Bildiğimiz Eğitimin Sonu
Salgın nedeniyle eve kapandığımız ve tecrit edildiğimiz bu dönemin sağlıkla birlikte en çok konuşulan konusu eğitim ve okul eğitimi oldu.

Paylaş
Yazı boyutu
100%
Salgın nedeniyle eve kapandığımız ve tecrit edildiğimiz bu dönemin sağlıkla birlikte en çok konuşulan konusu eğitim ve okul eğitimi oldu. Senenin 8 ayı, her sabah kalkıp okula gitmek alıştığımız hayatın en güçlü rutinlerinden biriymiş. Mart ayında, neredeyse bir hafta içinde 185 ülkede okullar tamamen kapatılınca ve 1.6 milyar çocuk okullardan uzak kalınca salgının etkisini daha yakından hisseder olduk ve hayatımızın “normal” seyrinden çıktığını daha iyi anladık.
Salgın döneminde en çok kullanılan kelimelerden biri “yeni normal” oldu. Ekonomi, siyaset ve birçok başka alan salgın sonrası dönüşecek küresel ve toplumsal koşulları bu kavram ile birlikte niteler hale geldi. Eğitimde “yeni normal” kavramı da gittikçe daha çok konuşulur oldu. Örneğin uluslararası danışmanlık firması McKinsey&Company eğitim sitemlerinin salgına vereceği yanıtı 5 adımda yapılandırdı ve bu adımlardan birinin de okula döndükten sonra eğitimde yeni normali hayal etmek olduğunu söyledi. Bu adımın en temel önceliğinin de gerçekçi eğitim inovasyonları geliştirmek olduğunu belirtti.


Salgın’ın sağlık, ekonomi, siyaset gibi alanları nasıl dönüştüreceği hararetle tartışılıyor. Dünya ekonomisinin 1929 krizinden beri gördüğü en büyük ekonomik krizden bahsediliyor. Küreselleşmenin geleceği sorgulanıyor. Eğitim sistemleri açık sistemler ve bu tartışmaların eğitimi ve özellikle de okul eğitimini etkilemeyeceğini düşünmek saflık olur.
Velev ki, salgın bitip eski eğitim hayatımıza kısa süre içinde dönecek olsak bile salgını vesile bilip eğitim ve okul eğitimi tartışmasını bir adım ileriye taşımak önemli bir fırsat. Zira “yeni normal” derken eski eğitim modelimizin ne kadar “normal” olduğu şüphe götürür. Salgın olmadan önce de eğitim ve okul eğitimi küresel bir anlam ve öğrenme krizi ile karşı karşıyaydı.
Eğitimde eski “normal”…
Avusturyalı yazar Stefan Zweig’ın (1881–1942) Dünün Dünyası isimli otobiyografisinde “Önceki Yüzyılda Eğitim” başlıklı bir bölüm yer alıyor. Zweig’ın eğitim hayatını anlattığı bu bölüm 1800’lerin sonunda, okul eğitimi ile ilgili çarpıcı bölümler içeriyor:
En ince ayrıntısına kadar planlanmış ve kupkuru şemalara göre düzenlenmiş olması yüzünden okuldaki saatler de son derece vasat ve sıkıcı geçiyordu. Bireye uygun olarak düzenlenmeyen ve öğretim programının gereklerinin ne kadar karşılanabildiğini bir otomatik makine gibi “iyi”, “yeterli” ve “yetersiz” gibi rakamlarla gösteren soğuk bir öğrenme makinasıydı orası. Ama farkında olmadan bizi kızdıran şey, okulun insan sevgisinden ve kişisellikten yoksun soğuk bir yer olması ve askeri kışlalardakine benzeyen katı disiplin anlayışıydı.
Bizler derslerimizi öğreniyorduk ve öğrendiklerimiz sınavla kontrol ediliyordu. Sekiz yıl boyunca hiçbir öğretmen, bir kez bile olsun, bizim ne öğrenmek istediğimizi sormadı.
O yüzyılda, daha gelişimini tamamlamamış genç vücutların temiz havaya ve harekete ihtiyaç duyduğu henüz öğrenilmemişti. Dört ya da beş saat sıraların üstünde büzülürek oturduktan sonra, bu soğuk ve dar koridorlarda on dakikalık ara yeterli görülürdü.
Avusturya’nın bütün resmi dairelerinde olduğu gibi bizim okulumuzun içine de yayılmış olan o küflü ve çürük kokulu havayı bugün bile unutamıyorum; aşırı derecede ısıtılmış, tıka basa doldurulmuş ve hiçbir zaman doğru dürüst havalandırılmamış sınıflarımızı kaplayan o kokuya bizler “devlet kokusu” derdik, bu iğrenç koku önce elbiselerimize ve daha sonra da ruhumuza işlerdi.
Okula borçlu olduğum ve beni gerçekten de en çok mutlu eden tek anım, bir daha ayak basmamak üzere kapısını arkamdan çekip çıktığım gündür.


Nasıl? Zweig’in betimlemeleri tanıdık geldi mi? Aradan yüz yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen okulu tarif ederken kullanılan kelimelerle bugünün okul eğitimi hakkında kullandığımız kelimeler benziyor mu?
Eğitim ve okul sistemimizin salgından önce de normal olduğunu söyleyemeyiz ne yazık ki. İçinde bulunduğumuz öğrenme krizini en görünür kılan araştırmalar, temel eğitimi bitirmiş öğrencilerin okuduğunu anlama, matematik ve bilim okuryazarlığı gibi temel becerilere erişim düzeyini ülkeler bazında karşılaştıran PISA gibi araştırmalar. PISA’dan bir veri ile öğrenme krizine örnek verelim. OECD ülkeleri her sene sadece matematik eğitimine 240 milyar dolar harcıyor. Buna karşın OECD ülkelerindeki çocukların neredeyse yarısı matematikte temel yeterlik düzeyine erişemiyor.
Öte yandan bildiğimiz “normal” eğitim eşitsizlik ve adaletsizlikle malul bir eğitim sistemi. Yine PISA sonuçlarına göre Güneydoğu Anadolu bölgesinde okuyan bir öğrenci, Akdeniz bölgesinde okuyan yaşıtının iki okul yılı gerisinden geliyor.
Eğitimin ve okul eğitiminin çağımızın devasa iklim, açlık, eşitsizlik, çatışma ve benzeri problemlerine etkili bir yanıtının olmaması da madalyonun öbür yüzü.
Bu öğrenme krizi aynı zamanda okulun krizi tabii. Çünkü okul hala kitle eğitiminin en önemli taşıyıcısı, buna karşın çocukların ve eğitimcilerin yılın 180 iş gününü ve günün 7–8 saatini geçirdikleri okulun işlevini ne kadar yerine getirdiğine dair ciddi bir tartışma canlı bir şekilde salgın öncesinde de devam ediyordu.
Özetle eğitimde yeni normali konuşurken eski eğitim modelimizin de pek normal olmadığını hatırlayalım ve salgın vesilesiyle çocuklar, eğitimciler ve aileler için anlamlı bir okul eğitimini nasıl kurgulayacağımızı birlikte tartışalım. Zira okulun çocukların özellikle sosyal-duygusal gelişimi açısından ne kadar önemli bir kurum olduğunu bu dönemde daha yakından görmüş olduk.
O halde salgından çıkardığımız dersler ışığında okulu ve okul eğitimini yeniden nasıl tarif etmeliyiz?
Okulun karşı karşıya olduğu anlam ve öğrenme krizini aşacak yeni bir okul tasarımını nasıl hayata geçirmeliyiz?
Eğitimde “yeni normal” değil “yeni okul tasarımı”
Yukarıda bahsettiğimiz krizlere ve sorunlara yanıt verecek bir okul eğitimini hangi sütunlar üzerine inşa edebiliriz. Tartışmaya başlarken bu sütunları veya temel taşlarını koymakta yarar var. Ben kendimce aşağıdaki 5 sütunu öneriyorum.
1. Öğrenmeyi harmanla, tersyüz et, herkese ulaştır.
Salgının belki bize öğrettiği en önemli şey teknolojinin aslında ne kadar kullanılabilir ve işlevsel olduğunu daha iyi anlamamız oldu. Hayatımıza Zoom diye bir mucize girdi, günde ortalama 300 milyon insan kullanıyor. Hem işlerimizi hem de eğitimimizi uzaktan öğrenme araçlarıyla ne kadar kolaylaştırabileceğimizi, karbon ayak izimizi ne kadar azaltabileceğimizi, ne kadar gereksiz bir hareketlilik içinde olduğumuzu ve dijital dönüşüm dediğimiz şeyin düşündüğümüz kadar zor ve uçuk bir hedef olmadığını her gün daha iyi deneyimleme fırsatı bulduk.
Eğitime teknoloji entegrasyonu veya eğitimde dijital dönüşümün düşündüğümüz kadar zor olmadığını gördüysek ve yararlı olduğunu düşünüyorsak öğrenme kültürümüzü dönüştürmekte neden kullanmayalım? O çok kıymetli okul zamanını çocuğun doğal ihtiyaçları olan, oyuna, sosyalleşmeye, harekete, spora ve sanat gibi etkileşimi yüksek öğrenme deneyimlerine ayırırken geri kalan öğrenme yaşantılarını uzaktan, video ile veya başka araçlarla verebilir miyiz? Böylece her şeyi okulda öğretme hastalığından da kurtuluruz belki.
Burada en önemli ve kritik konu yine eşitsizlik. ERG’nin (Eğitim Reformu Girişimi) salgın döneminde yayımladığı “Türkiye’de Koronavirüsün Eğitime Etkileri” yazı serisi salgın döneminde de temel problemin eşitsizlik olduğunu, dijital ayrımın birçok çocuğu uzaktan eğitimden “uzak” tuttuğunu ortaya koydu. Bu aynı zamanda küresel bir problem olarak da ortaya çıktı.(Kaynak:egitimpedia)