Dr. Bülent Avcı yazdı: Din, Ahlak ve Eğitim
Anaokulunda din eğitimine yukarda bahsi geçen sebeplerden dolayı şiddetle karşı çıkılmalıdır. Toplum ve devlet düzeyinde din ve ahlak arasında kurulmuş olan yanlış ilişki deşifre edilmelidir. Ancak Lise düzeyinde sosyal bilimler gurubu altında din ve inanç tarihi başlıklı bir ders okutulabilir. Bu ders felsefe ya da tarih öğretmenlerince okutulup inanç, kelimenin en geniş anlamıyla ele alınıp, tarihsel bağlamda herhangi bir dini diğeri ile ast üst (inferior-superior) mukayesesi olmaksızın işlenmelidir.

Dr. Bülent Avcı - Seattle, WA
Eğitim ve din ilişkisi batı dünyasında çoktan halledilmiş bir sorun olsa da Türkiye’de her daim güncel bir konudur. Laik çevreler devlet okullarında din eğitimi verilmesine, devlet organının dini inançlara eşit mesafede durması gerektiği ilkesine dayanarak, karşı çıkar. Sağcı-milliyetçi dinci elit çevreler devletin din eğitimi vermeye anaokullarından başlanması gerektiğini epeydir ateşli bir şekilde savunmaktalar. Politik arenada Müslümanlık eşittir sağcılık şeklinde bir sosyal-psikolojik algının faal olduğu Türkiye’nin politik ikliminde sağcı politikacı ve elitlerin din eğitimine gösterdiği hassasiyet anlaşılabilir bir şey: Kendilerine şartsız koşulsuz biat eden yığınlar üreten sistemi elbette ki koruyacaklardır. Muhafazakar halk kesimlerinin, özellikle alt-orta sınıf ve yoksul kesimlerin, din eğitimi talep etmeleri noktasındaki gerekçeleri din eğitiminin çocuklarının ahlak sahibi insan olmalarını sağlayacağı yönde. Bu egemen (en geniş sağ çevrenin) sınıfların din eğitimini empoze etmesinin ardında yatan motivasyondan farklıdır.
Batı dünyasındaki Rönesans ve reform süreçlerinden geçmemiş olan Türkiye toplumu bu noktada bir kırılma yaşıyor; ahlak ve erdemin biricik kaynağının din eğitimi olduğu noktasında şartlanmış halde. Oysa, günlük hayatta şöyle bir etrafınıza baktığınızda, din ve din eğitiminin, bırakın insanları ahlaklı yapmasını, toplumun din olgusuyla kurduğu ilişki itibarı ile oluşmuş sayısız riyakarlık örnekleri bulabilirisiniz. Türkiye 20 yılı aşkın bir süredir din temelinde siyaset yaptığını iddia eden bir zümre tarafından yönetiliyor. Yukarıda bahsi geçen argüman doğru olsa, Türkiye’nin bir cennet olması gerekmez miydi? Ahlaki çürümenin ve toplumsal yozlaşmanın, cumhuriyet tarihinde daha önce görülmemiş derecede, varlığı nerdeyse her aklı başında insanın kabul ettiği bir olgu.
BİR İNANCI BENİMSEMESİ O KİŞİNİN AHLAKLI OLMASINI GARANTİ ETMEZ
Ahlaklı olma ve dindar olma arasında zorunlu bir korelasyon yoktur. Bir insanın dini bir inancı (dindar olması) benimsemesi o kişinin ahlaklı olmasını garanti etmez. Üstelik, daha açık olarak söylersek, din ahlak ve erdeme üç noktada zarar bile verir.
Birincisi, din ritüelleri (ibadet) ahlaklı olmaya eşdeğer tutar: örneğin siyasi bir figür bilinen bir camide kendini göstere göstere namaz kılıyorsa, bu zat halk nezdinde “ahlaklı” bir kişidir ve asla “yanlış” yapmaz (alnı secdeye değmiştir bir kere). Oysa bu basit ritüeli dünyanın en ahlaksız insanı da icra edebilir. İkincisi, din şekilciliği-taklitçiliği özendirerek insanın özünde (içtenlikle) ahlaklı olmasını engeller. Peygamber sakal bırakıyordu sende sakal bırak (sünnet). Üçüncüsü ise ahlaklı olmayı içselleştirilmiş değerler üzerinden değil de Allah ve cehennem (öteki dünya) korkusu üzerinden temellendirmeye çalışmasıdır: Korku temelli bir davranışın erdem sayılması mümkün değildir.
Din olgusu ahlak öğretisinin tek kaynağı değil o kaynaklarından sadece birsidir. Bilinen kitabi dinlerin (İslam, Hristiyanlık, Yahudilik) ahlak ve erdem üzerine oluşturduğu teorik ve pratik çerçeve, seküler dünyanın ortaya koyduğu çalışmaların yanına bile yaklaşamaz. Aristo’nun ahlak felsefesi üzerine yazdığı üç ciltlik kitap, Etik, ahlak ve erdem üzerine yapılmış ve bence halen aşılamamış olan eşsiz bir manifestodur.
Bu anlamda en geniş ilerici-laik-yurtsever devrimci demokrat çevrelerin ilk etapta, stratejik olarak, devlet okullarında ahlak derslerinin din derslerinden mutlaka ve mutlaka ayrı olarak verilmesi için çaba harcamaları gerekir: Bu alanda müfredat materyalleri geliştirmeli ve geniş halk yığınlarının, özellikle çocuklarının din eğitimi sayesinde ahlaklı olacaklarını düşünen yoksul halkın, bu noktada zincirlerinin kırmasına yardım edilmelidir.
Batı dünyası bu sorunu çoktan yerli yerine oturtmuştur. Örneğin Amerika’da devlet okullarında din eğitimi verilmez: Lise öğrencilerine dini kimlikler üzerinden kulüp kurmalarına izin verilir o kadar (müfredat dışı faaliyet kapsamında). Fakat eğitimin her aşamasında (ana okulundan üniversiteye kadar) din eğitimi veren özel okullar Amerika’nın her yerine yayılmış vaziyette.
Bunula beraber, Türkiye toplumunun aksine, ortalama bir Amerikan vatandaşı erdemli bir insan olmayı dindar olmakla ilişkilendirmiyor. Batı ülkelerinden birinde uzun yıllar yaşayanların konuyla ilgili gözlemleyecekleri ilk şey herhangi kurumsal bir dine mensup olan (kiliseye veya sinagoga giden) orta sınıf-eğitimli vatandaşların bilme ve inanma edimleri arasındaki ayrımı koyabilme yetenekleridir. Yani dünyevi işlere İsa’yı-Musa’yı karıştırmamayı içselleştirmişler. Bu durum seküler etik değerlerin, dindarların da dahil olduğu geniş halk yığınlarınca benimsenmesinden kaynaklanmaktadır.
ANA OKULUNDA DİN EĞİTİMİ VERİLMELİ MİDİR?
Bir anaokulu (kintergarden) öğrencisine yapılabilecek en büyük kötülüklerden biri onu din eğitiminden geçirmektir: Küçücük çocuğun omuzlarına taşıyamayacağı yükler koyarsınız. Çocuğun düş ve yaşam dünyasını, daha büyüme-gelişme çağında, sorgulanamaz tabularla doldurursunuz. Çocuğu bilme, merak etme, sorgulama, düşünme, kavrama ve hayal kurma yerine, dini bütün ahlak ve erdem sahibi nesiller yetiştirmek adına, birtakım kural, kabul ve emirlere şartlanmaya zorlarsınız.
Amaç eğitim yoluyla topluma ahlak ve erdem sahibi bireyler yetiştirmekse, çocuklarımıza anaokulu ve sonrasında evrensel değerler üzerinden ahlak ve erdem sahibi olabilecekleri ortamlar yaratmalıyız; hem okul içinde hem de okul dışında. Peki nedir bunlar:
Dürüstlük: Ceza ve ödül ikileminin dışında çocuğa dürüstlüğün nerde, nasıl ve ne şekilde bir erdem olduğunu sezdirebilmek oldukça önemlidir.
Sorumluluk duygusu: Küçük yaşlarda edinilemez ise telafisi olmayan bir değer ve yetidir. Yaptığı eylemlerin sorumluluğunu almak ve sonuçlarına başkalarını suçlamadan katlanabilmek kıymetli bir erdemdir.
Merak etme ve sorgulama: Bu geleneksel olarak akıllı olmak diye bilinen (otoriteye itaat eden akıllı uslu) durumun tam tersidir. Merak etme ve sorgulamanın diyalektik bütünlüğü (reasoning) çocukluktan başlayarak edinilmesi gereken bir yeti ve erdemdir. Sorgulayan, eleştirel bir düşünce ve vicdana sahip olan insanı manipüle etmek-kandırmak zordur. Kandırılamayacak denli donanımlı olmak ise erdemdir.
Saygı: Bu çocuğun dış dünyayla kurduğu sevgi ilişkisinden kaynaklı bir yeti ve erdemdir ve korkudan kaynaklı saygı ile karıştırılmaması gerekir.
Empati: Diğer insanlar ile duygudaşlık kurabilmek onların acılarına ve mutluklarına ortak olabilmek çocukluk döneminde edinilmesi gereken bir yeti ve erdemdir.
Sevme ve Sevilebilme: Diğer insan ve canlılarla kurulan ilişkide sevme ve sevilebilme doğal olarak edinilen bir yetenek değildir. Ancak eğitim yoluyla kazanılabilir. Sevebilmek ve sevilebilmek bir yetenek olduğu kadar erdemdir de.
Bencil olmama ve kendisi gibi olmayanlar ile olumlu-yapıcı ilişki kurabilme: Kendisine benzeyenler kadar kendisi gibi olmayanlarla da sosyal ilişkiler geliştirebilmek sadece bir yetenek değil aynı zamanda bir erdemdir.
Anaokulu çocuklarına din eğitimi değil, yukarıda bahsi geçen evrensel değerler ve yetiler eğitimi verilmelidir.
Yanlış anlaşılmasın, ahlak ve din olgularını ayrı tutarken din olgusunun gereksiz olduğunu söylemiyorum. Burada hatırlanması gereken şey insanın bilmeye olduğu kadar inanmaya da ihtiyacı olduğudur. Kişi yüce bir yaratıcıya veya güneşe, suya, aşka, sevdaya, mavi gökyüzüne veya ne bileyim ahırdaki ineğe kutsal değerler atfedip inanabilir. Sorun bu sürecin kişinin özgür iradesiyle, empoze edilmeksizin, gerçekleşip gerçekleşmediğidir.
Üniversite öncesi eğitim yoluyla edinilecek dindarlık formasyonu zorunlu olarak yukarıdan aşağıya doğru işleyen bir empoze süreci olarak gelişir ve politik bir nitelik kazanır. Ve giderek toplumu daha çok inanmaya ve daha az bilmeye götürür. Din sorgulamayı değil tam aksine sorgusuz sualsiz inanmayı (iman etmeyi) vaaz eder. Bırakın anaokulu çocuklarını lise öğrencisi bile olsa, sorgusuz sualsiz onca kural ve kabule iman etmeye zorlamak, çocuğun etrafına yaşam boyu kıramayacağı duvarlar örmek demektir. Kaldı ki iman edilecek kabul ve kurallar, işin içine mezhep (dinin hangi yorumunun öğretileceği) problemleri girince tam bir kakofoniye döner: Ki bu da var olan duvarlara bir yenisini ekler; çocuk edindiği dinsel formasyonla insanları biz ve onlar diye ayırmak durumunda kalır ve ancak biz dediği sınırlı sayıda insanla iletişim kurmaya-sosyalleşmeye mahkum kalır. Merak etmez; Allah bilir der geçer, kutsal kitapta yazıyordur her şey zahmete ne gerek var. Düşünmeye sorgulamaya ne hacet; kim haklı kim haksız; doğru ne yanlış ne; hepsinin formülü belli... Bu süreç büyük oranda eleştirel ve yaratıcı estetik düşüncenin ve hayal etme yetisinin körelmesi-donmasıyla sonuçlanır.
Oysa evrensel değerler üzerinden bir iyilik ve erdem (ahlak-etik) anlayışı çocuğa kendini var edebilmesi, yeryüzündeki diğer insanlarla iletişim kurabilmesinin ve günümüz dünyasında bir dünya vatandaşı olabilmesinin önünü açar.
Sonuç olarak seküler bir devletin din eğitimi vermek gibi bir mecburiyeti yoktur.
Anaokulunda din eğitimine yukarda bahsi geçen sebeplerden dolayı şiddetle karşı çıkılmalıdır. Toplum ve devlet düzeyinde din ve ahlak arasında kurulmuş olan yanlış ilişki deşifre edilmelidir. Ancak Lise düzeyinde sosyal bilimler gurubu altında din ve inanç tarihi başlıklı bir ders okutulabilir. Bu ders felsefe ya da tarih öğretmenlerince okutulup inanç, kelimenin en geniş anlamıyla ele alınıp, tarihsel bağlamda herhangi bir dini diğeri ile ast üst (inferior-superior) mukayesesi olmaksızın işlenmelidir.
Ortalama bir Türkiye vatandaşının bilmeyi ve inanmaktan ayırt edebildiği gün Türkiye toplumun kendi Rönesans’ını başlattığı gün olacaktır.
Tebeşir 21. Sayı