Mektepli Gazete

BİR ESKİ TÜRKİYE ÖYKÜSÜ DAHA...

BİR ESKİ TÜRKİYE ÖYKÜSÜ DAHA...

Paylaş
Yazı boyutu
100%

BİR ESKİ TÜRKİYE ÖYKÜSÜ DAHA...

Hep eski Türkiye'yi anlatmaktan bıkmadın mı, diye sordu geçenlerde bir arkadaş!

Sanırım, önce tarihçi sonra edebiyatçı olduğumu bilmiyordu...

Bir şeyi daha bilmiyordu, geçmişi anlamadan gelecek kurulamaz...

Rönesans geçmişe bakarak geleceği kurmanın en güzel örneğidir. Avrupalılar geri dönüp İlkcağı incelemeseler, Rönesansı zor yaparlardı.

Akıl çağında Ortaçağı yıktılar... Hümanistler, (insanı önceleyen düşünce) ve rasyonalistler (akılcı düsünenler) Katolik kilisesini kendi kabuğunda yaşamaya mahkum ettiler...

Bizim erken Cumhuriyet dönemimiz en büyük devrimlerin ve sıçramanın yapıldığı dönemdir.

Erken Cumhuriyet dönemini, en ince ayrıntılarıyla iyi anlamak zorundayız...

Bu girizgâhtan sonra, gelelim hikâyemize...

Karakışların uzak şehirlerde karla boranla, bizim Egede bol yağmurla geçtiği yıllar... Ne kadar da çok yağmur yağardı.

1970li yillar, Aralık ayının ikinci haftası...

Anam akşamdan patır patır patlak kavurdu. (Mısır patlattı) Sonra yazdan toplayıp kuruttuğumuz çitemiği (çitlembik) tuzladı torbaladı... Bal kabağından yaptığı besteli (pestil) bir çanağa koydu.

"Durun bakalım evde başka ne var ne yok", dedi ama içeride dışarıda hiçbir şey bulamadı...

"Bizden bu kadarmış, sarı oğlum" dedi.

Gitti bi çanak da yağlı zeytin koydu, "bunlar yarın ki, yerli malı haftası kutlaması için" dedi...

Sabah erken kalkıp, ateşi yakmış bir de ekşi mayalı

buğday ekmeği yapmış, onu da koydu torbaya...

İlkokul birinci sınıftaydım, ilk kez yerli malı haftası kutlayacaktım, öğretmenimiz, "yarın evde ne bulabilirseniz getirin" demişti, anam, benden önce okuyan abim ve ablamdan dolayı tecrübeliydi...

Herkes bir şey getirdi, dağda oturan ve göçebeliğe devam eden arkadaşlar meneviş ağacının sakızını getirdiler.

Patates haşlaması getirenler mi arasınız, turşu getiren mi ararsınız...

İplere dizili kuru incirler, ceplerinde kuru üzümler...

Meyve diye; Kızıleşi (turunç) getiren bile vardı. Hayatımızda görmediğimiz kadar çok yiyecek birikmişti...

Masaların etrafına toplandık. Öğretmenimizin "başlayın" demesini bekliyoruz.

Rahmetli Tevfik Özabalı öğretmenimiz, sözlerine şöyle başladı.

"ÇOCUKLAR, BİZ ÇALIŞMAK ZORUNDA KALAN BİR MİLLETİN DEĞİL, ÇOK ÇALIŞMAK ZORUNDA KALAN BİR MİLLETİN ÇOCUKLARIYIZ...

Çalışacağız, üreteceğiz ve satacağız. Kendi malımızı kullanacağız. Dışarıya paramızı boşu boşuna akıtmayacağız. Biz fakir bir milletin çocuklarıyız ayrıca...

O nedenle tutumlu olacağız. Yamalı pantolondan, gömlekten utanmayacağız. Neden utanacağız kirli ve pis olandan utanacağız. Hırsızlıktan, arsızlıktan utanacağız... Başkasının hakkını, hukukunu çiğnersek utanacağız..."

Hepimiz dikkatle dinliyorduk onu.

Küçücük yüreklerimiz milletimiz için atıyordu.

Yüreklerimiz ülkemizin kurtarılması için atıyordu. Sonra eliyle karatahtamızın üzerinde fotoğrafı bulunan Mustafa Kemal Atatürk'ü gösterdi. "Onun çocukları olmak ancak böyle olabilir."

"Eşit ve özgür bir ülke yaratmakla olur"

Hepimiz başımızı fotoğrafa cevirdik. Her gün gördüğümüz çaktık kaşlı Kemal Paşa bize gülümsüyor muydu ne?

"Şimdi oturun ve afiyetle yiyin"

Mis gibi keçi peynirlerini, yeşil soğanları, haşlanmış yumurtaları boyun damarlarımız çıka çıka yedik. Yörük ninelerin çalkadığı ayranlardan içtik. Yağlı yoğurtları kaşıkladık. Dağlardan toplanan kuzukulağı, köremen, sılcan filizlerini de yedik...

Sonra zili çaldı öğretmenimiz, bahçeye çıktık, küçük sepet gibi karınlarımızla şişine şişine bahçede dolaştık...

O gün orada yediklerimizin içinde neler vardı ki, hep o günü ve o güzel yerli yiyeceklerimizi unutmadım ben?

Öğretmenimizin konuşması mı, bizi adam yerine koyması mı? Ciddi bir şekilde bizim ve milletimizin farkına varmamız mıydı?

Şimdi ülkemin topraklarının büyük bölümünün satıldığı, marketlerde satılanların neredeyse tamamına yakının yabancı olduğu, tarımın öldüğü, samanın bile ithal edildiği, etin sütün tekelleştiği bu günlerden baktığım için mi?

Üretmek, paylaşma ve ülken için çalışmak kavramlarının ötelendigi bir başka iklimde yaşadığımız için mi özlüyorum o günleri?

Yerli Malı haftasının laf olsun diye kutlamasından mı hep o birinci sınıftaki yiyeceklerin tadını anımsıyorum...

Çağın çok gerisinde kalan ve burun kıvrılan o yerli malı haftaları, bize yurtseverliği, tutumlu olmayı, dayanışmayı, eşit yaşamı öğretti...

Her birimiz; şimdi başka YILDIZLARA taşınmış gibi hayretler içinde bakıyoruz geçmişte bizi biz yapan değerlere...

O halde yüksek sesle söyleyelim: YERLİ MALI HAFTASI KUTLU OLSUN...

Selamlar ve saygılar...

Erdal Atıcı

12 Aralık 2020

Mektepli Gazete | BİR ESKİ TÜRKİYE ÖYKÜSÜ DAHA...