Bülent Can’ın “Depremzede Öğretmenin Deprem Günlükleri” Üzerine
Gizlisi Kalmadı Yaralarımın: Bir Deprem Günlüğünden Tanıklığa Bülent Can’ın “Depremzede Öğretmenin Deprem Günlükleri” Üzerine Bazı kitaplar vardır ki yazılmaz, yaşanır. Bülent Can’ın ‘Depremzede Öğretmenin Deprem Günlükleri’ tam da böyle bir metin. 6 Şubat 2023 sabahı Türkiye’nin güneyini sarsan ve on binlerce insanın yaşamını altüst eden büyük depremin ardından yazılan bu kitap, yalnızca bir tanıklık değil; bir vicdan, bir ağıt ve aynı zamanda bir çağrıdır. Bülent Can, yılların eğitimcisi, edebiyatla yoğrulmuş bir kalem olarak deprem günlerinde yaşadığı bireysel ve toplumsal travmayı içtenlikli bir dille kayıt altına alırken, aynı zamanda kolektif hafızamıza kalıcı bir iz bırakıyor. Can’ın yazdıkları bireysel bir yıkımın değil yalnızca, aynı zamanda devletin organizasyon zaaflarının, toplumsal dayanışmanın gücünün, insanlığın sınandığı anların da belgeleri. Kitapta okuyucu, bir öğretmenin gözünden, bir babanın, bir eşin, bir yurttaşın yüreğinden geçenleri hissediyor. Sarsıntının başladığı o karanlık sabaha eşlik eden panik, korku ve çaresizlik anları öyle güçlü betimlenmiş ki, sayfaları okurken yalnızca bir anlatıyı takip etmiyor, adeta o karanlıkta siz de çocuğunuzu arıyor, sesleri dinliyor, enkazın başında umutla bekliyorsunuz. Yazar, günlük formunu seçerek hem olayların kronolojik akışını sürdürüyor hem de zamanla baş etme yöntemini ortaya koyuyor. Anlatının samimiyeti, edebi kaygılardan ziyade yaşanmışlığın, tanıklığın ve sorumluluğun ön planda olmasıyla perçinleniyor. Ancak bu samimiyetin ardında ustalıklı bir yazarlık deneyimi de seziliyor. Can’ın anlatısında yer yer şiirsel kırılmalar, metaforik yoğunluklar, iç monologlar ve edebi göndermeler dikkat çekiyor. Bu da metni salt bir tanıklık olmaktan çıkarıp, edebi bir belgeye dönüştürüyor. Kitabın en çarpıcı yönlerinden biri, felaket anında toplumsal yapının nasıl çözüldüğüne dair gözlemler. Yıkımın ardından yalnız bırakılmışlık hissi, çaresizlik ve kimsesizlik, kitabın ana temaları arasında yer alıyor. Yazar, sadece ailesini, öğrencilerini ya da meslektaşlarını değil, tanımadığı insanların acılarını da kendi yüreğinde hissediyor. Yerel yetkililerin, devlet kurumlarının yokluğunu; dayanışmanın bireylerden nasıl fışkırdığını; bir bardak çorbanın, bir battaniyenin nasıl umuda dönüştüğünü gözler önüne seriyor. Bu kitap, aynı zamanda deprem sonrası yaşanan ikiliği da gözler önüne seriyor: Bir yanda acının paydasında birleşen, yüreğini açan insanlar; diğer yanda fırsatçılık, vurdumduymazlık, üç maymunu oynayan kurumlar, bireyler... Enkaz altında yakınını kurtarmak isteyen bir annenin jeneratör talebine karşılık bulamaması, yardım malzemelerinin keyfi şekilde dağıtılması, insanların yalnızlığa ve çaresizliğe terk edilişi; tüm bunlar bir toplumun sınavının belgeleri olarak karşımıza çıkıyor. Yine de bu kitap bir felaketin anlatısı değil sadece. Aynı zamanda hayatta kalmanın, direnmenin ve umut etmenin de metnidir. "Eli öpülesi insanlar da var elbet" diyerek kitabın sonunda yer verdiği bölümler, yıkıntılar arasından filizlenen insanlığı da görünür kılıyor. Tanımadığı çocuklara battaniye gönderen bir annenin şefkati, çorba kaynatan bir komşunun eli, göçük altında kalan dostları için sosyal medya çağrılarıyla canhıraş mücadele eden yürekler… Bütün bunlar, kitabın karanlık sayfaları arasında parlayan insanlık kırıntıları olarak okuru sarıp sarmalıyor. ‘Depremzede Öğretmenin Deprem Günlükleri’, yalnızca depremi yaşayanlar için değil; yaşananları anlamak isteyen, unutmamak ve unutturmamak isteyen herkes için önemli bir eser. Hem bir belge niteliği taşımasıyla hem de edebi gücüyle Türkiye edebiyatında önemli bir yere oturacağı aşikâr. Bu kitap, bir felaketin içinden doğan bir ağıt olduğu kadar, yeni bir dayanışma çağrısının da kalemle yazılmış halidir. Yıkıntılar altında kalan bedenler değil sadece, aynı zamanda hafızalarımızdır. Bülent Can’ın bu kitabı, işte o hafızayı diri tutmak için bir ısrardır. Okura düşen, bu sesi duymak ve çoğaltmaktır. Beyhan Arıcı
