Bülent Can: Panoptikon Çağında Yaşamak!
Bir düşünün: Sürekli izleniyor olsaydınız, davranışlarınız değişir miydi? Muhtemelen evet. Ama belki de daha da ürkütücü olanı şu: Ya zaten izleniyorsanız ve bunun farkında bile değilseniz? “Panoptikon” tam da bu durumu anlatan bir kavram. İlk olarak 18. yüzyılda Jeremy Bentham tarafından geliştirilen bu fikir, merkezde bir gözetleme kulesi olan dairesel planlı bir hapishane tasarımıydı. Gözetleyici, her mahkûmu görebilir ama mahkûmlar ne zaman izlendiğini asla bilemezdi. Bu belirsizlik, mahkûmları her an gözetleniyormuş gibi davranmaya zorlardı. Bentham’ın amacı düzeni sağlamaktı. Ancak 20. yüzyılda Fransız filozof Michel Foucault, bu yapının yalnızca mimari bir fikir olmadığını, çok daha büyük bir toplumsal yapının sembolü olduğunu gösterdi. Panoptikon, artık sadece bir bina değil; bir zihniyet, bir iktidar biçimiydi. Foucault’ya göre modern toplum, bireyleri doğrudan baskılamaktan çok, görünmez bir denetimle yönetmeye başladı. İnsan, gerçekten gözetlenmese bile gözetleniyormuş gibi hissediyor ve bu hissi içselleştirerek kendi kendini denetliyor. Bu durum size tanıdık geliyor mu? Bugün sosyal medyada neyi paylaşacağımıza, nasıl görüneceğimize, ne düşüneceğimize karar verirken aslında yalnız değiliz. Hep bir “göz” üzerimizde: kimi zaman algoritmalar, kimi zaman takipçilerimiz, kimi zaman da içimizdeki o görünmez denetleyici. Bentham’ın hapishane kulesi artık cebimizde: akıllı telefonlar, kameralar, GPS sistemleri, veri toplayan uygulamalar… Hepimiz bir anlamda “gönüllü mahkûmlarız.” Üstelik bu mahkûmiyet yalnızca sosyal medya ile sınırlı değil. Eğitim sistemlerinde sürekli ölçülen ve puanlanan öğrenciler, alışveriş alışkanlıklarımızı analiz eden algoritmalar, kamuya açık alanları saran gözetim kameraları… Hepsi bu çağın panoptik düzenine işaret ediyor. Ve elbette bu sistem, yalnızca bireylerin günlük yaşamlarını değil; siyasal iktidar ilişkilerini de şekillendiriyor. Birçok ülkede hükümetler, bu görünmez gözetim mekanizmalarını muhalifleri bastırmak için kullanıyor. Sosyal medya hesapları fişleniyor, dijital izler takip ediliyor, hatta düşünceler cezalandırılıyor. Cezaevleri, artık sadece suçlularla değil; farklı düşünen, eleştiren, sorgulayan insanlarla dolu. Panoptik çağda iktidar, hapsettiği kadar susturuyor da. Ancak burada bitmiyor: Panoptikon çağında gözetim yalnızca görmek için değil, yönlendirmek için de kullanılıyor. Toplanan veriler, sadece denetim amacıyla değil, insan beyninin nasıl çalıştığını, neye nasıl tepki verdiğini anlamak ve bu bilgiyi kullanarak bireylerin düşünce kalıplarını şekillendirmek için analiz ediliyor. Algoritmalar, sadece ne izlediğimizi değil, nasıl düşündüğümüzü de öğreniyor. Böylece tercih ettiğimiz haberler, satın aldığımız ürünler, desteklediğimiz siyaset biçimleri adım adım yönlendiriliyor. Kitleler, farkında bile olmadan belirli ideolojilere, davranış kalıplarına ya da tüketim alışkanlıklarına yöneltiliyor. “Özgür irade” dediğimiz şey, çoğu zaman algoritmaların ince ayarlı yönlendirmeleriyle örtüşüyor. Bu da Panoptikon’un en tehlikeli boyutuna işaret ediyor: İnsanın yalnızca hareketleri değil, zihni de denetime açılıyor. Foucault’nun dediği gibi: “Modern denetim, zincirle değil bilinçle kurulur.” Bugün özgür olduğumuzu sanıyoruz belki ama aslında bir algoritmanın, bir devletin ya da bir toplum normunun göz hizasında yaşıyoruz. Gözetlenmek, bir çağın istisnası değil, normu haline geldi. Bu çağda yaşamak, yalnızca görünmek değil; göründüğümüz biçimiyle yaşamak zorunda kalmak demek. Ve belki de en büyük özgürlük, bu görünmez kuleyi fark ettiğimiz anda başlar.
