Mektepli Gazete

Almanya Eğitimde Neden Başarılı Oldu?

Bir Alman profesör arkadaş, kız kardeşiyle ilgili bana şöyle bir olay anlattı: Kız kardeşi bir gün babasına, kız arkadaşı ile Almanya’dan Hollanda’ya bisiklet ile gitmek istediğini söyler. İki kafadar kız arkadaştan biri 14, diğeri 15 yaşındadır. Baba, tamam der ancak bir şartla. “Bisikletini tüm parçalarına ayıracağım; eğer parçaları birleştirebilirsen, gidebilirsin.”

Paylaş
Yazı boyutu
100%
Almanya eğitimde neden başarılı oldu?


Kemal İnal
Bir Alman profesör arkadaş, kız kardeşiyle ilgili bana şöyle bir olay anlattı: Kız kardeşi bir gün babasına, kız arkadaşı ile Almanya’dan Hollanda’ya bisiklet ile gitmek istediğini söyler. İki kafadar kız arkadaştan biri 14, diğeri 15 yaşındadır. Baba, tamam der ancak bir şartla. “Bisikletini tüm parçalarına ayıracağım; eğer parçaları birleştirebilirsen, gidebilirsin.” Baba bisikleti en küçük parçasına değin söker; kızı da gayet başarılı biçimde tüm parçaları birleştirir. Sonra da iki kız çocuğu, Almanya-Hollanda bisiklet turunu yapar.
***
Olayı anlatan Alman profesör arkadaşı epey tanıyorum. Sözleri yanlış olamaz. Peki, bu olayı nasıl yorumlamalı? Sanırım Alman mucizesinin ardında bu olayda kendini temsil eden bir düşünce veya bakış açısı var. Bir düşünün, Hitler gibi bir faşist lidere sorgusuz-sualsiz baş eğen Alman halkı, 1945’te yıkılmış ve imajı yerle bir olmuş bir ülkeyle baş başa kalır. Ancak binalar yıkılmış, kentlerin altyapısı çökmüş, ülke baştan başa harap ve fakir düşmüş olsa da, Almanya’nın bir geleneği vardır. Biz bu geleneği amiyane deyimiyle “Alman disiplini ve çalışkanlığı” olarak nitelendiriyoruz. Çok fazla Alman üniversitesi, Goethe, Kant, Hegel, sanayileşme, burjuvazi, Mercedes, Bayer Münih, şampiyon Alman futbol milli takımı falan demeye gerek yok. Bisiklet örneği üzerinden gidelim. Baba, kız çocuğuna hemen ‘hayır’ demez (biz muhtemelen derdik, dediğimizde de haklı olurduk, o da başka bir konu). Ancak önemli bir şart öne sürer ve olaya, güvenliği teknik açıdan değerlendiren bir bakış açısıyla yaklaşır. Yüzlerce kilometre bisiklet sürecektir iki kız çocuğu. Yolda muhtemelen bisikletleri bozulacak; jantı kayacak, lastiği patlayacak, zinciri atacaktır. Baba, kız çocuğunun, bu sorunların farkında olup olmamasının ötesinde, çözüp çözemeyeceğini görmek istemiştir. Baba, duygusal veya geleneksel (onlara güvenmeme, çocukların başına bir şey gelmesi vb.) değil, akılcı açıdan yaklaşmıştır. Çocuğunu olası sorunlar karşısında test etmiştir. Çocuğunun bindiği aracı bilip bilmediğini, parçaları tanıyıp tanımadığını kontrolden geçirmiştir. Alabildiğine rasyonel bir bakış açısıdır bu. Çocuk ile makine (bisiklet) arasındaki ilişkinin durumunu görmeyi ummuştur. Peki, baba, çocuğunu bu riskli durum için önceden eğitmiş midir? Küçük çocuk nasıl oldu da o koca bisikletin tüm parçalarını yardım almadan tekrar birleştirebilmiştir? Bunun için kısa bir kavramsal analiz yapmak gerekir.
***
Almanlar, eğitimle ilgili iki önemli kavram ürettiler: “Erziehung” ve “Bildung”. Bir aydır Almanya’da bir üniversitede araştırmalarıma devam ediyorum; sosyal hayatta da değişik kimliklerden Almanlarla tanışıyorum. Geçen gün bir mekânda genişçe sohbet ettiğim Alman emekli itfaiyeciye bu iki kavram arasındaki farkı sormuştum. O da erziehung’un daha ziyade ilkokul düzeyi eğitimini, bildung’un da yükseköğretim düzeyi öğretimi ifade ettiğini söylemişti. Yanlış bir açıklama değil. Daha geniş bir açıklamayla, aradaki fark şu: Erziehung’da bir “dayatma” (imposition) biçiminde okul öğrencilerine planlı-programlı eğitim verirsiniz; buna genel olarak “öğretim” (teaching) diyoruz. Taviz vermez, sert Alman öğretmeni bu dayatmayı çok iyi yerine getirir. Bildung’da ise temel ve orta öğretim sonrası bireyin bir “yönelim geliştirmesi” söz konusudur. Bildung’da birey, az-çok özgür biçimde, araştırmacı ve yaratıcı olmaya çalışarak kendi yaşamının güzergahını belirlemede bir yön seçer, yönelim geliştirir. Elbette uzmanlardan yardım alarak. Deyim yerindeyse, Alman ilk ve orta öğretiminde “disiplin” ön plana çıkarken bu disiplinin bilgi, deneyim ve beceri anlamında belli otoritelerin altında gelişmesi için öğrenciye belli bir “bireysel sorumluluk bilinci” aşılanır (O yüzden 18 yaşına gelen bir Alman genci, rahatlıkla ailesinden ayrılıp ayrı bir ev açarak kendine yeni bir yaşam kurabilir). Aslında bu olay, daha “kindergarten” aşamasında başlar; yani erken çocukluk eğitiminde veya okul öncesinde. Disiplin, beraberinde çalışkanlığı getirir. Gündelik hayata ilişkin gözlemlerinizde Almanların yavaş, ağır ama temkinli, planlı ve düzenli çalıştığını görürsünüz. Çalışmalarının ürünleri genellikle çok kalitelidir; sağlam, güvenilir ve neredeyse kusursuzdur. Bu alışkanlık, eğitimin bir ürünüdür. Fakat Almanların kendine has mucizelerinin püf noktası şuradadır: Almanya, alabildiğine bireyci/liberal bir toplum olmasına rağmen, milliyetçiliğin kaba aldatışına düşmeden tek bir toplum olarak kendine ortak hedef koyup onun peşinden kolektif olarak gidebiliyor (Hitler, Alman toplumunun bu özelliğini fark ettiği için iktidara gelebilmişti).
***
Bisiklet olayına yeniden dönelim: Baba, çocuğuna güvenmiştir. Çünkü bu güvenin temelinde, çocuğunun daha o yaşında ülkeler arası bisiklet yolculuğu yapabilecek özgüvene sahip olmasında önemli bir pay sahibidir. Erziehung ailede/evde başlar. Çocuk, evinde ve sonra okulda bu özgüveni sağlayan disiplin, çalışkanlık ve dürüstlüğün gereğini yerine getiren bilgi, değer ve becerileri edinir. Baba, çocuğuna hemen hayır demeyerek onun bir kişilik sahibi olduğunu teyit etmiştir. Bu kişilik, temel eğitim düzeyinde sorumluluk ve disiplin bilincini edinerek ileride bildung için gereken yönelim geliştirmenin entelektüel ve pratik temellerini edinir. Çocuk, bisiklet turuna çıkarak erziehung aşamasından bildung aşamasına geçmiştir. Kız çocuğu bisiklet turu talebiyle, bu kişiliğe temel olan disiplin, sorumluluk ve özgüveni kazandığını ilan etmiştir. Almanya’yı ikinci dünya savaşı sonrası sadece Amerikan yardımları ayağa kaldırmadı; daha ziyade bu kişilik türü başardı bunu. Ancak bu kişiliğin eğitimde ortaya çıkmasını sağlayan temel etkenlerden biri de, Alman dili ve kültüründe dile gelen felsefedir. Almanya, son derece tinsel, soyut ve idealist felsefesi temelinde güçlü bir pratik ülkesi yaratabildi. Bu idealist felsefe Goethe’de bir halkın kültürel/edebi ifadesini (genelde romantizm), Kant’ta ahlaki sorumluluğunu (Alman etiğini) ve Hegel’de Alman devletinde temsil edilen tinsel (Geist) yaklaşımını (Alman idealizmi) buldu. Hegel, modernliğin kazanımlarıyla bireyin kendine döndüğünü; bu sayede özbilinç kazandığını, kendi kaderini belirlediğini ve kendini gerçekleştirmede aklını daha fazla ve etkili kullandığını belirtmiştir. Kant da bilginin inançtan ayrılması gerektiğini söylemiştir. Almanların bir numaralı sosyoloğu Max Weber’in kapitalistleşmenin amansız bir bürokratikleşmenin yanısıra rasyonelleşme yaratacağını söylemesi, Alman toplumunda önemli ölçüde gerçekleşmiştir.
***
Alman eğitimi aslında pedagoji (“Pädagogik”) temelinde yükselir; yani çocuk/genç eğitiminde. Bu, erziehung ile başlayıp bildung ile devam eder. Kant’ın eğitim üzerine çalışması, bunun açıklamalarıyla doludur. Başarısız olsa, geriye düşse bile Alman kişiliği sonuna değin canla başla, disiplinli bir şekilde ve ciddiyeti yitirmeden çalışmaya devam eder. Alman milli futbol takımı bunun en bariz örneğidir. Gündelik hayatta Almanları izleyin; soğuk, sakin ve fakat şaşmaz bir kuralcılıkla yaşamlarına devam ederler. Saat gibi. Kuralları bir toplum olarak kendileri koyarlar; ona da topluca uyarlar. Sabahın köründe, izbe bir kavşakta bile kırmızı ışıkta onları durmaya iten şey, bu kuralcılığın içselleştirildiği kültürün eğer sürekli ve disiplinli bir şekilde uygulanırsa, yaşamlarının daha müreffeh, kolay ve verimli olacağına dair güçlü inançtır. Bu inancı daha okul sıralarında alan Almanlar için pedagoji, erziehung ile bildung arasında sistematik bir şekilde işleyen bir araçtır. Bisikletin parçalarını öğrenmek bir erziehung işidir ancak o bisiklet ile tura çıkmak, macera yaşamak, yeni yerler keşfetmek bir bildung işidir. Yöneliminizi, sağlam bir temel eğitim olmadan gerçekleştiremezsiniz. O yüzden Türkiye’nin çocuklarının genelde disiplinsiz, lakayt ve sorumsuz olduğundan şikâyet eder öğretmenler. Almanya’da doğup büyümelerine rağmen Türkiye kökenli çocukların Türkiye’dekilerden pek de farklı olmadıklarını buradaki öğretmen ve sosyal pedagoglar söylüyorlar. Peki nasıl oluyor da Almanlar, Türkiye/göç kökenli çocukları eğitmekte pek de başarılı olamıyorlar? Sanırım bunun cevabı, Almanya’da onca geçen yıla rağmen, Türkiye’nin aile, din ve eğitim kültürünün Almanya’daki Türk ailelerinin evlerine mütemadiyen taşınmasıdır. Bu başka bir tartışma konusu.
***
Sonuç olarak, enflasyonun ekside olduğu, bütçenin habire fazla verdiği, sosyal devletin sistematik bir şekilde işlediği, her alanda başarı için zirvelerin zorlandığı bir ülkenin insan kalitesine bakmak gerekir. Bu insanlar da okulda yetişiyor. Ancak, kanımca Alman ailesi ile okulu arasında bir uyuşma ve örtüşmenin olması, işi çok kolaylaştırıyor. Fakat daha da önemlisi, Almanların mükemmel bir şekilde uyguladığı mesleki eğitimdir. Almanya’da bizdeki gibi herkes, ille de üniversite okuyacağım diye tutturmaz; bir meslek sahibi olup yaşamını hemen kazanmak son derece rasyoneldir zira Alman sanayisi, tarımı ve ticareti güçlüdür. Meslek eğitimi alan genç, bu sektörlerde kendine göre bir iş bulabileceği motivasyonuyla gayet rahat yetişir. İşsiz kalacağım korkusu çok azdır. Kaldı ki işsiz olanların bile gelir, kira, çocuk yardımı gibi birçok imkânı vardır. Bu son derece kapitalist sistem içinde sosyal refah devletinin kazanımlarının iyi-kötü devam etmesi ilginç. Okulların da öyle. Kamu okullarının bu derece güçlü olması, bir tesadüf olmasa gerek.
Mektepli Gazete | Almanya Eğitimde Neden Başarılı Oldu?