Mektepli Gazete

Ali Çetin Yazdı: Köyden Şehre, zorlu okuryazarlık serüvenim

Çocukluğunu köyde geçirenler için sözel kültür, ilk bilinçlenmenin ve değerlerin edinildiği bir dönemdir. Sözel kültürün insanın gelişimi sürecinde önemli etkileri olduğunu, en azından kendi gelişimimim içinde önemli rol oynadığını düşünüyorum. Kim olduğumuzu ve bakış açımızı belirleyen, aslında yaşadığımız deneyimler, içinde bulunduğumuz koşullar, yer aldığımız örgüt ya da örgütlenmeler değil midir? Bizi biz yapan olgu, yaşam deneyimlerimiz değil midir?

Paylaş
Yazı boyutu
100%
Köyden Şehre: Zorlu Okuryazarlık Serüvenim

Ali Çetin

Çocukluğunu köyde geçirenler için sözel kültür, ilk bilinçlenmenin ve değerlerin edinildiği bir dönemdir. Sözel kültürün insanın gelişimi sürecinde önemli etkileri olduğunu, en azından kendi gelişimimim içinde önemli rol oynadığını düşünüyorum. Kim olduğumuzu ve bakış açımızı belirleyen, aslında yaşadığımız deneyimler, içinde bulunduğumuz koşullar, yer aldığımız örgüt ya da örgütlenmeler değil midir? Bizi biz yapan olgu, yaşam deneyimlerimiz değil midir?

Benim yaşamımda köy, köyde ailem ve özellikle nenem, sonra şehir ve içinde bulunduğum örgütlenmeler belirgin biçimde etkin oldu.

Maraş’ın Elbistan ilçesinde ovada yer alan bir Türk Alevi köyünde doğdum. İlkokulu ikinci sınıf hariç köyde okudum. Sonra “şehre”, Çukurova’ya biz okuyalım diye “göçtük”. Köyde kapalı bir toplumda büyüdüm. Köyün hepsi neredeyse uzak-yakın birbirine akrabaydı. Elbistan’la, şehirle ilişkileri sadece ürün satmak ve kendi üretmedikleri ürünleri almakla sınırlıydı. O nedenle aktarılan esas kültür, sözeldi. Yazılı kültür dediğin şey ise nadir evlerde okunan “Hz. Ali cenkleri”, bir de babamın bize uzun kış gecelerinde okuduğu “Bin bir Gece Masalları”. Zaten sözlü kültür dediğin şey de masallar, söylentiler, rivayetler değil mi?

Nenem Miyase ki, herkes ona Mese diye seslenirdi, ilkokula bile gitmemiş, güzel küçük yüzü, “cin gibi” bakan gözleri ve her şeyi mesellerle anlatan bilge bir kadındı. Müthiş bir gözlem yeteneği vardı. Dedemin güzelliğine vurulduğu ve başka bir köyde kaçırarak bizim köye getirdiği ikinci eşiydi.

İlkokula 5 yaşında başladım. Sevgi üzerine meselini ilk işittiğimde sanırım birinci sınıfı bitireceğim günlerdi. Okulda bir kız vardı, mali durumu bizden iyi olan bu kızdan kendimce hoşlanıyordum. O ise “eğitmenin” oğlu ile daha çok konuşuyordu. Nenem bize geldiğinde durmadan benimle konuşmaya, konuşturmaya çalışır ve bana öğütler verir, meseller söylerdi. Bunu ölene kadar da sürdürdü. İşte, ona kızın bana yüz vermediğini, eğitmenin oğlu ile teneffüslerde konuştuğunu söylediğimde bana söylediği buydu. Ondan sıkça duyduğum ve neredeyse ilişkilerde bakış açımı belirleyen onun “Sev seni seveni, yer ila yeksan ise, sevme seni sevmeyeni Mısır’a Sultan ise” deyişidir. Ben karşılıklı sevgiyi, saygıyı, insanların konum ya da zenginliklerini dikkate almadan eşit bakmayı, okuması ve yazması olmayan Mese nenemden öğrenmiştim. “Nasılsa yırtılan kör Hasan’ın şalvarı” ya da “Düğünde şalvarını veren kadın gibi olma”, “Cıllo’nun pınara pislediği gibi iş yapma” ve daha çok fazla deyim ve arkasından anlattığı meselleri ya da söylenceleri de ilk ondan duymuştum.

Köyde sulu tarlası en çok olanlardan muhtar, ağa ailesi, bakkal bir kısım aileler, bizlerden daha iyi ekonomik koşullara sahiptiler. Okulda da onların çocukları daha gözdeydi. Piyeslerde roller onlara verilir, törenlerde onların çocukları konuşurdu. Köyde pek kimse de onlara laf edemezdi. Eğer erkeklerden biri yolda yürüyorsa ve bir kadın herhangi bir nedenle evden çıkmış ve yolun karşısına geçecekse, erkeği ama en çok da varlıklı erkeği gördüyse, yüz metre uzakta da olsa, yolun kenarında başı önde, ellerini göbek hizasında bekleyecek, o geçtikten sonra yolun karşısına geçecekti. Geçerse terbiyesiz, saygısız, büyük-küçük bilmez, ahlaksız damgasını yer ve bu konu, kadını-erkeği herkesin arasında hemen yayılırdı. Bu saygıydı! Hanım efendilikti! Ağır başlılıktı! Neneme niye diye sorardım; o da bana mesellerle anlatır, sıkılınca ‘amaan! ne de çok meraklısın böyle gelmiş böyle gider’ derdi.

Sanırım dördüncü sınıftaydım. Köyün ileri gelenleriyle, ağa ailesinin çocuğu da dâhil, oyun oynuyorduk. Yaklaşık iki karış uzunluğunda ince dallardan kesilerek ucu kazık şeklinde yontulmuş ve ıslak toprağa saplanan ve önce saplanmış bir kazığı devirince onu devirenin kazandığı adına “kazguç” dediğimiz bir oyundu oynadığımız. Oyunda kavga çıkmış ve ağa ailesinin oğlu, biz daha yoksul beş altı çocuğun itirazına rağmen, haksız olsa da, istediğini bize kabul ettirmişti. Biz bağrış-çağrış itiraz etsek de, sonucu değiştirememiş ve korkumuzdan bir şey de yapamamıştık.
Bu durumu yine Mese nenemle konuşurken, bana bir tavuk hikâyesi anlatmıştı. Dedim ya, belki de benim sosyalist olmam ya da örgütlenmeye inanmam, onun meselleri sayesindedir. Hikâye, köyde herkesin beslediği, her gün gördüğümüz ve yanında geçtiğimiz, bazen de gizlice tekme attığımız tavuklarla ilgiliydi.

Şöyle demişti:

“-Bak yavrum, sen hiç alıcı kuşlar (şahin, atmaca, kartal gibi kuşları kastetmişti) geldiği zaman tavuklar ne yapar bilir misin?

-He, hemen kaçarlar.

- Kaçarlar ya. Tavuklar tarlada bahçede yayılırken yukarılarda güneşin altında kanatlarının gölgesi tavukların üzerine vurunca tavukların zaten olmayan akılları gider. Gıdak, gıdak bağırarak deli gibi oraya buraya koşarlar. Niye? Farfaracıdırlar da ondan. Başka bir şey de bilmezler. Kanat çırpar, gölgeden kurtulmaya çalışırlar. Tavuklarda akıl yoktur. Kümese, eve de kaçmazlar. Rastgele, yaygara yaparak kaçarlar yalnızca. Alıcı kuş ne yapar? Sürüden birini gözüne kestirir; diğerlerinden ayrı bir celfine (piliç) doğru süzülür. Gelir cıynaklarını (tırnaklarını) tavuğun sırtına geçirir. Gagasıyla da tepesinde tutar. Tavuğun olmayan aklı bir daha çıkar. Korkudan kanat çırpıp kurtulmaya çalışır ki, bu da alıcı kuşun istediği şeydir. Alıcı kuş iki kanat çırpma ile ama daha çok tavuğun kanat çırpmasının da yardımıyla onu yerden kolayca kaldırır. Bak, el kadar kuş, iki kilo tavuğu havaya nasıl kaldırır? Tavuğun kendi yardımla. Diğerleri dönüp bakmazlar bile, bağırarak kaçmaya devam ederler. Gölge uzaklaşınca da, hiçbir şey olmamış gibi tarlada ne bulursa yemeye devam ederler. Bizim tavuk ise havada kurtulmak için çırpınmaya, kanat çırpmaya devam eder. Alıcı kuşun yaptığı tek şey, tavuğu istediği yere, köyün dışına götürmektir. O sadece gagasıyla bir gemici gibi yön verirken tavuk çırpınarak kendini uçurur. Köyün dışında alıcıkuş bir kaya gördü mü, tavuğu bırakır. Tavuk kayanın üzerine düşer. Kemikleri kırılır. Eti ayrılır. Artık alıcıkuşun yapacağı tek şey, oturup taze tavuk eti ile bir güzel karnını doyurmaktır. Yavrum, tavuk gibi ciyaklamayın. Madem o oğlan sizi kandırıyor, korkutuyor, bağıracağınıza onun elindekileri siz alın. Siz daha çoksunuz. El birliği, ağız birliği ettiniz mi, kimse size bir şey diyemez, babası da size inanır köylü de.

Nenem doğada gözlemlediği bir olayı bana anlatırken hiç duymamıştı burjuvazi kelimesini, bilmezdi örgütlenmeyi. Onun için böyleydi bu dünyanın düzeni. Ne Marx’ı biliyordu ne sınıfları ne de burjuvazinin bizi nasıl yönettiğini. Aklının ucundan bile geçmiyordu böyle şeyler. Ama çok sonraları “Kapital”i, Lenin’i, Engels’i okurken bu hikâyeyi hep düşünmüştüm; bugün de düşünürüm. Anlattığı hikâye çok önemliydi. Onlarca cilt kitap okusam da, sınıfları, sınıf mücadelesinde birliği, örgütlenmeyi ve burjuvazi bizi nasıl yönetiyor cevabını bu netlikte ve özde anlatabilir miyim bilmiyorum!

Köyümüzde cem ayinleri yapılırdı. Bu ayinlerde saz çalıp deyiş söyleyip, semah dönmekten öte köyün sorunları da kavga, küslük, tarlaya tecavüz, hayvan anlaşmazlıkları vb. çok ciddi olmayan sorunlar “halk mahkemesinde” çözülürdü. “Ocak”tan gelen dede, geçmişte anlatılagelen söylenti ve rivayetleri, başka köylerde gördüklerini ve olayları meseller olarak anlatırdı.

Köyde çok kar yağardı ve kış geceleri uzun olurdu. Kimi zaman ilkokul mezunu babam bize “Bin bir Gece Masalları” kitabından bir hikâye okur, sonra onunla ilgili yorumlarını anlatırdı. Kimi zaman “Hz. Ali Cenkleri”nden parçalar okurdu. Çok eskilerin dilden dile gelen söylencelerini anlatırdı. Ama en çok, annemin masalları için ona yalvarırdık. Nereden bulurdu o kadar masalı ve nasıl ezberlemişti, bilmiyorum. Ama bize durmadan hep yeni masallar anlatırdı. Bazen tekrarını, çünkü biz isterdik. Zavallı kadın, anlatırken bütün günün yorgunluğu ile uyuyakalır, etrafında beş çocuk onu sarsar, “ana ana uyudun yine” derdik. Hiç yüksünmeden ‘nerede kalmıştık?’ der, biz hatırlatınca devam ederdi. Masallar hep öğreticiydi. Aşk üstüne, dürüstlük üstüne, adalet üstüne, ekip biçme üstüne, namus ya da namussuzluk, kahramanlık üstüne. İnsanın kötülüğü üstüne. Ama hep kötüleri yenen bir kahraman çıkardı. Böylesine sağlam bir sözlü kültür sanırım çok derinlere işlemiş bir çocukluk bıraktı bana.

Bu ortam içinde okuma-yazma öğrendim, ilkokulu bitirdim ve annemin babamı zorlamasıyla okumak ve yaşamak için Çukurova’ya taşındık. Taşındığımız şehir Kırıkhan’dı. Kırıkhan’da tarla sahibi ağalar, memurlar yani ekonomik olarak daha şanslı kesim, Cumhuriyet Mahallesi’nde otururdu. Göçmenler, Kürtler, Araplar, yoksul Türkler ise Yeni Mahalle’de ve daha çok şehrin çevresinde yaşarlardı. Bizim mahallelerde “Destancılar” gezerdi. Destanları hem bağırarak türkü gibi söylerler ya da teypte çalarlar hem de üçüncü hamur kâğıda basılmış olarak satarlardı. Bazen de mahalle arasında bir sokakta kadın çocuk toplanmış, destanı hem okur hem satar ve destanın hikâyesini anlatırlardı. Bunlar bir çeşit Kürt “dengbej”lerinin Türk ve Türkçe haliydi.

Kırıkhan’a taşındığımızda ortaokula başlamıştım. Derslerim vasattı. Ama elime ne geçerse okuyordum. Okuldan gelince güç bela dersleri yapar, elime ne tür kitap geçerse okurdum. Lisedeyken “On Emir”i bulmuş, okumuştum. Kuran’ın Türkçesini, İncil’in Türkçesini okuduğumda ikinci sınıftaydım. Devrimcilerden yana meyilliydim ama Türklerin kökenini de merak ediyordum. Bu nedenle lise ikide Ülkü Ocağı binasına gitmeye başladım. Ne cesaret bilmiyorum ama aklıma korkmak da gelmiyordu. Niye korkacaktım ki, kitap okuyacaktım. Okul sonrası binaya gidiyor, kitaplıktan roman ya da Nihal Atsız’ın kitaplarından birini alıyor, onlar kovana kadar okuyordum. “Göktürkler I-II” zevkle okuduğum, hâlâ hatırımda olan romanlar. Akıncıların aynı anda bir yayla iki ok atarak iki düşmanı öldürdüğü ya da kendini köprübaşında bir ağacın bedenine bağlatıp elinde yay ve oklarıyla diğerlerinin kaçması için zaman kazandıran savaşçıların anlatıldığı sahneler hâlâ film karesi gibi aklımda. Ülkü Ocağı maceram bir ay kadar sürdü. Bir gece yine kitaplara gömülmüşken beni bir odaya çektiler. Alevi olduğumu bildiklerini, eğer buraya casusluk için geliyorsam bunun benim için çok kötü olacağını. En iyisi gelmememi söyleyip tehdit ettiklerinde anladım işin ciddiyetini. Bir daha da gitmedim. İki yaz mevsimi, okul sonrası bir kitapçı-kırtasiyecide bedava çalıştım. Sadece yeni çıkan çizgi-roman ve mecmuaları bedava okumak için. Kitapçı kapalı olduğu zaman kaldırımda tanesi 5 ile 20 kuruş arasında olan kiralık kitaplar okurdum. Benim için önemli olan, duyduğum ya da okuduğum bir şeyin kökenini öğrenmekti. Anlatılmayan diğer yanı hep merak ederim. Ankara’da üniversiteyi (SBF) kazanınca da, durum değişmedi. Durmadan okuyan ama az ders çalışan vasat bir öğrenci oldum. Ama bu kez okuduğum yazıların ya da makalelerin asıl amacını ya da satır aralarını okumak ilgimi çekmeye başladı. Yazı ya da kitabın amacı neydi? Neye hizmet ediyordu? Okuyucuya ne vermek istiyordu? Hâlâ okuduklarımı söylenen kelime ve cümlelerin yalın anlamı dışında kime, neye hizmet ettiğini ya da kimleri temsil ettiğini bilme perspektifiyle okurum.

Okudukça ve belli bir doyuma ulaşınca, bu kez yazıların ya da yazarın açıklarını arardım. Etrafımdaki olayları gözlemlerken ya da dinlediğim bir meselden ya da okuduğum bir hikâyeden bağlar geliyor gözlerimin önüne. Birikim ve gözlem, bu kez yazma isteğimi körükledi. Etrafımda yaşadığım ya da yakında şahit olduğum olayları bir kurgu içinde anlatmak için hikâyeler yazmaya başladım. Okuma alışkanlığı bana düz yazı dışında duyguların en çarpıcı biçimde şiirle anlatılacağı gerçeğini gösterdi. Bir duyguyu elli sayfa düz yazı ile anlatırken, on beş satır şiirle anlatmak, çok daha etkili ve çarpıcı geliyor. Olayları, bir tezi ya da antitezi düz yazı ile anlatmak etkin olurken, roman da olsa bir duyguyu en etkin anlatmanın yolu benim için şiir.

Hâlâ hem okumaya hem de hikâye ve şiirler yazmaya devam ediyorum. Çocukluğumda kalan Mese Nenem, babamın okuduğu “Bin bir Gece Masalları”, anamın hikâyeleri yol göstericiliğine devam ediyor. Yazılı kültür, ne kadar hayatımızın temelinde, güçlü ve etkili görünse de, sözlü kültür saklı kuytu köşelerde varlığını devam ettiriyor…
Mektepli Gazete | Ali Çetin Yazdı: Köyden Şehre, zorlu okuryazarlık serüvenim