Mektepli Gazete

Eğitim İş Genel Başkanı Orhan Yıldırım ile Eğitim üzerine söyleşi

Orhan Yıldırım, “Eğitimde giderek dozu artırılan gericileştirme ve piyasalaştırma politikaları da öğretmenlerin kabusu olmuştur. Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk'ün emanetine yakışır şekilde nesiller yetiştirmek için okullardaki gerici faaliyetlerle mücadele etmek isteyen öğretmenler cezalandırılır, meslekten koparılır hale gelmiştir”. Diyor

Paylaş
Yazı boyutu
100%
Salgın günlerinde her şey gibi temel bir hak olan eğitim de olumsuz etkilendi. Eğitim İş Sendikası Başkanı Orhan Yıldırım ile bir röportaj yaptık. Yıldırım, “Eğitimde giderek dozu artırılan gericileştirme ve piyasalaştırma politikaları da öğretmenlerin kabusu olmuştur. Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk'ün emanetine yakışır şekilde nesiller yetiştirmek için okullardaki gerici faaliyetlerle mücadele etmek isteyen öğretmenler cezalandırılır, meslekten koparılır hale gelmiştir”. Diyor.
  1. Merhaba Orhan Yıldırım Hocam. Eğitim emekçisi olmak hatta eğitim emekçilerinin haklarını savunan bir emekçi olmak bunu da tüm baskılara, iktidarın engellemelerine rağmen yapmak gerçekten zor. Bu mücadeleleriniz de sizi tebrik ederek başlamak istiyorum. Mücadeleci bir eğitim emekçisi olarak kendinizi bize tanıtır mısınız?
İşçi bir baba ve ev hanımı bir annenin 7 çocuğundan biri olarak 1967 yılında Kadirli’de doğdum. İlk, orta ve lise eğitimimi babamın karayollarındaki işi nedeniyle farklı il ve ilçelerde devlet okullarında tamamladıktan sonra 1984’de Ankara Üniversitesi’nin Elektrik Elektronik bölümünü kazanıp üniversite eğitimine başlamış isem de, 1980 darbesi sonrası her üniversite de olduğu gibi bizde de farklı siyasi görüşteki öğrenciler arasında sık sık meydana gelen siyasi kavga ve sonrasında yaşanan gözaltılar nedeniyle okula devam etme durumu kalmadığından ikinci yılda okulu bırakarak yeniden sınava girdim.
1986’da KTÜ Eğitim Fakültesi Coğrafya öğretmenliği bölümünü kazanarak Trabzon’da üniversite eğitimime devam ettim. Dönemin KTÜ Rektörünün üniversitede baskıcı ve demokratik olmayan taraflı yönetim uygulamalarını protesto sonrasında bir yıl okuldan uzaklaştırma cezası alınca, gecikmeli olarak mezun oldum. Ailemin ekonomik durumu nedeniyle diğer kardeşlerim gibi farklı işlerde çalışarak okudum. Mezun olduktan sonra 1993 yılında MEB’de öğretmen olarak mesleğe başladım. Uzun yıllardır ülkemizdeki antidemokratik, baskıcı, sermaye tercihli yönetim ve ekonomi politikalarının karşısında, eğitim çalışanlarının özlük ve ekonomik sorularının çözümünde örgütlü mücadeleye katılmanın olmazsa olmazlığı karşısında, üye olarak sendika içinde emek mücadelesi vermeye devam ettim. Şube Başkanlığı sorumluluğu da dahil olmak üzere sürecin gerektirdiği her türlü demokratik ve meşru hak mücadelesi içerisinde aktif olarak yer aldım.
2005 yılında 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar gününde sendika olarak yaptığımız anma faaliyeti nedeniyle açılan dava da Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu MYK üyesi iken, ceza aldığımız dönemdeki diğer iki şube başkanı İle beraber 18 ay hapis cezası 2012’de Yargıtay tarafından onanması sonucu meslekten ihraç ile beraber hapse girdim. Verilen cezanın hukuksuz olduğunu Eğitim-İş sendikamızın Genel Merkez avukatı Tansu BATUR’un yoğun hukuk mücadelesi sonrası Adalet Bakanlığı’nın hukuksuzluğu kabul ederek ilgili yasayı değiştirmesi sonucunda Mersin ve Ceyhan cezaevlerinde 4 ay hapis yattıktan sonra beraat ederek yeniden mesleğe döndüm. Ayrıca AİHM’de açtığımız davada da 2020 yılında haklılığımız onaylanmış ve haksız yere hapis yatmamız nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tazminat ödemesine hükmetmiştir.
17 Ekim 2005 yılında kurulan Eğitim-İş sendikasının kurucu ve seçilmiş Genel Sekreteri olarak 2008 yılına kadar görevimi sürdürdüm. 2008 yılında Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu’nun kurulmasında komisyon başkanı olarak aktif rol aldım.
2011 sonrasında Birleşik Kamu-İş Konfederasyonun Basın Yayın Sekreterliği ve Genel Sekreterliği görevlerinde bulundum.
2016-2017 yıllarında Eğitim-İş Sendikası Genel Mali Sekreterlik görevinden sonra,
2017 yılında yapılan seçimimizde beraber MYK’ya seçildiğimiz diğer 6 mücadele arkadaşım ile beraber emek mücadelesine katkı koymaya devam ediyoruz. Her bir görevinde olmuş olmaktan gurur duyduğum sendikamızda 2017’den bu güne Eğitim-İş Genel Başkanı olarak görevimi sürdürmekteyim.
  1. Pandemi ve eğitim süreci Türkiye’ de bir yılını bitirdi. Türkiye’ nin bir yıllık pandemi eğitim sürecini değerlendirir misiniz? İktidar ve ona bağlı Milli eğitim Bakanlığına bu süreçte bir karne verseniz nasıl bir karne verirsiniz?
COVID-19 salgını ülkemizde eğitim sistemlerinin işleyişini derinden etkilemiştir. 2020 mart başlarında,salgın yasakları İle beraber , MEB yüzyüze eğitime ara verip uzaktan eğitime başlamıştır. öğrenciler sadece günlük okula erişimden ve okulların birçok öğrenciye sağladığı temel desteklerden yoksun olmakla kalmamış, aynı zamanda grup aktiviteleri, takım sporları ve diğer etkinlikler gibi sosyal seçeneklerden de yoksun kalmışlardır.
Resmi Verilere göre, okul öncesi eğitimde 1 629 720 öğrenci; ilkokulda 5 279 945 öğrenci; ortaokulda 5 478 926 öğrenci; genel ortaöğretimde 2 315 170 öğrenci; mesleki ve teknik ortaöğretimde 1 451 468 ve imam hatip liselerinde 502 847 öğrenci olmak üzere toplam 16 658 076 öğrenci yüz yüze eğitime devam edememiştir.
MEB bakanı tüm halkımıza ‘uzaktan eğitim için her türlü hazırlığımız tamam dese de, EBA TV’nin derslerde kullanılmaya başlanması ve aynı gün sistemin çökmesi ile MEB in hiç bir hazırlığının olmadığı ortaya çıktı.18 milyon öğrenci ve 1 milyon öğretmenin aynı anda girdiği EBA’nın giriş kapasitesini sadece 40.000 olduğu açığa çıkmasına rağmen MEB bakanı alay eder gibi ‘çocuklar çok ilgi gösterdi ‘diye sorunun önemini ciddiyetten yoksun bir şekilde basına açıklamada bulunmuştur. Kısa süre içinde EBA TV gibi bir platformun aslında tek başına yeterli olamayacağı gerçeği görülmüştür. EBA TV, sadece 10-20 dakikalık derslerin verilebildiği ve sonuçları itibariyle verimli olup olmadığının tartışıldığı bir sorun haline gelmiştir. Hali hazırda EBA uzaktan eğitim platformunda derslerin işlenmesi sağlanmaya çalışılmakta ancak yoğunluk sebebiyle tüm öğrencilerin eşit şekilde bu platforma erişmesi mümkün olmadığından, öğretmenler ve okul yöneticileri kendi inisiyatifleri ile alternatif uzaktan eğitim mekanizmalarını kullanmak zorunda kalmışlardır.
Salgın gölgesinde başlayan 2020-2021 öğretim döneminde MEB öğrencilerin salgın dönemine ait eksik kazanımlarının giderilmesi için, 31.08.2020 tarihinde uzaktan eğitim yoluyla üç haftalık telafi eğitimleri başlamış ancak öğrencilerin yaklaşık 1/4 ünde tablet. ,bilgisayar ve internet erişimi sorunu çözülmediğinden uzaktan dahi olsa eğitime erişemeyen milyonlarca öğrenci yine mağdur edilmiştir.
Ayrıca EBA’da bir önceki dönemde yaşanan erişim sorununun devam etmiş, giriş kapasitesi ancak 1 milyona çıkartılabilmiştir. Dersler yine mecburen farklı platformlar üzerinden de (Zoom, Google Meet vb.) çevrimiçi olarak yürütülmek zorunda kalınmıştır. MEB’in sürekli değişen kararları da okullarda ders programı hazırlama konusunda idare-öğretmen arasında sorunlara yol açmıştır. Eylül ayı İle beraber bulaş riskinin artmasına rağmen kademeli -seyreltilmiş yüzyüze eğitime geçilmiş ise de, MEB tarafından okullarda hijyen için gerekli çalışmaların yapılmadığı (maske, dezenfektan, yardımcı personel temini ) ortamda bulaş riski altında eğitim verilmeye çalışılmıştır.
İşin içinden çıkamayan MEB, faturayı yine öğretmenlere kesmiş ve canlı derslerde yoğunluğun azaltılması adına 90-100 öğrencili birleştirilmiş sınıf uygulamasına geçilmiştir. Bu da zaten güç olan öğretmen-öğrenci etkileşimini bütünüyle zorlaştırmıştır. MEB’in ek ders uygulamasını salgın koşullarına uyarlanamaması nedeniyle birleştirilmiş sınıflar nedeniyle çoğu öğretmen ek ders ücreti alamamıştır. Yaşanan tüm bu sorunlar Türkiye’de teknolojik altyapının da sorunsuz bir uzaktan eğitim yürütülebilmesi için yetersiz olduğunu açıkça göstermiştir.
Eğitim, öğretim sürecinde yaşanan olumsuzluklar ülke kamuoyunda okulların açılıp açılmamasına dair tartışmaların başlamasına neden olmuştur. Karar vericiler, (cumhurbaşkanlığı ve MEB) okulların açılmasına yönelik farklı açıklamaları ile sürecin karmaşıklaşmasına katkıda bulunmuşlardır. Bu açıklamalardan bazıları aşağıdaki gibi sıralanabilir:
- Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un açıkladığı 4 senaryo: birincisi okulların tamamen açık olması, ikincisi tamamen kapalı olması, üçüncüsü seyreltilmiş eğitim modeli, dördüncüsü illere özel uygulama yapılması.
- Yeni eğitim öğretim yılında 31 Ağustos'ta uzaktan eğitimle açılarak, yüz yüze eğitime 21 Eylül'den itibaren "aşamalı ve seyreltilmiş" şekilde geçilmesi. Seyreltilmiş eğitim modeli açıklaması ise şöyle: Eğitim, yüz yüze eğitime ek olarak uzaktan eğitim yolu ile devam edecektir.
Veliler isterlerse öğrenciyi yüz yüze eğitime göndermeme konusunda mazeret beyan edebilirler.
- 5. ve 9. sınıfların, 2 Kasım 2020 tarihinde yüz yüze eğitime başlaması. 6.7.10. ve 11. sınıfların ise 23 Kasım 2020 tarihinde yüz yüze eğitime geçmesi.
- Covid 19 virüsü salgını önlemleri kapsamında aşamalı şekilde başlatılan yüz yüze eğitimin ardından öğrenciler 16 Kasım’da ara tatile girmelerinin ardından 20 Kasım Cuma gününden 4 Ocak Pazartesi gününe kadar resmî, özel, örgün ve yaygın tüm eğitim öğretim faaliyetlerine uzaktan eğitim yoluyla devam edilmesi.
Yapılan bu açıklamalar yaklaşık 9 ay süresince yapılmıştır. Anlaşılacağı üzere, kararlardaki ikilemin eğitime nasıl yansıdığı açıktır.
Pandemi başladığından bu yana eğitimin yüz yüze mi uzaktan mı devam edeceğine bir türlü karar veremeyen MEB, eğitim sistemini tam anlamıyla bir kördüğüme çevirmiştir. Anadolu'da ve yurdun doğusunda birçok yavrumuz internete ulaşıp uzaktan eğitime katılabilmek için dağ tepe tırmanmaya devam etmekte, 4 milyonu aşkın yavrumuzun uzaktan eğitim için şart olan tablet/telefon ihtiyacı çözümsüz vaziyette ortada durmaktadır. Belli ki aynı Bakanlık, bu yoksul çocukları, ailesi varlıklı kolej çocuklarıyla aynı sınavlara tabi tutup geleceklerini ona göre şekillendirmekten de hiç utanmayacaktır.
  1. İktidar yıllardır Fatih projesi çerçevesinde öğrencilere tablet dağıttı, açıköğretimi özendirdi ve uzaktan eğitimi denemek için çalışmalar yaptı. Pandemiyle de uzaktan eğitimi deneyimledi. Konuşulan konulardan biri de pandemi kalksa da uzaktan eğitim hibrit eğitimle devam edeceği yönünde. Sizce MEB böyle bir sisteme dönüşebilir mi? Bu doğru bir eğitim biçimi mi ve gerçekten Ziya Selçuk’ un iddia ettiği gibi uzaktan eğitimde MEB başarılı mı?
Milli Eğitim Bakanlığı’nın verilerine göre, 2011 yılında başlatılan Fırsatları Artırma ve Teknolojiyi İyileştirme Hareketi (FATİH) Projesi kapsamında bugüne kadar 1 milyon 437.800 tablet, 432.288 akıllı tahta dağıtılmış, 15.103 okulda altyapı iyileştirme çalışmaları yürütülmüş ve internet altyapısı kurulmuştur. 13.650 okula ise FATİH Projesi için özel olarak oluşturulan VPN hizmeti sağlanmıştır.
FATİH Projesi’nde yapılan yatırımların büyüklüğü ve proje kapsamında EBA dahil olmak üzere yürütülen çalışmalara 2011 yılında başladığı düşünüldüğünde, uzaktan eğitimde mevcut altyapının daha güçlü, kamuoyunda tartışmaya yol açan eğitim materyallerinin ise daha etkili olması beklenmiştir. Ancak, proje kapsamında yapılan yatırımlar öğrenci ve öğretmenlerin güçlenmesi yerine büyük oranda altyapıya ve etkin kullanılıp kullanılmadığı çok tartışmalı olan donanıma ayrıldığından, uzaktan eğitim sürecinin başladığı 2020 Mart ayından bu yana hem öğretmenler hem de öğrenciler açısından sorunlar süre gelmiştir. Bu da FATİH Projesi kapsamında dijital teknoloji ile ilişkili becerilerin güçlenmesi hedefine ulaşılamadığını göstermektedir.
Özellikle kırsal alanda yaşayan çocuklar ile ekonomik sorunları olan çocuklar, bilgisayara sahip olma ve internete erişim sağlayamama nedeniyle, uzaktan eğitimden yoksun kalmıştır.
Milli Eğitim Bakanlığı farklı tarihlerde tablet dağıtımı yapmışolsa da Türkiye’de evlerinde teknik donanım olmaması nedeniyle yaklaşık yedi milyon öğrenci, uzaktan eğitime erişim sağlayamamıştır.
Bu durum OECD raporuna da yansımıştır. OECD raporuna göre 77 ülke içinde Türkiye, internete erişimi olan öğrenciler sıralamasında 70. Ülke olmuştur.
TÜİK Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırmasına göre 2018 yılında Türkiye genelinde %83,8 olan internete erişim imkânı olan hane oranı, 2019 yılında %88,3’e ulaşmıştır. Araştırmaya göre düzenli internet kullanan bireylerin oranının en yüksek olduğu il İstanbul’dur (%85,2). En düşük olduğu bölgeler ise Güneydoğu Anadolu Bölgesi (%53,1), Kuzeydoğu Anadolu Bölgesi (%58,5) ve Ortadoğu Anadolu Bölgesidir (%59,3). Bölgeler arasındaki uçurumun oldukça büyük olduğu görülmektedir. Çok uzun yıllardır doğu ve güneydoğuya kalkınmada öncelik verildiği ifade edilmekte ise de internet kullanım oranındaki bu uçurum, uzaktan eğitim sürecinde öğrencilerin canlı derslere katılamaması ve öğrenim kayıpları yaşamasına yol açmıştır.
Göreve başlarken “Türkiye'nin eğitim sisteminin tamamını, tüm alt sistemleriyle birlikte geleceğe hazırlayacağız” diyen Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un bu sözleri hala hafızalardayken, eğitimi geleceğe taşımak bir yana dursun, yıllarca geriye götüren uygulamalara sahne olmuştur.
Pandemi kalksa da uzaktan eğitime hibrit eğitimle devam edeceği yönündeki tartışmaları doğru bulmuyoruz. Okulda eğitim, bilgi ve becerileri artırmak için en iyi kamu politikası aracıdır. Okul, zamanı eğlenceli kılarak sosyal becerileri ve sosyal farkındalığı artırabilirken, ekonomik açıdan okulda olmanın birincil önemi çocuğun beceri ve yeteneklerini artırmasıdır. COVID-19 salgını nedeniyle okulda eğitim kesintisinin öğrenmeyi ne kadar olumsuz etkilediğini deneyimledik.
Bu nedenle, eğitim sisteminin, tüm çocuklara fırsatların eşit olarak sağlanmasına odaklanacak şekilde yeniden tasarlanması gerekmektedir.
  1. Özel okulların sayısı gün geçtikçe artıyor. MEB’ de bunlara teşvik veriyor. Özel okulların varlığını eğitimdeki fırsat eşitliği bakımından değerlendirir misiniz?
Türkiye’de 19 yıllık AKP iktidarı döneminde kamu hizmetlerinde, özellikle eğitim alanında piyasa merkezli bir “işletmecilik” anlayışı yerleştirilmeye çalışılmıştır. AKP hükümeti, kamusal eğitim alanını daha da daraltmakta, özel öğretimin doğrudan desteklenmesi doğrultusunda ciddi adımlar atmaktadır.
Yıllardır bir taraftan devlet okullarında eğitimin niteliği bilinçli olarak düşürülmekte, özel öğretimi özendirmek için özel okulları doğrudan kamu kaynaklarıyla desteklenmekte, kamusal eğitime ve okullara yeterli bütçe ayrılması ile ilgili talepler gündeme geldiğinde “kaynak yok” bahanesini ileri sürülmektedir.
Kamusal eğitime ayrılması gereken kaynakların özel okullara aktarılması, özel okulların eğitim içindeki payının arttırılması için sayısız teşvik ve destek getirilmesi, iktidarın eğitim politikasının merkezinde halkın değil, piyasa güçlerinin olduğunu göstermektedir.
Bunun son ve çarpıcı örneklerinden biri ise 25 Aralık'ta Resmi Gazete'de sessiz sedasız yayımlanan özel okullara öğrenci başına maddi destekle ilgili bir düzenleme olmuştur.
Resmi gazetedeki bu tebliğe göre, daha 7 milyonu aşkın ihtiyaç sahibi çocuğumuza uzaktan eğitime katılabilmesi için tablet dağıtamayan, internet altyapısı olmayan yerleşkelerdeki öğrencilere bir çözüm sunamayan, devlet okullarının derslik ihtiyacı/bina tamiri gibi ana sorunlarını çözemeyen, okullardaki temizlik malzemelerinin parasını bile velilerden toplayan MEB, özel okul sahiplerine öğrenci başına İlkokul 3 ve 4'üncü sınıf öğrencileri için 4 bin 165 lira, ortaokul 7 ve 8'inci sınıf ile ortaöğretim 10, 11 ve 12'nci sınıf öğrencileri için 4 bin 849 lira destek ödemesi yapacak.
Yapılması gereken, halkın ödediği vergilerden oluşan kamu kaynaklarının, kamusal eğitim için kullanılmasıdır. Ülkede yaşayan herkesin çağdaş, bilimsel, laik, demokratik, eşit, parasız ve nitelikli eğitim hakkı olduğunu savunan Eğitim-İş bu hakkın yaşama geçirilmesi için mücadele etmeye devam edecektir.
  1. Bize Eğitim İş’ i anlatır mısınız? Tarihi mücadelesi, amacı nedir? Orhan Yıldırım neden Eğitim iş sendikasının bir üyesi?
Eğitim-İş, sınıf ve kitle sendikacılığı temelinde, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de acımasız şekilde emeği sömüren kapitalist sistemin getirdiği sermayenin öncelendiği, emeğin sömürüldüğü düzende, emekten yana mücadele etmek amacıyla, 17 Ekim 2005’te kurulmuştur. Eğitim-İş, ülkemizde son yıllarda yaşanan siyasal savrulmalarda, Atatürk’ün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını, egemenliğini, ulus ve ülke bütünlüğünü, laik düzeni, demokratik ve ulusal eğitim değerlerini korumak, ayrıştırmalara, ötekileştirmelere karşı çıkarak barış içinde ve kardeşçe bir yaşam için kurulmuştur.
Eğitim-İş, yüz yıllık sendikal mücadele geleneğimizden ders alarak yoluna devam etmektedir. Encümen-i Muallim’den, TÖS’ten, TÖBDER’den devraldığımız kültür, birikim ve cesaretle, Köy Enstitüleri ile Fakir Baykurt’un yurtsever ve mücadeleci ruhunu birleştirerek yeniden kurduğumuz Eğitim-İş, 15 yılda, Büyük Önderimiz Atatürk’ten ve onun eseri olan Cumhuriyetten yana kamuoyu nezdinde en aktif demokratik kitle örgütlerinden biri haline geldi.
Eğitim-İş olarak;
Laik, demokratik, bilimsel ve kamusal eğitimin askıya alınmaya, Cumhuriyet eğitim sisteminin ve oluşturduğu kültürün tasfiye edilmeye çalışıldığı, bizleri birleştiren Atatürk devrim ve ilkelerinin yok edilmek istendiği bir süreçte, siyasi iktidarın bu amaçla attığı adımlara, alanlarda direnerek, hukuk mücadelesi vererek toplumsal muhalefet oluşturduk.
Kuruluştan bu yana bizleri birleştiren laikliğin, saldırı altındaki Cumhuriyet değerlerinin yanında olduk. Vakıf/dernek maskesi takan tarikatlarla MEB'in ısrarla ve durmadan imzaladığı protokolleri ortaya çıkardık, bu rezaletlere ilişkin hukuk mücadelesi verdik.
Öğretmen örgütçülüğünün efsanevi lideri Fakir Baykurt'un "Öğretmen yalvarmaz, öğretmen boyun eğmez, öğretmen el açmaz, öğretmen ders verir" sözlerini şiarımız yaparak eğitim emekçilerinin alın terinin hakkını savunduk. İnsanca ücret, insanca çalışma koşulları için vermekte olduğumuz mücadelede, haksızlığa uğrayan, mağdur edilen, laik ve bilimsel eğitimi savunduğu için yandaş yöneticilerin hedefi haline gelen eğitim emekçilerinin sesi olduk.
Siyasi iktidarın öğretmenlerin hakkını gasp eden, angaryalar yüklemeye çalışan, emeğini görünmez kılan birçok düzenlemesine karşı mücadele ederek birçok kazanıma imza attık. Bizzat devletin başındaki AKP tarafından değersizleştirilmeye çalışılan öğretmenlik mesleğini, Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki saygınlığına kavuşturmak için durmadan yol aldık.
Başöğretmenimiz Atatürk'ün bize emanet ettiği yeni nesillerin daha iyi bir eğitime kavuşabilmesi her zaman mücadelemizin ana prensiplerinden biri oldu.
Eğitimin sadece gericileştirilmesi değil, piyasalaştırılması da her zaman kavgamızın odağında oldu. Her yavrumuza adil ve parasız olarak verilmesi gereken bir hizmet olan eğitimin ticari bir meta, velinin müşteri, öğretmenlerin köle yerine koyduğu bu düzene karşı en çok mücadele eden demokratik kitle örgütü olduk.
Özel okul sahibi müteahhitlerin elinde mağdur olan öğretmenlerimiz isyan çığlığı attığında, üyemiz olup olmadıklarına bakmaksızın o çığlığın yankısı olduk.
Hiçbir zaman sadece kendi alanında mücadele vermekle yetinen bir demokratik kitle örgütü olmadık; ülkemizdeki, dünyamızdaki gelişmelere de her zaman dahil olarak demokrasi mücadelesi verdik. Özgürlüklerin gaspına karşı, insan hakları ihlallerine karşı, adaletsizliklere karşı dik ve ödün vermez duruşumuzla toplumsal muhalefetin en önemli öznelerinden biri olduk.
Bundan sonraki süreçte mücadelemizi daha da yükselterek öğretmenlerin, öğrencilerimizin sesi olmaya; laik, çağdaş, bilimsel, ulusal, parasız, demokratik ve karma eğitimi savunmaya; emeğimize ve ülkemize yönelik her saldırı, karşısında sarsılmaz bir kale gibi durmaya devam edeceğiz.
  1. Öğretmenlik mesleğinin gün geçtikçe statüsünün düşürüldüğünün gözlemliyoruz. Hele hele özel okul öğretmelerinin durumu çok daha kötü. Bu durumu özel ve resmi kurum öğretmenleri açısından değerlendirir misiniz? Ne yapmalı?
Bugün öğretmenlerimizin toplumsal statüleri, ekonomik, sosyal ve özlük hakları emek körü politikalar çerçevesinde her geçen gün biraz daha geriletilmeye çalışılmaktadır.
Ülkemizdeki eğitim ve bilim emekçileri, OECD ülkeleri arasında ekonomik, sosyal ve özlük haklar açısından son sıralardadır.
Kamuda mesleğini icra eden öğretmenlerimiz, keyfi disiplin cezaları, sürgün niteliğinde görevlendirmeler ve liyakatsiz atanan yöneticilerin mobbingine maruz kalırken, patronların sömürülerine terk edilen özel okullardaki meslektaşlarımızdan AVM'lerde okul tanıtımı yapmaları bile istenir hale gelmiştir.
Öğretmenlerin sözleşmeli, ücretli, kadrolu diye kategorilere ayrılması, emek sömürüsünü artırmış, modern çağın kölelik sistemini yaratmıştır. Öğretmenleri kendi aralarında bölerek sömürenler, kadro isteyen öğretmenleri azarlayacak cürete ulaşmıştır.
Eğitimde giderek dozu artırılan gericileştirme ve piyasalaştırma politikaları da öğretmenlerin kabusu olmuştur. Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk'ün emanetine yakışır şekilde nesiller yetiştirmek için okullardaki gerici faaliyetlerle mücadele etmek isteyen öğretmenler cezalandırılır, meslekten koparılır hale gelmiştir.
Meslek itibarı zayıflatılan, statüleri düşürülen öğretmenler, çok kolay tehdide uğrar, şiddete maruz kalır hale gelmiştir.
Hakları ödenmeyen öğretmenlerin, yöneticiler ve siyasiler tarafından emeği de küçümsenmeye çalışılmaktadır. Pandemi sürecinde kendi olanaklarıyla ve her şeye rağmen öğrencilerine bilgi aşılamaya çalışan eğitimciler, "Yattıkları yerden para kazanıyorlar" karalamasına maruz kalmıştır. Bu hadsizliği yapan siyasilerin aldıkları dolgun maaşlara rağmen ayda bir kez bile Meclis'e teşrif etmiyor olmaları ise yaman bir çelişki olarak ortada kalmıştır.
Bu karanlık tablonun aydınlığa kavuşması için;
  • Öğretmenlerin sosyo-ekonomik statülerini yükseltecek önlemler alınması,
  • Eğitim çalışanları arasında ayrımcılık yaratacak uygulamalara son verilmesi,
  • Liyakatsiz, torpilci kadrolaşmanın önlenmesini, eğitim yöneticiliği için nesnel ölçütlerin geçerli kılınması,
  • İş güvencesinden yoksun sözleşmeli ve ücretli öğretmen uygulamasına son verilmesi,
şarttır.
  1. Ataması yapılmayan öğretmenler ek 40 Bin atama istiyorlar. Finike’ de öğretmen olmadığı için ilçe milli eğitim imamların eşlerini derse soktuğunu öğrendik. Öğretmen açığı ve atama bekleyen yüzbinlerce öğretmenin durumunu MEB nasıl çözmeli?
Yeni nesillerin ve dolayısıyla geleceğin mimarlığı olan öğretmenliği yapmak için üniversite sıralarında dirsek çürüten yarım milyona yakın gencimiz, atanmadığı için mesleğine kavuşamamanın hayal kırıklığı içinde yaşama tutunmaya çalışmaktadırlar.
Sayıştay raporunda 138 bini aşkın öğretmene ihtiyaç var denirken, valiliklerden gelen rakamlar 150 bine yakın açık olduğunu ortaya koyarken, MEB bile kendi açıkladığı istatistiklerde öğretmen açığındaki büyüklüğü inkar edemezken, ataması yapılmayan öğretmen sayısı yarım milyonu geçmişken, 90 bine yakın eğitim emekçisi ücretli öğretmen denen güvencesizlik altında sömürülürken sadece 20 bin öğretmenin atanması kabul edilemez.
Hükümet bu atama oranıyla, atama bekleyen yüz binleri geleceksizliğe mahkum etmiştir.
  • Kamu ya da özel eğitim kurumlarında çalışan tüm öğretmenlerin eşit maaş ve ücret alması yönünde yasal düzenleme yapılması,
  • Tüm ücretli öğretmen boşluğunun kadrolu öğretmen alımı ile kapatılması,
  • 3600 ek göstergenin bir an önce çıkarılması ve ekonomik yetersizlik korkusu ile emekli olmayan 100 bin öğretmenin emekliliğinin sağlanması, böylece yerine 100 bin yeni atamanın gerçekleştirilmesi,
  • Kalabalık sınıfların standart 20 kişilik sınıflara dönüştürülmesi böylece ortaya çıkan 80 bin öğretmen ihtiyacı için atama gerçekleştirilmesi
Gerekmektedir.
Mektepli Gazete | Eğitim İş Genel Başkanı Orhan Yıldırım ile Eğitim üzerine söyleşi