Mektepli Gazete

Boğaziçi sınavından geçmezsek hepsinden kalacağız... Üniversitelerimizin temel sorunu bilim değil etiktir

"Bilim merakla başlar, özgürlük içinde yeşerir, başarı adaleti sağlar. Ölçütü başarı olmayan, siyasetin özgür bırakmadığı ortamlarda bilimsel merak olmaz, bilimin ürünü olmaz. En meraklı, ahlaklı, çalışkan gençlerimizi üniversitelerimizde tutmak, onlardan bilim insanları yetiştirmek istiyorsak önce kuralları ve kurumları ahlaklı kılacağız. Diğer türlüsü bizi tüm dünya liglerinden dışarı atacak, elimizde tabelalar dışında bir şey kalmayacak, üniversitelerimiz dünyanın tanımadığı diplomalar dağıtmaya devam edecektir."

Paylaş
Yazı boyutu
100%

Öğretmen Öğr. Gör. Cansel Güven

Üniversitelerimizin bilimselliğini, kadroların liyakatini ve hatta aralarındaki ilişkiyi konuşmak için sürecin ta başına, ilkokula dönsek yeridir. Eğitim sistemsel olarak piramit oluşturduğuna göre tabanı es geçip tavanı çözmek olası değil.

İşte bu gerekçeyle ben kendimi “üniversite” konuşmaya, ahkam kesmeye oldukça yetkin buluyorum. Neden mi? Lisede coğrafya öğreteyim diye aldığım lisans diploması ile sınıf öğretmeni oldum, 2 hafta kurs yetti. 4 yıl öğrenci üzerine deney yaparak öğrenir gibi olduğum sınıf öğretmenliğinin ardından devlet benden ortaokulda sosyal bilgiler öğretmeni olabileceğime karar verdi, 2 yıl da orayı tecrübe ettim.

DANIŞMANLIK TEKLİFİNİ REDDEDİNCE…

Orijinal branşımda (coğrafya) bir liseye atandığımda mezuniyetimin üzerinden 6 yıl geçmişti ve panik iyi bir öğretmendir. Alanda çalıştığım yıllar içinde müfredattan bağımsızlaşmayı, varlığından haberdar olmadığım sorunları çözmeyi, “iyi öğretmen olmayı” başarmaya yaklaştım. 10 yıla yakın alan öğretmenliğimin 1 yılı da teknik lisede geçti. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in “Bırak bu sendika işlerini bana danışman ol” teklifini kartvizit uzatıp “bana dilediğiniz zaman danışın” dediğim saat (gün değil saat) norm fazlası olup güya sürüldüm.

Mis gibi bir de meslek lisesi tecrübem oldu, “mesleki eğitimin nasıl yapılmaması gerektiğine dair” yararlı gözlemlerim oldu. Yol ayrımı üniversitede öğretmen olma kararıydı. Öğretmen diyorum, akademik bir unvanı hak etmek adına taklalar atmamış, bedeller ödememiştim. Ayağıma gelen top diyorum şimdilerde, o zaman “fırsat” diyordum, gelişine vurdum.

Kendini eksik bularak “ben burada ne arıyorum” diye dolandığım üniversite koridorlarını, birkaç yıl sonra bu kez üniversiteyi eksik bularak “ben burada ne arıyorum” diye dolandım. Örneği pek yoktur öğretmenliğe dönmenin yasal yollarını aramış, oraya buraya yazmışlığım var. Gözlemci gibi girdiğim akademik camiadan turist gibi emekli oluyorum şimdi. Ne ders olsa veririm, ne derlerse yaparım limitleri kişisel olarak aşıldı çoktan. Mesleğini çalışırken öğrenecek MYO öğrencilerim, klasik soru sormamdan hoşlanmayan şimdilerde öğretmen lisans öğrencilerim oldu. Hem yüksek lisans hem doktora dersleri aldım öte yandan. Sen bu dersi ver denilen dersleri hatmettim.

Bilime hizmetim uluslararası indekse girmiş 2 yayın ve 60 atıflı makalemle kendi rektörüm dahil ülkedeki kayyum rektörlerin çoğundan daha fazla. Maaşa esas saati veya ek dersi gözeterek herkesin verebileceği dersi, (dil bilmeyen, mezuniyeti şaibeli mülteciler dahil) herhangi bir öğrenciye vererek mezuniyet onaylamak istemiyorum. Tarihi neredeyse cumhuriyetimizle yaşıt, adı başöğretmenimden gelen üniversitemin müstakil yüksek okulunu saçma bir bölüme dönüştüren, 2 yıllık okulu 2 üniversite, 3 ilçe 4 binada okutan bir yönetim. Tavrım kamusal yarar adına kişisel ama konu benim gözlemlerim, paylaşayım;

ÜNİVERSİTELERİMİZİN TEMEL SORUNU BİLİM DEĞİL ETİK!

(Kadromun bulunduğu bölüme meslek etiği dersini koydurabilmek için birkaç yıl mücadele verdim, ders içeriğini de Bologna uygunluğu ile Türkçe/İngilizce hazırlayıp önerdim, diğer öneri derslerim gibi o ders de “benim alanım” diyen liyakati şaibeli torpilli bir tosuncuk tarafından gasp edildi. Şubelere bölüp tek sınıfta ve öğrenciye anlattırdığı ders pandemide para etmeyince ders kapatılsın dedi. Kapattırmadım, aldım. Ücretsiz vakfettiğim, uzaktan da olsa vermeye çalıştığım ders yüz yüze eğitimde bu şahsiyetçe verilecekmiş. Dersin adı ETİK! Kapa parantez.)

Üniversitelerde etik sorunların ülke bazında ve bölgesel farklar olsa da evrensel boyutta ortak başlıklarda toplulaştığını görebiliriz: Liyakat, İntihal, mobbing, çıkarcılık ve torpil başlıcaları... Bu etik sorunların önlenebildiği ve en az seviyede görüldüğü ülkelerde yasal düzenlemeler, caydırıcı cezalar yanında kurum için özdenetimin güçlü olduğunu, öğrenci ve akademisyenlerden gelebilecek şikayetlerin gereğince değerlendirildiğini, soruşturmaların etkin yürütüldüğünü söyleyebiliriz.

Ülkemiz özelinde ise akademik yaşam içindeki etik sorunlar Dünya genelindeki akıştan kopmuş ve uzaklaşmaktadır. Yapılar dikey olduğu için elbet de rektör atamalarından başlayacağız. Boğaziçi örneği eylemlilikle desteklenen baraj bir sınavdır. O sınavdan geçemezsek hepsinden kalacağız. Sandığa kutsiyet tanımlayan “ben seçildim, ille de benim” diyenler, bilim yapılan yerde müdür atıyor, seçimlik kaliteye, seçeneklere, seçime yanaşmıyor. Üniversite diploması şaibeli birinin her şey gibi üniversitelerin açılmasına, bölünmesine, rektörünün kim olacağına karar veriyor olduğu bir zamanda üniversiteyi ve etiği tartışmak saçma gelmiyor mu size de? Bilim demiyorum, kavram olarak üniversite var mı diyorum.

Benim gözlemim, başarısızlığın ödüllendirildiği (diplomalandırıldığı) bir temel öğretim sisteminden sonra yüksek öğretimin malzemesi eksiktir, çalınmıştır, ayıplıdır. Bu malzemeye en usta hocalar, en bilimsel donanımla işlem yapsa da ürünün kalitesi düşük olur. Bizde ustalık hepten bitmiş öte yandan. Hem lisans hem de ön lisans seviyesinde dersler verip ölçme değerlendirme yaptığım için biliyorum, öğrenci kaynak okumak istemiyor özet ders notu istiyor, bilgiyi sentezlemek, yorumlamak istemiyor, şansa güvenip atmak tutmak yani test çözmek arzuluyor. Hocalar buna bozuluyor sanıyorsanız yanılırsınız. Gözetmeni olduğum bir sınavda bir sorunun nesnel yanıtını merak ettiğimde sayın hoca “henüz cevap anahtarını hazırlamadım, sonra söyleyeyim” demiş idi. Sorduğu sorunun yanıtını bilmeyen hocalar gördü bu gözler. Wikipedia kaynakçalı tez yazılsa ne olur? Senden profesör olsa ne olur?

BİLİMSELLİĞİ VE LİYAKATİ ÜSTÜN KILMAK ZORUNDAYIZ

Üniversitelerimizin kalitesine bir yararını görmesem de rekabet iyidir. Örneklerle açıklamak gerekirse akademik rekabet içinde “anlaşılabilir bir neden olan” yarışma hissi, kıskançlık, başarı ve bilim üretebilmek adına motivasyon sağlayabilecekken (geçmiş dönemlerde sağlayabiliyorken) bugün siyasi yandaşlık ve torpil arayışı hakim duygudur. Akademide rekabetin dengesi ve ahlakı siyasi gölge altında bozulmuştur. Unvan ve veya kadro alabilmek için bilim değil siyasetle meşgul olmak kolaycılığı, sonuca götürmedeki katkısı yetişmekte olan genç akademisyenler için de kötü örnektir.

Liyakatsiz olmalarına rağmen ETİK DIŞI yol ve yöntemlerle “kazanç” (başarı?!) elde eden kadrolar, yetersizliklerini gizlemek adına giderek daha fazla etik dışı davranış sergilemektedir. Zorbalık, intihal, istismar ve mobbing içeren davranışların daha çok bu tür “bilim insanlarından” geldiğini gözlemliyoruz. Bu kadroların ders içerikleri, derse katılımları, değerlendirme ölçütleri, bölüm içindeki beşeri ilişkileri de sorunludur. Temel neden yetkin olmayışlarıdır. Düzelmelerini beklemek hayalciliktir. Bunun yerine üniversiteleri siyasi torpil ve kayırmacılıktan arındırmak, bilimselliği ve liyakati üstün kılmak zorundayız.

Etik kurullar ve kurallar çerçevesinde çözebileceğimiz bir diğer sorun, gençleri bilim ortamlarından soğutan, bilim insanı olma hayalinden vazgeçiren kadrolar. Gençlerin çoğunlukla zor eğitim süreçlerinden geçtiklerini, beden ve ruh sağlıklarını bozacak denli ağır çalışma koşullarına maruz bırakıldıklarını, üstleri olan hocalarına ettikleri hizmetin sınırsız, gördükleri saygı ve şefkatin minimal olduğunu düşünüyorum. “çıraklık” dönemlerinde zorbalığa maruz kalan kimi akademisyenlerin “ustalık” dönemlerinde kendi alt kadrolarına ve hatta öğrencilerine etik dışı davrandıklarını gözlemleyebiliyoruz. Bu kadroları hizmet içinde eğitmek, rehabilite etmek zorundayız. Kendi öğrencilerinin ve birlikte çalıştıkları kadroların geri bildirimleri ayna olabilir. Bu geri bildirim konusunda kişileri cesaretlendirmek ve “başlarına bir iş gelmeyeceğine ikna etmek, garanti vermek” kurumların sorumluluğudur. Anketler vb araçlar da bu açıdan önemli olabilir. Anket sonuçları tekrarlanan şekilde olumsuz olan kadroları bir süre dinlendirmek, eğitmek, tedavi etmek gerekebilir. Bir kez edinildiğinde sonsuz güç ve iktidar sağlayan kadrolar etik dışı davranışları pekiştirir. Unvanlar saygınlık sağlar ama onu hak ettiğinizi kanıtlamaya devam etmelisiniz.

ÖNCE KURALLARI VE KURUMLARI AHLAKLI KILACAĞIZ

Üniversitelerdeki intihal benzeri davranışlara, asistan ve öğrenci çalışmalarının üzerine konmaya yol açan akademik teşvik sistemi de sorunludur. Akademisyenler ülke koşullarıyla karşılaştırıldığında görece daha iyi maaşlar alsalar da, başka gelirlerle desteklenmeden toplumun onlardan beklediği kadar konforlu yaşamıyorlar. Daha çok derse girmek (giriyor gibi yapmak) , tez yönetmek, rapor yazmak, bilirkişilik yapmak, proje yürütmek (yürütüyor gibi yapmak) yayın yapmak için acımasız rekabet veya emek hırsızlığı içine itiliyorlar. Sayının değil kalitenin ölçüldüğü bilimsel yaşam ödüllendirilmeli. Çıplak maaş ile saygın yaşam sağlanmalıdır.

Bilim merakla başlar, özgürlük içinde yeşerir, başarı adaleti sağlar. Ölçütü başarı olmayan, siyasetin özgür bırakmadığı ortamlarda bilimsel merak olmaz, bilimin ürünü olmaz. En meraklı, ahlaklı, çalışkan gençlerimizi üniversitelerimizde tutmak, onlardan bilim insanları yetiştirmek istiyorsak önce kuralları ve kurumları ahlaklı kılacağız. Diğer türlüsü bizi tüm dünya liglerinden dışarı atacak, elimizde tabelalar dışında bir şey kalmayacak, üniversitelerimiz dünyanın tanımadığı diplomalar dağıtmaya devam edecektir.

Ben ziller çalınınca derse girilen bir yerden, ilk ve ortaokullardan, liseden geldim, “üniversite hocası” oldum. Burada ziller ders için çalınmıyor ama yarınlarımız için cehalete çalıyor. Duyuyor musunuz?


mektepli-bulten_sayi17



Tebeşir'in PDF'i için lütfen tıklayın
Mektepli Gazete | Boğaziçi sınavından geçmezsek hepsinden kalacağız... Üniversitelerimizin temel sorunu bilim değil etiktir