Birey için eğitim
Sonuç olarak, günümüz dünya toplumlarında bireylerin eğitimi bir toplumsal sorumluluk olarak algılanmakta ve bireylere bir hak olarak verilmesi gereken hizmet olarak kabul edilmektedir.

Dr. Yaşar Yavuz yazdı
Evren yaklaşık 13.5 milyar yıl, yeryüzü (Dünya) yaklaşık 4,5 milyar yıl yaşında iken insanın yeryüzündeki varlığı evrim süreci dikkate alındığında birkaç milyon yıl olarak kabul edilmektedir. Günümüz insan formu olan homo sapiens türü için belirlenen yaşı ise 50-60 bin yıl ile oldukça genç bir yaştır. İnsanın yeryüzünde var olageldiğinden günümüz çağdaş insana evrimi, insanın geliştirerek sahip olduğu gizil gücü ile açıklanmaktadır. İnsan bu gizil güce, sözü edilen bin yıllar içinde geliştirdiği beyni ile sahip olabilmiştir. Özünde organik bir varlık olan insan, beyni ve beyninin işlevlerinin etkisiyle; duygusal ve bilişsel bir varlık olarak diğer organik varlıklara oranla yeryüzünün en güçlü varlığı olabilmiştir. İnsan, sahip olduğu bu güçle, yeryüzünü diğer varlıklara göre daha etkin kullanabilmiş, hatta birçok müdahalelerle egemen de olmuştur. İnsanın günümüzde ulaştığı bu güçlü konumu, ulaştığı bilgi ve teknoloji ile daha belirgin bir biçim kazanırken, yeryüzüne ve diğer canlılara egemenlik adına zarar verir bir konuma da ulaşmıştır.
İnsanın evrimsel gelişimi ve ulaştığı güç için birinci temel soru; “İnsan nasıl insan oldu?” sorusudur. Bu sorunun yanıtını birçok açıdan yanıtlamak yine insanın ulaştığı bilişsel güç ile vermek mümkündür. Sorunun yanıtını felsefe, toplum bilimleri (sosyoloji, psikoloji, antropoloji, tarih, coğrafya) ile fen bilimleri (biyoloji, fizik, kimya) kendi bakış açılarıyla vermektedirler. Verilen yanıtlar, insanı toplumsal, kültürel, biyolojik ve psikolojik niteliklere sahip bir varlık olarak tanımlanmasına ve bu tanımlamalara göre de birçok gelişim evrelerinden oluşan bir süreç sonunda “insan böyle insan oldu” sonucuna ulaştırmıştır.
İNSAN EĞİTİMLE İNSAN OLDU
İnsanın evrimsel gelişimi ve ulaştığı güç için ikinci temel soru; “İnsan, insansı niteliklere nasıl ulaştı?” sorusudur. Bu sorunun yanıtını da her bilim dalı ayrı ayrı vermektedir. Ancak bu soru için verilebilecek “insan eğitimle insan oldu” yanıtı, eğitim bilimciler için en doğru yanıttır. Bu yanıt elbette ki insanın biyolojik yönü ile değil duyuşsal ve bilişsel yönü ile ilgilidir. İnsanın organik varlığı genetik bir süreçle bugünkü formuna ulaşırken, duyuşsal ve bilişsel varlığı eğitim yolu ile biçimlenmiştir. İnsan organik bir varlık olarak öteki organik varlıklar gibi sahip olduğu niteliklere, kendi türüne özgü niteliklerini kendinden önceki türdeşlerinden genetik aktarımlarla sahip olmaktadır. İnsan kendi varlığını (yaşamını) diğer organik varlıklar gibi temel yaşam becerisi olan içgüdüleri ile sürdürmenin ötesinde daha karmaşık bir süreçle sürdürmektedir. İnsan, diğer organik varlıklardan sahip olduğu gizil güçlerle (beyin ve işlevleri) algılama, anlama, kavrama, değiştirme, geliştirme, üretme vb. nitelikleri ile farklı bir konuma ulaşabilmiştir. İnsanı diğer organik varlıklardan görece daha üstün kılan durum, gizil güçleri ile ilişkili olan öğrenme ve öğrendikleri ile karşılaştığı sorunları yeni üretimlerle çözebilme yeterliğine ulaşabilmiş olmasıdır.
İnsanın evrimsel gelişimi ve ulaştığı güç için üçüncü temel soru; “İnsan nasıl öğreniyor?” sorusudur. İnsan fizyolojik varlığını beslenerek tamamlamaya ve sürdürmeye çalışırken, bilişsel ve duygusal varlığını da bilgi edinerek tamamlamaya ve geliştirmeye çalışır. Bilgi edinme ise öğrenme sürecinde edinilir. Öğrenme yeteneği, insanın toplumsal bir varlık olmasını sağlayan ve onu diğer canlılardan ayıran en önemli yeterliklerden birisidir. Öğrenme, en geniş anlamıyla bireyin toplumsal ve fiziksel çevresiyle etkileşimi sonucu edinilir. Söz konusu etkileşim sürecinde bireyde var olan gizil gücün (zeka, algılama, kavrama, anlama, akıl yürütme, …) etkinleştirilmesi ve içinde bulunduğu toplumsal ve fiziksel (doğal) çevrenin nitelikleri belirleyici olmaktadır. Birey, sahip olduğu zekanın ve kendisine verilen desteğin (aile ve toplumun desteği) niteliği oranında öğrenebilir. Öğrenmek için zekaya ve ona veri toplayacak duyu organlarına sahip olmak yeterlidir. Zeka, beynin bir işlevidir ve her insan kalıtım yoluyla az çok belli bir düzeyde zekaya sahip olarak dünyaya gelir. Öğrenme süreci, bireyin duyu organları ile çevresinden topladığı verileri beyne aktararak işlemesi sürecidir. Bu süreç algılama, kavrama, anlama, çözümleme, değerlendirme aşamalarından geçirildikten ve birey tarafından merak, ilgi ve dikkat gibi süzgeçlerden geçirildikten sonra bireyde (beynin ilgili bölümlerinde) kalan izlerdir. Tüm bu öğrenme süreci hem bireyin içinde bulunduğu fiziksel çevre (doğal çevre) ve toplumsal çevrenin nitelikleriyle hem de bireyin gizil güçlerinin nitelikleriyle sınırlıdır. Öğrenme bireyin içinde bulunduğu doğal ve toplumsal çevresi içinde yaşanan yaşantılar yoluyla gerçekleşir.
Öğrenmenin biyolojik temelleri incelendiğinde, öğrenmenin bireyin zekasının bir ürünü olarak kabul edilmektedir. Beynin bir işlevi olarak zeka soyut bir kavramdır ve henüz tam olarak tanımlanabilmiş ve çözümlenebilmiş de değildir. Ancak kimi bilim insanlarınca zekanın, beyinde oluşan bazı kimyasal, elektriksel değişiklikler ve sinir sistemindeki yeni sinaptik bağların kurulmasına dayandığı ileri sürülmektedir. Ayrıca zekanın, bireyin yaşadığı herhangi bir yaşantının izlerinin nöronlar arasında birtakım bağlar kurması sonucu oluştuğu, tekrar ve alıştırmaların da bu bağların kuvvetlenmesini sağladığı sanılmaktadır. Her ne kadar yeterince ne olduğu nasıl olduğu bilinemese de zekanın, insan için büyük bir gizil güç olduğu kabul edilmektedir.
Etkili öğrenme açısından düşünüldüğünde öğrenmenin hızı ve miktarı kadar, öğrenilenlerin kalıcı olması da önemlidir. Öğrenilenlerin kalıcılık durumu bellekle yakından ilişkilidir. Bellek, bilgiyi kodlama, depolama, geri getirme süreçlerini kapsayan özellikler gösterir. Bellek sisteminin çalışması duyusal kayıt ile başlar. Bu aşamada ilgili duyu organı tarafından iletilen veri birey için anlamlı olduğunda, kalıcı izler olarak (ilgili organ için beyindeki kayıt alanına) kaydı yapılır. Duyusal kayıttaki görsel imge kısa süreli depoya transfer edilir. Kısa süreli depodan uzun süreli depoya geçiş ise, bilginin kısa süreli depoda ayıklandıktan sonra uzun süreli depo tarafından bu bilgiler arasında eşleşme sağlanmasıyla gerçekleşir.
Öğrenme sürecini davranışçı, bilişsel ve yapılandırmacı kuramlar farklı bakış açıları ile açıklamaktadırlar. Davranışçı kuram öğrenmeyi uyaran ile tepki arasındaki bağa ve ulaşılan sonuç olarak açıklarken, öğrenmenin yetişkinlerin kılavuzluğu ve denetimi altında olması gerektiğini savunmaktadırlar. Bu nedenle sık tekrarlar ve güdüleme dışsal bir araç olarak kullanılır.
NASIL BİR EĞİTİM
Bilişsel kuram öğrenmeyi zihinsel bir süreç ve bireye özgü bir yeterliktir. Bilişsel öğrenme, bireyin bilgi edinme yolları ya da bilgi yapılarındaki niteliklerle ele aldığından, öğrenme içsel bir süreç olarak kabul edilir. Bu yönüyle birey için öğrenme özneldir ve her birey için hem öğrenme süreci hem de öğrenme düzeyi anlamlı düzeyde farklıdır. Bu durum, her bireyin kendi öğrenmesini kendisinin yapılandırabileceği sayıltısı ile açıklanmaktadır. Bilişsel kuram öğrenmeyi, davranış değişikliğinin kendisi ile değil davranış değişikliğine neden olan bir süreç, öğrenme ürününü ise yapılandırılmış bilgi olarak kabul eder. Yapılandırmacı kuram öğrenmeyi, bireyin yeni öğrendikleri ile eski öğrendiklerini ilişkilendirerek yeni öğrenmeler geliştirme süreci olarak açıklamaktadır. Birey öğrenme sürecinde, kendi bilgilerini oluşturur ve böylece kendine özgü anlamlara (kavramlara) ulaşarak kendi öğrenmesini kendisi yeniden yapılandırmış olur.
İnsanın evrimsel gelişimi ve ulaştığı güç için dördüncü temel soru “İnsanın öğrenmesi için nasıl bir eğitim?” sorusudur. Bireyin yeryüzüne geldiğinden bugüne öğrenme eğiliminde olması, onun diğer canlılardan olan en önemli farklarından biridir. Çevresinde olup bitenleri ve nesneleri farketmek, anlamak ve yaşamı için önemini kavramak kadar, onlara ilişkin merakını gidermek de bir gereksinimdir. Öğrenme, başlangıçta bireysel bir girişimken (merak etmek gibi) daha sonraları yetişkinlerin desteği ile gerçekleşen ve bir anlamda insanların ortaklaşa bir girişimi olmuştur. Bir bebeğin içine doğduğu ailede başlayan ve giderek toplumsal bir etkinlik olan bu süreç, aslında eğitim olarak adlandırdığımız bireyin insansı nitelikleri kazanabilmesi için yürütülen, bireyin nitelikleri ve toplumun beklentileri ile biçimlenen insan yetiştirme etkinlikleridir. İnsan, diğer canlılardan farklı olarak hem fizyolojik hem de bilişsel ve duyuşsal gelişimini tamamlamadan doğmakta ve doğduktan hemen sonra (kimilerine göre anne karnında) gelişimini tamamlayabilme savaşımı veren, görece zayıf, ancak giderek güçlü olan bir varlıktır. İnsanın diğer varlıklardan daha güçlü olması elbette ki fiziksel yapısı ile değil, öğrenme süreci ile edindiği bilişsel ve duyuşsal nitelikleridir.
İnsanlığın yeryüzündeki ilk yıllarında (ilkel yaşam sürecinde) belki tümüyle diğer canlılarda olduğu gibi içgüdüsel tepkilere dayalı olarak oluşan öğrenme, daha sonraki yıllarda (özellikle bireysel ve toplumsal bilinç düzeyinin arttığı modern yıllar) oluşturdukları kurumlar aracılığıyla gerçekleştirilen bir süreç olan öğrenme, eğitim hizmetleri aracılığıyla gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Buna göre eğitim, doğal (informal) ve biçimlendirici (formal) olmak üzere iki tür olarak gelişmiştir.
Toplum kendini oluşturan bireylerin tek tek sahip oldukları niteliklerin ötesinde bir yapıdır. Toplum, bireylerin sahip oldukları niteliklerin oluşturduğu sinerjinin bir ürünüdür. Bu nedenle eğitim birey için olduğu kadar toplum için de öncelikli gereksinimdir. Yeryüzünde farklı nedenlere dayalı olarak ortaya çıkan (bulundukları coğrafya gibi) birçok toplum vardır ve her toplum oluştuğundan bu yana kendi varlığını, kendine katılan bireyleri, kendi beklentilerine göre biçimlendirerek var olmayı hedeflemektedir. Bu biçimlendirmede de eğitim önemli bir araçtır. Bu açıdan bakıldığında, bireye biçim veren eğitimin nasıl bir eğitim olduğu/olacağı çoğu toplumun temel sorunlarından biri olmuştur/olacaktır. Nasıl bir eğitim sorusu özellikle eğitilmiş (nitelik kazandırılmış) insan gücünün önem kazandığı sanayileşme döneminden bu yana daha çok önem kazanmıştır. Nasıl bir eğitim sorusu, toplum için olduğu kadar hatta bundan da daha çok birey için de önemli bir sorun olarak kabul edilmektedir. Bu sorunun altında yatan en önemli değişkenler de eğitim bilimcilerce kabul gören “eğitim bireyde kendi yaşantıları yoluyla istendik davranış değiştirme sürecidir” tanımındaki “istendik” ve “yaşantı” kavramlarında ve “bu yaşantıların kim için ve nasıl olacağı”dır.
TOPLUMUN EĞİTİME OLAN İSTEKLERİ
Her toplum, içinde barındırdığı bireylerin eğitimi için gereksinim duyulan eğitim hizmetini sunmak üzere kurumlar oluşturmuştur. Bu kurumların ortak adı okuldur. Okullar yapay ortamlar oluşturarak ve bir uzman olan öğretmenin yönetiminde, öğretimsel etkinlikler eşliğinde bireyin eğitimi için etkinlikler yapar. Hiçbir toplumda, topluma rağmen eğitim etkinlikleri yürütülemez. Bu nedenle söz konusu eğitim, toplumun yasama organınca verilen kararlar ve politikalar ile yürütmenin hazırladığı öğretim programına dayalı olarak gerçekleştirilir. Alınacak kararlar ve politikalar, toplumun sosyal, ekonomik, kültürel gereksinimleri ile toplum için yetiştirilecek nitelikli insan gücü gibi değişkenlere göre oluşturulur. Bu durum toplumun eğitime olan isteklerini yansıtır.
Bireye rağmen de eğitim sürdürülemeyeceğine göre, eğitim hizmetinden yararlanacak bireyin (öğrencinin) eğitime ilişkin istencinin de dikkate alınması zorunluluğu bulunmaktadır. Eğitim hizmeti, eğitimin öznesi olan bireyin, gereksinimleri, ilgileri, öğrenme biçemi, benlik kavramı, güdüsü, sosyo-ekonomik durumu, vb. niteliklerine dayalı olmalıdır. Bu amaçla okulda her bir öğrencinin adı geçen nitelikleri okulda olması gereken birimlerce araştırılıp, ortaya çıkarılmalıdır. Böylece elde edilen bulgulara göre, uygun öğrenme ortamları hazırlanarak nitelikli bir öğrenme süreci yaşatılmalıdır.
Biçimlendirici eğitimin ilk çağlarda kitap merkezli, izleyen yıllarda ise öğretmen ya da program merkezli ve ağırlıklı olarak davranışçı kuramın öngörülerine göre yürütüldüğü bilinmektedir. Üstelik bu eğitimin çoğunlukla yönetici sınıfın ve varsılların çocuklarına sunuluyor olması da dikkate alındığında seçkinci bir yaklaşımla sürdürüldüğü de ayrı bir sorun olmuştur. Geleneksel eğitim olarak da anılan bu eğitim yaklaşımı, sanayileşmeye gelinceye kadar ağırlıklı olarak dogmatik yapıda dinsel eğitim içerikli olarak (kiliseler ya da medreseler) sürdürülmüştür. Bu eğitim yaklaşımı, öğretmen merkezli olmasından dolayı, bireye sunulan yaşantılar da kendilerinin asla içinde olmadıkları/olamadıkları yaşantılardan oluşmaktaydı. Yani öğrenciler öğretimsel etkinlikler olarak sunulan derslerdeki yaşantıları (öğretim uygulamaları) asla kendi yaşantıları olarak algılamadıklarından, eğitimden beklenen yarar da istenen düzeyde olamamıştır. Sonuç olarak davranışçı/geleneksel eğitim süreci öğretmen merkezli hatta son 15-20 yıldır Türkiye’de yaşanmakta olduğu gibi Bakanlık merkezli bir eğitim hizmetine dönüşmüştür.
DEMOKRATİK OKUL
Biçimlendirici eğitimin dünya ölçeğinde yaygınlaşması ile birlikte eğitime ilişkin bilimsel çalışmalar da ilgi çeker olmuş ve birçok yeni yaklaşım ortaya çıkmıştır. Özellikle 20. Yüzyılın başlarından günümüze, bireyi merkeze alan ve öğrenme süreçlerinde öncelikli önemi olan bireysel nitelikler ile öğretimden çok öğrenmeyi öne çıkaran yaklaşımlar dikkat çekmiştir. Bunlar arasında John Dewey “ilerlemeci yaklaşım” (yaparak yaşayarak öğrenme), Jean Piaget “bilişsel gelişim kuramı”, Benjamin Bloom “taksonomi”, Robert Mills Gagné “öğretim durumu” ve Howard Earl Gardner “çoklu zeka kuramı” ilk akla gelenlerdir.
Adı geçen eğitim bilimciler (düşünürler) geliştirdikleri kuramlarında, öğrenmeyi bireyin kendisinin kendi yeterliklerine dayalı olarak gerçekleştirecekleri sayıltısı ile öğrenen merkezli bir eğitim süreci öngörmüşler ve öğrenmeyi sağlayacak yaşantıların öğrenene göre düzenlenmesi gerektiğini savunmuşlardır. Öğrenme sürecinde de bireye sunulan yaşantıların, bireyler için anlamlı ve işe yarar olması önemli bulunmuştur.
Öğretimsel uygulamaların, öğrenenin doğasına, yaşına, gelişim evrelerine, olanaklarına, içinde bulunduğu doğal-toplumsal çevreye ve daha birçok özelliğine uygun biçimde, yeter sürelerde yapılmasını önermişlerdir. Eğitim etkinliklerinin öğrenen merkezli olarak sürdürülebilmesinin gerekli koşullarından biri, eğitim sisteminin bütünü ve okul yönetim sisteminin demokratik bir yapıda olup olmamasıdır. Eğitim bilim açısından öğrenen merkezli eğitim süreci için demokratik yönetim yaklaşımı kolaylaştırıcı bir işlev görmektedir. Bu durumun en önemli kanıtlarından biri 1940’lı yıllarda Türkiye’de öğretmen yetiştirmede büyük bir özlem ve saygıyla anılan Köy Enstitüleri’dir. Köy Enstitüleri’nde hem eğitim öğrenci merkezliydi hem de okul yönetimi katılımcı ve sürdürülebilir demokratik bir sisteme sahipti.
Sonuç olarak, günümüz dünya toplumlarında bireylerin eğitimi bir toplumsal sorumluluk olarak algılanmakta ve bireylere bir hak olarak verilmesi gereken hizmet olarak kabul edilmektedir. Bu sorumluluğu doğru algılayan ve tek tek bireylerin eğitiminin toplumsal yapıyı her açıdan etkileyeceğini kabul eden toplumlar, diğer toplumlara göre daha gelişmiş ve ilerlemişlerdir. Bu durum, toplumların eğitim süreçlerini ve sonuçlarını karşılaştıran araştırmalarda “Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı” (PİSA) belirgin biçimde ortaya çıkmaktadır. Ülkelerinde öğrenen merkezli eğitim uygulamakta olan ve bu uygulamayı kolaylaştırdığını düşündüğüm demokratik okul yönetim (okul merkezli yönetim) sistemlerine sahip ülkeler (Finlandiya, Güney Kore, …) eğitim, öğrenme ve öğretim süreçlerinde diğer toplumlara göre daha başarılı olmuşlardır/olmaktadırlar.