Mektepli Gazete

Çocuklarımız neden yaratıcı değil?

Geçmişten bu yana yaratıcılığa övgüde sınır tanınmadı. Yaratıcı olmak iyidir. Sanatçı, bilim insanı, sporcu, zanaatkâr vb. yaratıcıdır. Yaratarak gelişiriz. İlerleriz. Yeni olan şeyler üretiriz. Herhangi bir işte yaratıcı olanı el üstünde tutarız. Çünkü yaratıcı insanda sıra dışı bir akıl, farklı bir zihin ve değişik bir imgeleme olduğuna inanırız. Yaratıcı insan ilginçtir, tiptir, ideal biridir. Ülke, yaratıcı insanların düşünce ve eylemleriyle can bulur, yaşar.

Paylaş
Yazı boyutu
100%
Çocuklarımız neden yaratıcı değil?

Kemal İnal
Geçmişten bu yana yaratıcılığa övgüde sınır tanınmadı. Yaratıcı olmak iyidir. Sanatçı, bilim insanı, sporcu, zanaatkâr vb. yaratıcıdır. Yaratarak gelişiriz. İlerleriz. Yeni olan şeyler üretiriz. Herhangi bir işte yaratıcı olanı el üstünde tutarız. Çünkü yaratıcı insanda sıra dışı bir akıl, farklı bir zihin ve değişik bir imgeleme olduğuna inanırız. Yaratıcı insan ilginçtir, tiptir, ideal biridir. Ülke, yaratıcı insanların düşünce ve eylemleriyle can bulur, yaşar. Egemen düşünce bu yönde. Bu mantık böyle sürer gider. Son yıllarda, bilhassa 2004 müfredat reformuyla birlikte öğrencilerimizi nasıl yaratıcı kılabileceğimizi düşünüp durduk. Aman çocuklarımız ezbercilikten kurtulsun, sınavlara mahkûm olmasın, zekâları gelişsin, ülkesi için iyi, doğru ve verimli şeyler yapsın diye çırpınıp durduk. Yaratıcılıkları gelişsin diye bir ton para da harcadık. İyi de, nasıl olacaktı bu? Aklımıza ilk gelen şey, onlara çağın gerektirdiği yeni beceriler kazandırmak oldu. Pek çok beceri kazandırarak onları yaratıcı kılabileceğimizi düşündük. Bu uğurda okulda çocuklarımıza proje ve performans ödevleri vererek yaratıcılıklarını geliştirmeye çalıştık. Yarışmalar düzenledik, projeler geliştirdik, yeni programlar yaptık, en ileri eğitim sistemlerinin üstün yönlerini ithal ettik, nice pilot çalışma yaptık ama galiba yine olmadı. Şu son LGS sınav sonuçları da gösteriyor ki, bırakın yaratıcılığı, çocuklarımız okuduklarını bile anlayamıyor, problemin problemini kavrayamıyor, iki değişken arasında bağlantı kuramıyor, problemde verilen ilişkinin neyi temsil ettiğini algılayamıyor. Öte yandan öğretmenlerin öğrencilerden pek de geride kalır yanları yok. Peki, sorun ne o zaman? Bu yazımda yaratıcılık konusunda yanlış bir tutum aldığımızı öne süreceğim. Biz aslında, yaratıcılık derken kapitalizmin çeşitli manipülatif, otoriter ve hiyerarşik mekanizmalarına mahkûm olduk.

***

Son zamanlarda şu kavramları çok sık duyduk: “Beyin fırtınası”, “zihin haritalama”, “stratejik planlama,” “kodlama”, “yapay zeka”, “endüstri 4.0” vb. Bütün AR-GE, eğitim, yazılım, pazarlama, halkla ilişkiler ve tanıtım gibi çalışmaların gelip “yaratıcı/üretken emek” üzerinde yoğunlaştığını görüyoruz. Teknoloji hızla değişip yenilenir, üretim sistemleri değişir, emeğin zaman ve mekândaki hareketleri performans ölçümü gibi denetimlere uğrarken biz çalışanlardan daha fazla verim bekleniyor. Şirket, ülke ve örgütler arasındaki küresel rekabet kızışırken, emeğini satmaktan başka çaresi olmayanlar, sürekli piyasalardaki yarışmanın yarattığı baskının etkisi altında eziliyorlar. Eğer işimizi kaybetmek istemiyorsak, çalıştığımız yerde yükselmeyi arzuluyorsak, terfi ve unvan alıp gelirimizi artırmayı düşünüyorsak, o zaman emeğimizin niteliğini artırmak, daha yaratıcı kılmak zorundayız. Daha fazla buluş yapmak, yeni yöntemler icat etmek, yayın veya patent üretmek, markanın değerini artırmak baskısı son derece ince yöntemlerle çalışanların sırtına yükleniyor. Performansımızdan kendimiz sorumluyuz; yaratıcı ve yetenekli olmak için kariyerimizi sürekli geliştirmek, yetenek avcılarının nerede avlandığını öğrenmek, kimin ne tür emek aradığını ve bunun için ne tür nitelikler istendiğini bilmemiz gerekiyor. Habire biz çalışanların potansiyeli sorgulanır, yetenekleri karşılaştırılır, bilgileri ölçülür, performansları denetlenirken karşımıza sürekli olarak kendimizi eğitmemiz gerektiği ilkesi çıkarılıyor. “Yaşam boyu öğrenme”, “sürekli eğitim” gibi kavramlar artık birer bilimsel disiplin haline geldi bu süreçte. Bir “insan sermayesi” olarak görülen eğitimde bizim ülkenin veya firmanın büyümesi ve değer yaratması için niteliklerimizi yenilememiz gerekiyor. Richard Sennett, bu sürecin çalışanda bir “karakter aşınması” yarattığını yazdı. Peki, tüm bunların kapitalizm veya piyasalar açısından anlamı ne?

***

Son yıllarda bir “yaratıcı ekonomi”den bahsediliyor. Buna göre, geçmişte fabrikalarda kol gücüyle çalışan işçileri anlatmak için icat edilen “maddi emek” yerine, artık “bilişsel kapitalizm”de (veya dijital kapitalizmde ya da enformasyonel kapitalizmde, hatta bilgi kapitalizminde) “maddi olmayan emek”ten söz ediliyor. Yani kapitalizmde önemli olanın artık kol emeği değil, bilişsel emek olduğu iddia ediliyor. Bilişsel emek de birtakım yeteneklerle birlikte anılıyor. Eğitim (kalifiye olmak, yüksek nitelik, yaratıcı emek vb.) onlardan biri. Eğitimli emeğin ürettiği enformasyonel ve kültürel içerikli metaların (bilgi, enformasyon, yazılım vb.) üretkenlik, zenginlik ve toplumsal artığın oluşumunda kritik bir rol oynadığı iddiasından kalkılarak artık çalışanların dil, iletişim, eğitim, reklamcılık, yazılım gibi alanlarda ürettikleri yaratıcı emeğe vurgu yapılıyor. Dolayısıyla bu emek türünün fabrika, tarla-bağ/bahçe, işlik gibi maddi emeğin işe koşulduğu alanlardan ziyade ağlar üzerinden çeşitli etkileşimlere girilerek ürettikleri maddi olmayan emeğin yaratıcı yönüne dikkat çekiliyor. Öyle olunca, örneğin sosyal medya sayesinde herkes bir şekilde ürettiği içerikle yaratıcı olabiliyor ya da iddia o yönde. Elbette bu da bir tür değer yaratma olarak görülüyor. İddiaya göre bu tür emeğin ağlar aracılığıyla internet üzerinden iletişimsel olarak ürettiği ürünlerle emek yaratıcı kılınıyor. Ne var ki, iş o kadar da basit değil. Herkes öyle ağlar üzerinden zaman ve mekanı serbestçe/özgürce kullanarak bir yaratıcılıkta bulunmuyor. Örneğin bilişim veya başka bir sektörde çalışan bir emekçinin işini kaybetmemesi için yenilikçi, çalışkan, ekip çalışmasına duyarlı falan olması yetmiyor; yaratıcı ekonomi denilen zihniyet biçimi, kişinin işini kaybetmemesi için, onu mutlak, değişmez ve verili değil, esnek özelliklere göre değerlendiriyor. Buna göre çalışan, piyasadaki, rekabet, yenilik ve teknoloji taleplerine göre her an ve koşulda yeni nitelikler, mesleki özellikler, çalışma biçimleri (esnek, uzaktan, yarı zamanlı, güvencesiz vb.) edinmeye hazır olmalıdır. Dolayısıyla yeni vasıflar edinme, yaratıcı ekonominin yarattığı sınırlardan biridir. Bu sınırı aşamayan, elenmektedir.

***

Sınır derken sorun şu: Örneğin akademisyenler artık belirli bir ölçü, gözetim, denetim, standartlaşma ve kalıplara göre önceden tayin edilen miktar, içerik ve boyutta üretimlerde bulunmak zorundadır. Yüksek öğretim alanında akademisyeni eğitimciden ziyade girişimci olarak tanımlayan neoliberal kapitalizm için yaratıcılık, piyasanın yaşadığı sorunları çözecek yeni projeler geliştirmek ve uygulamaktan başka bir anlam taşımıyor. Bu süreçte akademisyenin ürettiği bilgi, girişimcinin (üniversite yönetiminin örneğin) üretim etmeni olarak bir meta haline geldikçe, akademik üretimin derdi ve hedefi kamusal nitelikten ziyade özel şirket ve girişimcilerin kâr hedefi haline gelmektedir. Öyle olunca eğitim, kamusal politikaların geliştirildiği parasız, demokratik ve kitlesel bir hizmet alanından hızla çıkarak bir pazar haline gelmektedir. Eğitim alanında artık yaratıcılığın asıl hedefi, sermaye birikimi olmaktadır. Bir üniversiteye öğretim elemanı olarak girmek isteyen akademisyene, CV’si incelenirken, verdiği dersler, yazdığı yazı, yaptığı araştırma, yönettiği tez, ürettiği raporlardan ziyade yaptığı projelerine bakılarak karar veriliyor.
***
Yaratıcı ekonomide asıl sorun, yaratıcılığın özgürlük, serbestlik ve üretkenlikle anılmamasıdır. Oysa yaratıcılık, ekonomik mantığa indirgendikçe, artık iktidar ilişkilerinin kısıtlayıcı hiyerarşik, otoriter ve denetleyici yönleri altına daha çok girmektedir. Bu durum yüksek öğretimde hayli hayli böyledir. Ancak ilk ve orta öğretimde üzerine abanılan yaratıcılık söylemi de, bir söylemden çok daha ziyade, öğrenciyi sınırlandıran özellikler göstermektedir. Bununla neyi ifade ediyorum? Şunu: Bilhassa özel paralı ve pahalı okullarda müşteri-velilere, çocuklarını kaydettirsinler diye, okulun hizmetleri tanıtılırken çocukların yaratıcı kapasitelerini geliştiren birtakım imkânlara özel vurguda bulunulmaktadır. Dolaysısıyla, alttan alta, yaratıcılığın müfredat içi veya dışı olarak, yalnızca veya daha ziyade üst ve orta sınıf ailelerin çocuklarına hitap eden bir durum yaratılmaktadır. Bunun ima ettiği şey, yaratıcı fikirlerin ancak ve ancak elitist insanların özel koşullarıyla tutarlı ve ilişkili olduğu mesajının gücüdür. Eski/antik Yunanda düşünme (felsefe) ve kamusal işleri (doğrudan demokrasi) özgür yurttaşlara layık gören elitizm, bugün bunu yaratıcı fikir, proje, teknoloji, yaklaşım, meta, model üretmede orta ve üst sınıflara reva görmek bakımından değişen pek bir şey olmadığını göstermektedir. Yaratıcılığı üst sınıfların zeka, bilgi ve yeteneklerine bağlayan piyasa mantığı için alt sınıfların, yaratıcılığın ürünlerinin üretimi ve yeniden üretiminin ameleliğini yapmaları yeterlidir. Bu anlamda yaratıcılık sınıfsal bir şeydir; devletin yoksul ve yoksun kamu okullarından ziyade orta ve üst sınıflara hitap eden okullara ilişkindir.
***

Fakat daha ciddi sorun, yaratıcılığın yönlendirilmesidir. Okullarda öğrenciler, her şeyi, istediklerini yaratmak konusunda pek de özgür değiller. İlaveten, piyasa belli tür, konu ve içeriklerdeki yaratıcılığa prim vermektedir. Bugün okullarda yaratıcılığın içine tıkıldığı ana kap, daha ziyade bilgisayar teknolojileriyle ilişkilidir. Onun ötesine nadiren geçilebilmektedir. Yazılım, kodlama, yapay zekâ diye sürüp giden listede öğrencilerin neyi yaratacakları az-çok bellidir. En azından alan ve konu olarak. Bu yaratıların da ne ölçüde kâr getirdiği, ne kazandırdığı gibi konular bilhassa okul yönetimleri, medya ve resmi kurumlar tarafından öne çıkarılmaktadır. Geçmişte, bizim gibi 1970’lerde ilk, ortaokul ve liseyi okuyanlar için yaratıcılık diye bir şey söz konusu değildi. İş ve Ekonomi gibi derslerde yaptığımız şeylerden (alçıdan heykeller, metal vb kullanarak yaptığımız birtakım tasarımlar vb.) kastımız veya beklentimiz, eğitimle karışık bir haz almaktan fazlası değildi. Bugün yaratıcılık, eğitimden ziyade ekonomik kazanç konusudur. Yaratılan ürünün getirisi-götürüsü, ülkeye kazandıracakları konu edilirken elbette temiz, yenilenebilir ve doğa dostu enerjiyle ilişkili yaratıcı buluşlar var ancak sayısı çok az. Yaratıcılık öte yandan büyük ölçüde, teknolojiye indirgenen bir konu artık. İleri teknoloji dışında diyelim ahşaptan, ottan, topraktan yapılan yaratıcı bir çalışma pek ilgi çekmiyor. Bir başka konu da, yaratıcılığın saçma sapan konulara alet edilmesidir. Mistik deneylerle yapılan bir takım projeler bu şekildedir. Fakat en önemlisi de, yaratıcılığın bir baskı unsuru haline gelmesidir. Merakın ne zaman, nerede, ne şekilde ve neyden ilham alacağı bilinmezken yaratıcılık ile ilgili bir ders açılması, son derece gereksizidir. Eğitimle alınan bilgi, edinilen beceri ve içselleştirilen değerler, yaratıcılık için ancak bir zemin oluşturur ama yaratıcılığın koşulu değildir. Yaratıcılığın ilk şartı, özgür eğitimdir. Özgürlük de bir ülkenin genel düşünsel iklimi ile ilgilidir. Yaratıcı beyinlerin daha çok Batıdan çıkması başka nasıl açıklanabilir ki?!

***

Günümüzde pek çok aile için çocuğunun zeki olması, akıllı davranması, zihnini sonuna değin işletmesi artık bir tür yatırım, sermaye ve proje konusu oldu. Bu, tipik girişimci bakışıdır. Öyle olunca da, her çocuk, erkenden zekâ testleriyle tanışmakta, kurslara küçük yaşlarda başlatılmakta, özel ders ve programlarla sert bir rekabet sürecinin içine sokulmaktadır. Bunun ileride yaratıcı beyinler çıkaracağı beklentisi de, işin bonusu olarak görülmektedir. Oysa yaratıcılık meselesi, aşırı programlama, baskı ve yarışmayla illa ki ilgili olmayabilir. İyi bir eğitim, yaratıcılık için uygun bir yataktır ancak eğitim yaratıcılık için yetmez. Bir ülkenin ikliminin hangi tür yaratıcılıklara prim verdiği, hangilerini tu kaka ilan ettiği konusu da çok önemlidir. Psikolojik iklim bile bir ülkenin yaratıcı zihinlerinin ortaya çıkıp çıkmamasını etkileyebilmektedir. Sürekli bağırıp çağıran, itidalli davranmayan, kurallara sadece belli kesimlerin uyduğu, liyakate değer verilmeyen, işlerin düzgün yapılmadığı bir ülkede yaratıcı beyinlerin çıkması çok zor. Çıkanlar da zaten ilk fırsatta yabancı ülkelere kaçmaktadır zira yaratıcı beyinlere o tür ülkelerde değer verildiğini görmekte, bilmektedirler.

***

Çocuklarımız okullarda yeterince yaratıcı değil. Sistem kötü, öğretmen yetersiz, materyal eksik falan deyip bir çok neden sayılabilir ancak materyal meselesi bunda gerçekten çok önemli. Okullarımızda eğitim materyalleri çeşit, fark ve zenginlik bakımından son derece yetersiz. Dikte, ezber, belletme vb gibi konvansiyonel yöntemleri baskın ancak zengin, çeşitli ve farklı görseller, işitsel araçlar, gezi-gözlem, belgesel, deney, sinema, yaratıcı drama gibi araçlar her okulda yok. O yüzden öğrenciler dikkatlerini uzun süre yoğunlaştıramıyorlar; öğrenmeye hazır bulunmuşlukları çok az oluyor. Öğrendiğini akılda tutma, farklı bağlamlarda uygulama, değişik örnekler üzerinde deneme yapma gibi durumlar gerçekleşmiyor. Öğrenilenlerin farklı alan, bilgi sahası, deneyim alanına transfer etmeyi sağlamak için yaratıcılığın değerinin öncelikle bu ülkede ne olduğunun çok iyi anlatılması lazım. Aynısı öğretmenler için de geçerli. Öğretmenler, yaratıcı fikirleri ortaya koyacak hiçbir güce (yeterli maaş, uygun zaman, elverişli ortam, psikolojik iklim vb.) sahip değiller. Yaratıcı fikir, iyi örnek, yerinde uygulamaları gerçekleştirenler de bunu kendi olağanüstü çabalarına borçlular. Dolayısıyla okullarda yaratıcı çocuklar yetiştirebilmek için bunun uygun bir iklim olduğunu anlamamız gerekiyor. Yaratıcılığın Tanrı’ya mahsus olduğunu söyleyip bu kelimeyi ağzına almayanlar var. Bu dogmatik düşünce ve davranışı aşmamız lazım. Batı, önümüzde önemli bir örnek olarak duruyor. Nitelikli bilim insanı, politikacı, sanatçı, zanaatkar, mühendis, hekim, hukukçumuz çok az; eğitim ile bu sorunu çözebiliriz. Ama bunun için ülkeyi yönetenlerin kafalarında yaratıcılıkla ilgili bir felsefe ve politika olmalı. Bu tam bir planlama işi. Günü birlik politikalarla yaratıcı fikir ve beyinler geliştiremezsiniz; sadece durumu idare edersiniz. Okullarda öğrencilerimizin yaratıcı fikir, proje, model, yaklaşım, araç, teknoloji vb geliştirebilmeleri için onların gerektiğinde saçmalamalarına bile izin verilmelidir. Onlara okulda hayal kurabilecekleri mekanlar sağlanmalıdır. Gerçekliğin sınırları bazen hayal kurmakla aşılabilir. Yaratıcı insanların yaşamları incelenmeli, yaptıkları işler ayrıntılı biçimde öğretilmelidir. Öğrencilere ve öğretmenlere değer verdiğinizde, yaratıcılık artık kendiliğinden gelir.
Mektepli Gazete | Çocuklarımız neden yaratıcı değil?