beslenen çocuk sütten kesildiği halde annesinin memesiyle oynamak ister, ona dokunmak ister. Ebeveynleri tarafından bedenlerine daha fazla dokunulan bebeklerin güven duygusu daha fazla gelişir. Daha kilolu olurlar örneğin, daha aktif ve girişkendirler. Az ağlarlar. Gelişimleri çok yönlü olur. Dolayısıyla çocukların sanatsal ruhunun gelişimi de dokunmaktan ve dokunulmaktan geçer.

Tersinin de tarihte yeri vardır. Yetimhanelerde büyüyen çocuklar yetersiz beslenmeden veya hijyen koşullarından dolayı değil, sevgisizlikten ve dokunulmaya (iyi dokunma) muhtaçlıktan ötürü gelişimleri geri kalmıştır. Hatta rivayet odur ki; Avrupa’daki bir yetimhaneyi ziyaret eden yaşlı ve sevecen bir kadının çocukları bir süreliğine kucaklayınca ve onlara sevgi dolu dokunuşlarda bulunmayı düzenli aralıklarla devam ettirdiğinde çocukların iyi olma hali gözle görülür oranda artmıştır. Dokunmanın ve dokunulmanın her yaşta doygunluk veren bir gücü vardır kısacası.

Geride bıraktığımız iki yılda en çok çocuklar mahrum kaldı dokunulmaktan. Önce arkadaşlarından ve öğretmenlerinden ayrı kaldılar, ardından aile ilişkilerinde “temas” en aza indi. Bir cenderenin içerisinde buldular kendilerini. Sosyal ve duygusal olarak dokunabildikleri tek yer ekranlar oldu. Hoş dokunmatik ekranların bulunuşunun da tesadüf olduğunu düşünmüyorum. Dokunmanın psikolojik gücü var altında. Düşünsenize kilometrelerce öteden birisi sayfanızdaki gönderiye dokunduğunda mutlu oluyorsunuz bir anda. Her “like” dopamin seviyemizi yükseltiyor. Dokunarak oynamak, komut verebilmek keyif veriyor. Ama dijital temelli dokunma o alemin genel adı gibi sanaldır.
Gerçek dokunmanın keyfini vermez, veremez. Etkisi kısa sürer; çünkü uyarıcı çoktur. İster istemez oradan oraya atlarsınız. Bu durum en çok benliğe zarar verir, duygu yoksunluğu yüzünden davranışı özneleştirmez, nesneleştirir. Böylelikle hepten tükenişe sürükler hepimizi.

Bu cenderenin ve tükeniş sarmalının içerisindeki on sekiz milyonu aşkın çocuk yaklaşık iki aydır okullarda. Dokunmayı ve dokunulmayı bekliyor. Öğrenmede bağ kurmak ve iletişim her koşulda önemlidir. Dokunulmak ise bunun en önemli parçasıdır. Dokunmak ya da dokunulmak beynin olumlu yönde gelişimini tahrik eder. Bütün araştırmalar iyi dokunmanın nöronlar arasında bağ kuran sinaps sayısını arttığını kanıtlıyor. Beyinde ise ne kadar geniş bir ağ oluşursa düşünsel faaliyetler o derece genişliyor ve çok katmanlı yapılar oluşuyor.

Bu çok katmanlı yapı özelikle küçük yaşlardaki çocuklarda sosyal çevrede oluşur. Yeni kent hayatı içerisinde de bu sosyal çevre okuldur. Okulun en önemli unsuru ise öğretmendir. Öğretmenlerimiz için sosyal, duyusal ve bilişsel öğrenmenin pandemiyle körelen dokularını canlandırmanın anahtarı dokunmanın kuvvetindedir. Çocuk için öğrenmenin anlamı, mana yaratmaktır. Çocuk için mana arayıştır, çabadır, keşfetmektir. Öğretmenlerimiz bunu dokunuşlarıyla bedensel, hissettirdikleriyle ruhsal, okudukları, söyledikleri ve hatta sustukları zaman bilişsel olarak gerçekleştirebilirler. Ta ki çocuklar bu durumu içselleştirine kadar bu döngü devam etmelidir. Bu döngüyle yaşamaya alışan çocuklar dokunuşu bütün öğrenme sürecinin içerisine yayar.

Biliyorum kılı kırk yarıyoruz. Çocuklarımızın ve onların ailelerinin sağlıklarını çok fazla önemsiyoruz; sınıfta, okulda her yerde çocuklarla kurduğumuz ilişkiler onarılmayacak yaralar alıyor. Hiçbir şey yapamıyorsak şunu unutmayalım: Gülümsemek en güzel dokunuş ve en özgürleştirici davranıştır. Gülümsemek kalpten kalbe köprü kurmayı sağlar.

Gölgelerin değil; dokunuşların gücü adına yarın bir çocuğa dokunalım…

Osman Çağrı Şahin

Eğitimci/Danışman

Mektepli Gazete | Gölgelerin Değil; Dokunuşların Gücü Adına