Mektepli Gazete

DİJİTAL DİKTATÖRLÜK, TEKNOFAŞİZM VE DEMOKRASİ

Geçenlerde medyada ilginç bir haber yer aldı. İsveç’te insanlarının derilerinin altına yerleştirilen pirinç tanesi büyüklüğündeki çip sayesinde 4 bin kişinin hayatının artık daha kolaylaşacağı ileri sürüldü.

Paylaş
Yazı boyutu
100%

Geçenlerde medyada ilginç bir haber yer aldı. İsveç’te insanların derilerinin altına yerleştirilen pirinç tanesi büyüklüğündeki çip sayesinde 4 bin kişinin hayatının artık daha kolaylaşacağı ileri sürüldü. Bu çip, kimlik kartı, tren bileti veya anahtar gibi pek çok şeyin işlevini gören imkanları bünyesinde taşıyabiliyormuş. Hedef, gündelik hayatı kolaylaştırmakmış. Buna göre cebimizde kapı anahtarı taşıma derdimiz bitiyor, çipleri tren bileti yerine kullanılabiliyormuşuz. Demir yolu şirketleri bilet yerine çipleri kontrol etmekle yetinebiliyorlarmış. İsveç’li bir yetkiliye göre bu çipler banka kartlarının yerini alabilecek ve sağlık amaçlı olarak da kullanılabilecek. Bu yetkiliye göre kendi şirketi, şu ana değin en az 3 bin 500 kişiye bu çipi enjekte etmiş. 2018’de başlayan bu uygulamaya ilgi giderek artıyormuş.

***

Bu tür teknolojik yeniliklere bakıp hemen sevinmeyelim. Çünkü uzmanlara göre gelecekte bu çipler sayesinde insanları “takip”, “yönlendirme” ve “yönetme” de mümkün olabilecek. Bir ülkenin yurttaşları, devlet ve şirketler tarafından çeşitli şekillerde suistimal edilebilecek. Örneğin sigorta şirketleri, kişinin daha hasta olduğunu bilmeden çipten gelen yeni bilgiler sayesinde sağlık primlerini yükseltebilecek. Bu çiplere yüklenen bilgilerin başkası tarafından kötü amaçlarla kullanılabilme ihtimali hiç de düşük değil. Fakat aslında bu olanaklar Çin’de bir süredir sessiz sedasız hayata geçirilmeye başlandı bile. Çin’in Şangay üniversitesinde akademisyen olan Nurettin Akçay, “Dijital diktatörlük çağına giriyoruz” başlıklı makalesinde Çin’deki durumu şöyle anlatmış: Çin, şimdiden “yakın geleceği” yaşıyor ve uyguladığı model yakın zamanda tüm dünyaya yayılacak gibi. Akçay’a göre devletin birey üzerindeki kontrolü artmakta ve insanın her anının gözetlendiği dijital diktatörlük çağı tehlikesiyle karşı karşıyayız. Kurulan sisteme göre, cep telefonunuzda kayıtlı programlar sayesinde, örneğin kare kod uygulamasını açıp biletinizi kontrol cihazına okuttuktan sonra trene binebiliyorsunuz. Trenden inip markete girdiğinizde bir şeyler alıp “WeChat Pay” ile sanal ödeye yapabiliyorsunuz. Sonra Starbucks’a girip yine telefonunuzdaki uygulamadan satın al programını çalıştırınca kahveniz önünüze gelebiliyor. Yani kahve almak için ne kasaya gidip ödeme yapmanıza gerek var ne de sıraya girmeye. Kare kod ile ödemeyi yaptıktan sonra bir sıra numarası alıyorsunuz, çağrıldığınızda gidip kahvenizi alabiliyorsunuz. Kahvenizi içtikten sonra caddeye çıkıp karşıya geçmek istediğinizde ışık ihlali yaparsanız, kamera sizi tespit edip ifşa edebiliyor. Akçay’a göre küresel coronavirüs salgınında buna benzer çok çeşitli teknolojiler kullanıldı. Hatta Çin yönetimi bu 3 aylık süreçte 2000 yeni teknolojiden faydalanmış.

***

Akademisyen Akçay’a göre asıl sorun şu: Çin, uzun zamandan bu yana yurttaşlarının davranışlarını “sosyal güven” denilen büyük bir “puanlama sistemi” üzerinden denetliyor. Sistem, insanlara aldıkları puanlara göre ödül veya ceza veriyormuş. Kurallara uyanlar ödüllendirilirken, uymayanlar halka teşhir ediliyormuş. Akçay şöyle yazmış: “Sistem bireylerin puanlarını belirlerken; harcama alışkanlıkları, sosyal medya kullanımı, arkadaş çevresi gibi son derece kapsamlı unsurların dâhil olduğu bir algoritmayı kullanıyor. Basitçe anlatmak gerekirse; bankaların kara listesi olduğu gibi devletlerin de kara listeleri olacak. Kara listeye girenler birçok ayrıcalıktan faydalanamayacak. Seyahat ve sağlık hakları dahi kısıtlanabilecek.” Örneğin kırmızı ışıkta geçmek, kapalı alanda sigara içmek bile notunuzu düşürebilecek. Yani bu ileri teknoloji sayesinde gündelik hayatımızdaki pek çok davranışımız takip edilip denetlenebilecek. Çin’de 200 milyondan fazla (mobese) kamera, yapay zekâ programlarıyla donatılmış. Sistem, yurttaşlarını denetlerken onları “iyi” veya “kötü” vatandaş olarak sınıflamaya da başlamış. Kameralar yüz tanımaya göre programlanmış; en önemli kısmı ise, bu sistemin psikolojik analizler de yapabilmesi. Kameranın kapsama alanına girenler sinirli mi yoksa sakin mi, yüzlerindeki mutluluk oranı nedir, üzerlerinde nasıl bir elbise var; sistem, kişinin saç rengi, cinsiyeti, ad-soyadı, hatta ırkını bile belirleyebiliyor, arkası dönük olan, hatta çok uzakta bulunanları bile takip edip tanımlayabiliyormuş. Sistem gün içinde herkese dair topladığı bilgileri gün bitiminde bir havuzda biriktirerek çeşitli işlemler (karşılaştırma, eşleştirme vb.) de yapabiliyormuş. Bu sistem sayesinde Çin’de nakit ödeme neredeyse kalkmış durumda. Çin, 49 ülkede bu sisteme dair yatırımlara başlamış; hedefteki ülkelerden biri de Türkiye. Facebook ve WhatsApp da böylesi bir sistem kurmaya çalışıyormuş. Sonuç olarak Akçay’a göre bu sistem tuttu çünkü insanlar bunu sevdi.

***

Peki, ortada bir sorun var mı? Alan memnun, veren memnun mu? İlk bakışta masum bir teknolojinin gündelik hayatımızı kolaylaştırdığını, gayet rasyonel bir sistemle karşı karşıya olduğumuzu düşünebiliriz. Çinliler de zaten öyle düşündüğü için sistemi çok etkili biçimde kullanıyorlarmış. Ancak yukarıdaki makalede verilen bir bilgi, iyimser düşünmeyi engelliyor. Şöyle ki, yine Çin’de polisler yapay zekâya sahip kask ve gözlükler, elektrikli araçlar kullanıyorlarmış. Polis, devletin en ileri, yaygın ve acımasız karakolu veya kolluğu demek. Kontrolün daha fazla artacağı ve gündelik hayatımız içindeki her eylemimizin daha fazla denetlenebileceğini öngörmek, kehanet olmasa gerek. Çin, ülkesindeki coronavirüs salgınını büyük ölçüde bu teknoloji sayesinde yenmeyi başardı. Bunu da karmaşık bir renklendirme sistemiyle, elbette ileri teknolojiyi kullanarak ama korkunç bir baskı, sindirme ve gizlilik politikasıyla başardı.

***

O halde, bütün bunlar ne demek oluyor? Gelişmiş teknoloji ile sosyal hayat ve demokrasi arasındaki ilişkileri nasıl yorumlayabiliriz? Gidişat “teknofaşist” bir sistemin belirlediği dijital diktatörlüğe doğru mu? İyimser mi olalım, yoksa kötümser mi? İleri teknoloji, yeni türden faşist bir düzen yaratmakta kullanılabilir mi? Bu soruya yanıt verebilmek için biraz uzun bir kapitalizm analizi yapmak lazım. Çin belki Batılı ülkeler gibi değil ama üstte komünist bir politik yönetim olsa da, ülkenin ekonomik yapısı tümüyle kapitalist. Hem de son derece vahşi bir kapitalizm söz konusu. Emeği sömüren, doğayı mahveden ve kaynakları bilinçsizce kullanan bir kapitalizm. Yani Çin ile diyelim ABD arasında çok da fark yok. Bundan sonra sosyal antropolog David Graeber’in “Kuralların Ütopyası. Teknoloji, Aptallık ve Bürokrasinin Gizli Zevkleri” (Everest, 2016) adlı kitabından birkaç alıntı yapacağım. Öncelikle şunu belirtmeliyim: Bütün bu olan bitenleri siyasal bir perspektifte en iyi, bürokrasinin gelişimiyle anlayabiliriz. Graeber’e göre pek çok yenilik, hatta teknoloji, devlet otoritelerinin bilhassa askeri faaliyetleri sonucu ortaya çıktı. “Bürokrasi” gibi. Ya da ilk önce askerlerin levazım ihtiyaçlarını karşılamak için yaratılmış ve geliştirilmiş olan “madeni para” gibi. “Modern bankacılık” sistemleri de öncelikle savaşları finanse etmek üzerine kuruldu. Ve tüm bu süreçte, devletler güçlerini artırmak için bürokrasilerini olağanüstü düzeyde güçlendirdiler. Tabii bu süreç, kapitalizmle birlikte inanılmaz bir hız kazandı. Bu tür gelişmelerin devletten ziyade birey ve piyasaya önem veren liberalizmde de böyle olduğunu anlamak için İngiliz liberalizminin gelişimine bakmak yeterli. İngiliz liberalizmi geliştikçe bürokratlar da (hukuk görevlileri, sicil memurlar, askerler, polisler vb.) artarak daha fazla mevzuata yol açtılar. Graeber şöyle der: “On dokuzuncu yüzyılın serbest piyasa liberalizmi, modern polis teşkilatının ve özel detektif ajanlarının icat edilmesiyle ve yavaş yavaş, polisin kentsel yaşamın kesinlikle her yönü üzerinde sınırsız hâkimiyeti olduğun kavramının ortaya çıkışıyla aynı zamana denk gelir.” Çünkü 1750’lerde başlayan sanayileşmeyle kentler adeta öfkeli, şaşkın ve sefil bir proletaryanın yatağı haline gelir; sosyal huzursuzluklar, hatta devrimci girişimler (1848 devrimleri, 1871 Paris Komünü gibi) de ardı ardına gelir. Sol hareketler alabildiğine güçlenir, enternasyonel kurulur, Marx Avrupa’da gezinen bir hayaletten (komünizmin hayaleti) bahseder. Devir, hakikaten tam bir altüst oluş devridir. Bir yandan ütopik sosyalistler barışçıl ve naif çözümler önerirlerken, öte yandan buna karşı sosyalist devrimciler silahlı mücadeleyi savunurlar; liberaller ise sorunlara reformlar önerirler. Comte gibi muhafazakâr sosyologlar ise sosyoloji gibi bilimleri kurarak sosyal düzenin nasıl sağlanacağı üzerine kafa yorarlar. Bu dönemde Marx, zamanın ruhunu (zeitgesit) iyi yakalar. Marx ve Engels, 1847’de yazdıkları “Komünist Parti Manifestosu”nda, inanılmaz ilerlemeler kaydeden burjuvazinin üretici güçlerini olağanüstü bulup överlerken, bütün bu kapitalist gelişmenin aynı zamanda “katı olan her şeyi buharlaştırdığı”nı, kutsal olan her şeyi kirlettiğini ve insanın ayılarak kendi gerçek koşulları ve kendi türüyle ilişkilerle yüz yüze gelmek zorunda bıraktığını yazarlar. Marx ve Engels bu gelişmelerle sermayenin kendi mezarını kazdığını, kapitalizmin sonunun yakın olduğunu söylerlerken, Alman sosyolog Max Weber ise tam aksini düşünür: Kapitalizm çökmek bir yana, amansız bürokratik rasyonelleşmeyle (“demir kafes” benzetmesini kullanarak) daha da güçlenecektir. Weber haklı çıkar. Büyük krizlere (devrimler, bilhassa 1917 Ekim Devrimi, 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı, 1929 ekonomik bunalımı, işsizlik, yüksek enflasyon, 1939-1945 arası İkinci Dünya Savaşı ve Avrupa’nın yıkılması vd.) rağmen kapitalizm, güçlenmesini sürdürür. Fordizm (bant sistemi), Taylorizm (bilimsel iş/emeğin yönetimi), otomasyon, yeni işletme zihniyeti, piyasaları, fabrikaları, iş felsefesini daha da geliştirir. İkinci Dünya Savaşı sonrası kapitalist kamp, ABD’nin önderliğinde atağa geçer: BM, NATO, Dünya Bankası gibi örgütler kurulur. 1945’ten sonra batı ve sosyalist kamplar arasında “Soğuk Savaş” başlar. ABD, Avrupa’yı yeniden inşa ederken, Hitler’i yenen SSCB 1957’de Sputnik’i uzaya gönderir; ardından 1961’de ilk insanlı uzay aracı Vostok’u da uzaya fırlatır. ABD buna 1969’da Apollo’yu Ay’a göndererek yanıt verir. Teknoloji savaşı, siyasal mücadelenin en önemli araçlarından biri olur.

***

1920’lerle birlikte ileri teknoloji inanılmaz ivmelenir. 1926’da TV icat edilir ama yaygınlaşması 1940’ları bulur. Mikro dalga fırın (1954), doğum kontrol hapı (1957), lazer (1958) gibi pek çok buluş ardı arkasına sökün eder. Jules Verne veya H.G. Wells’in teknolojik ilerlemeye dayalı naif iyimserliklerinin yerini askeri amaçlı icatlar alır. Tarım devrimi ile başlayan medeniyet, endüstri devriminin ardından artık dijital devrime doğru evrilmektedir. Ama bu evrilmede ordu veya askeri amaçlar hep başrolde olur. Örneğin robot araştırmalarının % 95’i ABD’de ordu tarafından yapılır. İnternet ilk kez Amerikan ordusunun kendi içindeki iç iletişimini etkili hale getirmek için 1960’ların ortasında geliştirilir. Lazer (ışınlı) silahlar, dronlar, 3-D yazıcılar, sürücüsüz arabalar, yeni nesil robotlar, yapay zekâ, kodlama… Süreç, teknolojik gelişmeler için ülke yönetimleri, şirketler ve yaratıcı bireyleri (mühendis, tekniker vb.) birbirine daha fazla bağlar. Siyasal mücadele ve çıkar savaşları, teknolojik alana damgasını vurur. Savaşlara, atom bombasına, kitle imha silahlarına yol açan bu süreç, aynı zamanda nükleer felaket, komünist istila ve tüm dünyanın mahvına (ABD’de buna Marslıların saldırısı korkusu da eklenir) yol açacağı endişesine çeşitli korkular da eklenir. 1940’lardan itibaren eskinin ütopyalarının (barışçıl, adil ve eşit komüniter ideal toplumsal düzeninin) karşısına distopyalar çıkar. Acaba bir felakete doğru mu gidiyorduk? En ünlü örneği George Orwell’in 1949’da yayımlanan fütürist ütopyası “1984” olan bu eser, kehanetini 35 yıl sonraya tarihlenen felaket senaryosuyla dile getirir. Anlattığı tam bir sosyal yıkımdır (katastrofi). “Büyük birader”, totaliter bir dünyayı mı haber vermektedir? Ancak korku ile fantezi iç içedir. O döneme değin müjdelenen pek çok buluş (örneğin ışınlanma, yerçekimsiz alanlar, ölümsüzlük ilaçları, Androidler, Ay’a seyahat, Mars’ta koloni vb.) gerçekleşmez ancak fütüristik fantezilerin üretimi hız kesmez. Örneğin 1969’da yönetmen Stanley Kubrick, “2001 Uzay Yolculuğu” adını verdiği sinema filminde iyimser bir fanteziye imza atar. 1974’de bilim-kurgu tarzında bir belgesel olan “Tanrıların Arabaları”nda geçmişte uzaylıların dünyamıza gelip çeşitli güzel, sanatsal, teknik işler yaptıkları ileri sürülür.

***

Ancak tam da bu dönemde (1970’lerin başlarında) Alvin Tofler, “Gelecek Şoku” (Future Shock) adlı çoksatan bir kitap yazar. Bu tür kitaplarla birlikte artık alternatif gelecek ihtimaliyle ilgili teknolojilere yapılan yatırımlardan uzaklaşılarak “iş disiplini”ni ve “toplumsal kontrol”ü güçlendiren teknolojilere yapılan yatırımlara yönelik büyük bir kayma yaşanır. Bu, Tofler’in tezine uygun bir gelişmedir: teknolojik değişimin korkutucu, kontrol edilemez bir biçimde hızlandığı ama toplumun buna sosyo-psikolojik olarak hazır olmadığını ileri sürer. Tofler bu yüzden teknoloji üzerinde demokratik bir kontrolü savunur; örneğin toplum için çok yıkıcı teknolojiler yasaklanmalıdır. Tofler’ın önerisi dikkate alınmaz. Ama yeni, gelişen ve etkili teknolojiler daha ziyade “denetim”, “iş disiplini” ve “toplumsal kontrol”e yol açan türde olur. Örneğin bilgi teknolojileri 1970’lerden itibaren gelişerek sermayenin finansallaşıp güçlenmesine ve giderek küresel emperyalizme yol açarken, beraberinde 1980’lerde getirdiği neoliberalizmle de işçi sınıfının borca sokulmasına (ABD’de mortgage sisteminde olduğu gibi), çalışanların sendikasızlaştırılmasına, esnek çalışma modellerinin üretilmesine ve sosyal devletin zayıflamasına yol açar. Tam da bu süreçte ilginç, aslında beklenen bir gelişme yaşanır. Neoliberal kapitalistler, piyasaların daha da güçlendirilmesi, devletin küçültülmesi ve refah devleti modeline son verilmesini “deregülasyon” teziyle (serbestleştirme/kuralsızlaştırma: bürokratik müdahalenin azaltılması, inovasyon ve ticaretin yolunu tıkayan kural ve yasal düzenlemelerin sayısının düşürülmesi) talep ederlerken devletlerin silah harcamaları, asker ve polis, hatta özel güvenlik elemanı sayısı gittikçe artar. Deregülasyon sanki bürokrasinin azalıp bireysel girişimin, daha küçük ve fakat aktif devlet sayesinde olacağı imajını yaratmıştı. Şimdi şu coronavirüsten dolayı pandemik günlerde Batı’da sağlık sistemleri neredeyse çöken neoliberal devletleri, onca övdükleri piyasa mekanizmasının kurtaramadığını acıyla izliyoruz. Peki, geldiğimiz noktayı nasıl değerlendirmeliyiz?

***

Çinliler başta olmak üzere neredeyse tüm dünya yurttaşlarının, devlet ve piyasa tarafından çeşitli şekillerde manipüle edilen ileri teknolojiyi bu derece iştahlı biçimde kullanmalarının nedeni nedir? Walter Benjamin, elimizde olmaksızın “büyük suçlu”ya hayran kaldığımızı yazmıştı geçmişte. Daha popüler bir ifadeyle, celladına aşık olmak veya Stockholm Sendromu mu yaşadığımız? Belki öyle. Ama neden? Şunu kabul edelim: Artık eski çağların ürünü depolayan ve belgelendiren, onun kaydını ve muhasebesini tutup yeniden dağıtımın yapan, standardizasyonuna giden klasik, naif ve otantik bir bürokrasi yok. Denetleyen, değerlendiren, ölçen ve tartan bürokratik verimlilik, büyük ölçüde “piyasa akılcılığı” denen felsefenin gücü altında işliyor artık ama askeri devletin gücünü de kullanarak. Graeber’in dediği gibi: “Piyasalar ve bürokrasiler eninde sonunda aynı dili konuşuyorlar. Her ikisi de bireysel özgürlük ve tüketim yoluyla kişinin kendini gerçekleştirmesi adına hareket ettiklerini iddia ediyor.” Burada kilit sözcük, “kendini gerçekleştirme”. Foucault daha geniş bağlamda buna “özneleştirme” demişti. Modern dönemin epistemesinin gelişimi, marjinal unsurların (deliler, mahkumlar vb.) çeşitli modern kurumlara (akıl hastaneleri, klinikler, hapishaneler vb.) kapatılmalarına yol açmıştı. Episteme değişince söylem de değişmişti. Artık cinsellik, çalışma, ahlak, sağlık ve eğitim gibi konular, bir tür mesleki ve idari söylemin ürünleri olarak yeni bir “hakikat rejimi” üzerine temellenmişti. Foucault, öznenin, yok edilmek yerine, yeniden üretildiği (eğitildiği, cinselleştirildiği, rehabilite edildiği) bu yeni hakikat rejimine “Yönetimsellik” ve “Biyoiktidar” isimlerini vermişti. Artık devlet bürokrasileri, insan varoluşunun parametrelerini farklı şekillerde kullanmaya başlamışlardı. Weber’in düşündüğünden çok daha detaylı biçimde ve fakat alabildiğine otoriter şekilde, çeşitli bilgi sistemlerini de üretip zihinleri ve bedenleri biçimlendiren iktidar formları üretmeye yönelmişlerdi. Bilgi, yani her türlü iktidar aracıyla toplanan bilgiler, bir toplumsal güç haline getirilip insanları istediği gibi (özne olarak) yeniden üretiyordu. Çin’de teknoloji ile takip edilen “iyi vatandaş” uygulaması, aslında Foucault’nun biyoiktidar sisteminin hayata geçirildiğini göstermiyor mu?

***

Deri altına yerleştirilen çipleri herhalde Foucault bile düşünememiştir. Yönetimsellik veya biyoiktidar, öyle dışarıdan bir kurumla, bilgi veya söylem pratiğiyle değil, doğrudan bedenin içine işleyerek, gayet içeriden işliyor görünmektedir. Bu yönetimsel biyoiktidarın gideceği son noktalardan biri de, “biyolojik pasaport” olacak gibi. Buna göre merkez ülkelerdeki birtakım ilaç tekelleri, sağlık şirketleri ve tıpçıların belirlediği ölçeğe göre biyolojik pasaportlar oluşturulacak. Eğer böyle bir pasaportunuz yoksa, kimi ülkelere giremeyecek, o ülkelerde iş bulamayacak, çeşitli kolektif etkinliklere (örneğin olimpiyatlar) katılamayacak, bu ülkelerde yaşayan biriyle evlenemeyecek (öjeninin muhteşem geri dönüşü), önemli üniversitelere kabul edilmeyecek, burs alamayacak, ortak ekonomik etkinlikler gerçekleştiremeyeceksiniz. Yine yakın zamanda medyada yer alan ilginç bir haberden bahsedeyim: “e-mail”i bulan Hindu mühendis Shiva Ayyadurai, ABD’deki parlak eğitim ve çalışma geçmişine karşın bu ülkede dönen dolaplara dikkat çekmiş. Buna göre ABD’deki derin güçler, sağlıkta (özellikle ilaç sanayisinde, bilhassa aşı alanında) yaptıkları yatırımın geri dönüşünü alabilmek için yasaları değiştirttiler, siyasal iktidarları etkilediler ve yurttaşları kandırdılar. Ona göre HIV gibi pek çok hastalığın yıkıcılığı, aslında Amerikalılar gibi kötü beslenmenin sonucu oluşan bağışıklık sisteminin zayıf olmasından kaynaklanıyor. Örneğin dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olan Çad’ın halkının bağışıklık sistemi, Amerikalılardan daha güçlü. Sorun, doğal, organik ve düzenli beslenmede. Ona göre coronavirüs bittiğinde, ABD’li derin güçlerin, altında imzaları olan aşıdan vurulmayan hiç kimse ehliyet alamayacak, trene ve uçağa binemeyecek, iş başvurusu yapamayacak, jimnastik salonuna dahi kayıt olamayacak. Yani, yeni bir hakikat rejimi doğuyor. Hijyen, öjeni veya nüfus planlaması, hatta ırk ıslahı üzerinden işleyecek “teknofaşist” bir sisteme doğru itiliyoruz. Bunda dijital teknoloji başrol oynayacak gibi görünüyor. Çin’de herkesin, ellerindeki cep telefonlarıyla takip ve kontrollerinin yapılması, insanları verimli, akılcı ve girişimci devlet bürokrasisine daha fazla bağlarken, onların nefes alışları dahi anlık olarak takip edilebilecek. Yani, ütopik değil ama distopik bir faşizme doğru hızla yol aldığımızı söyleyebilirim.

Mektepli Gazete | DİJİTAL DİKTATÖRLÜK, TEKNOFAŞİZM VE DEMOKRASİ