Ahmet Nuri Doğan yazdı: “Kız okulları” açmak
Laik bilimsel eğitimi ortadan kaldırmaya dönük gerici politikalara karşı mücadelede en büyük görev (ve sanırım özellikle öncülük görevi) devrimci ilerici öğretmen sendikalarımıza düşmektedir. Bu görev; kız çocuklarını karma okullara göndermek istemeyenlere kız erkek tüm öğrencilerimizin yeterince erdemli olduklarını anlatmak olmalıdır. En başta da Milli Eğitim Bakanı ve onun gibi düşünenlere kendi çocuklarına güvenmeleri gerektiğini anlatmak!

Yeni Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin bir soru üzerine, "Milli Eğitim Bakanı olarak birincil hedefim ne? Kız çocuklarının okullaşmasını sağlamaktır. O zaman veliyi ikna etmek için biz, gerekirse kız okulları da açabilmeliyiz. Veli isterse çocuğunu kız okullarına gönderebilmeli, isterse erkeklerin gittiği okullara gönderebilmeli.” Biçiminde açıklama yaptı. Bakanın “birinci hedefim ne” girişinin ardından hedefini, “Kız çocuklarının okullaşmasın sağlamak!” biçiminde belirlemesi iyi. Ama arkasından “…veliyi ikna etmek için biz, gerekirse kız okulları açabilmeliyiz” demesi anlaşılabilir gibi değil. İkna için kız okulları açmak velinin kaygılarına çanak tutmaktır. Eğer bakan gerçekten ikna etmek istiyorsa, o veliye kız çocuğunun velinin sandığından çok daha erdemli olduğunu, çocuğuna güvenmesi gerektiğini anlatmak olmalıdır. “Veli isterse çocuğunu kız okullarına gönderebilmeli, isterse erkeklerin gittiği okullara gönderebilmeli!” biçiminde devam eden söylem ise tamamen kışkırtıcı bir söylem. Bakanın bu söylemiyle olay; “kız çocuğunun okuma hakkı” olmaktan çıkıp, “veliyi kışkırtan” bir söyleme dönüşüyor. İş bu kadarla da sınırlı kalmıyor. Bakanın açtığı yoldan Hüda Par Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu yürüyor: “Laiklik ile milletin sıkıntısı vardır. Karma eğitim dayatmasından vazgeçilmelidir." Yani bakanın “kızların okuma özgürlüğü” sorunu(!) olarak ortaya attığı söylem, bir çırpıda karma eğitim ve laiklik karşıtlığı ile noktalanıveriyor... Sonra?
Sonrası şu: Kızgın karşı çıkışlar, bakanı ve Yapıcıoğlu’nu gericilikle suçlayan söylemler ve yazılar… Buna karşılık sessiz sedasız kenara çekilip sesini çıkarmayan bakan ve Hüda Par başkanı. Kulaklara kaçırdıkları kar suyu onlara şimdilik yetmiş gibi. Aslında laiklik ile sorunu olan millet değil onlar! Onlar söylem ve eylemleriyle halkın dindarlığını kışkırtıp önce tartışma yaratıyor, zemin oluşturuyor ve sonra “millet istiyor” ikiyüzlülüğüne sığınıyorlar. Psikolojik ya da fiili yöntemlerle halkı eylemlerine mahkûm ediyorlar. Gerektiği kadar lise açmak yerine, gerektiğinden çok fazla imam hatip okulları açarak, ortaokulu bitiren öğrencileri, imam hatip liselerine mahkûm etmelerinde olduğu gibi…
KIZLARIN EĞİTİMİ
Laiklik karşıtlığında somutlaşan bu gerici söylemlerin odağında en çok ve belki de tümüyle kadınlar var. Daha çocukken başlayan kadını silikleştirilme çabası; kızların çocuk yaşta evlendirilmesi, hukuki ve medeni haklarının gasp edilmesi, meslek yaşamının dışına itilmeye çalışılması, hatta “tacize müstahak ” sayılması doğrudan olmasa bile kurnazca ortaya konulan girişimler olarak sık sık karşımıza çıkıyor. Ama en çok da kız çocuklarını önüne “özgürlük” adına çıkardıkları eğitim sürecine ilişkin engeller. Açıkça daha çocuk yaşta kız çocuklarını istedikleri kıvama getirmeye çalışıyorlar. Yani yılanın başını küçükken ezmeyi hedefliyorlar. Çünkü geçmişi 1800’lü yıllara uzanan kadın hakları, kızların eğitimi, laiklik konularında kaybettiklerini geri almanın peşindeler. Osmanlı’da modernleşme süreci ile başlayan ve 200 yıllık geçmişe dayanan “KIZLARIN EĞİTİMİ” tartışmalarını anımsayalım.
lll. Selim döneminde (1789-1807) başlayan yenileşme adımları, ll. Mahmut döneminde (1808 – 1839) ile hız kazanmış, Tanzimat dönemi (1839 – 1876), l. Meşrutiyet (1876 – 1878) ve ll. Meşrutiyet (1908 – 1920) Osmanlı İmparatorluğunun gidişatını belirlemiştir. Yenileşmenin en yoğun tartışma ve uygulama alanı eğitim olmuştur. Çünkü siyasi ve sosyal alanda (Devlet yapısı, bürokrasi vb.) ve askeri alanda yapılacak değişimin temeli eğitim alanında yapılacak atılımlara bağlıydı. Bunun da iki temel nedeninden birincisi devlet için gerekli olan yeni tipte elemanları yetiştirmek, ikincisi ise yeni tip toplumu yaratmaktı…
İşte bu nedenlerle 1847 yılında Rüşdiye’lerin (dini otoriteye bağlı olmayan ortaokullar) ve 1848 yılında ilk kez öğretmen yetiştiren Öğretmen Okulu’nun açılmasıyla başlayan eğitim atılımları giderek hız kazanmıştır. Atılımlar hız kazanmış ama beraberinde çelişmeleri de getirmiştir. Kız öğrencileri erkek öğretmenlerin okutması sorun olmuş, 1870 yılında kız ve erkek çocuklarının bir arada okumalarının zararlı, erkek öğretmenlerin de namahrem olduğu düşüncesiyle, Darülmuallimat (kız öğretmen okulu) açılmıştır. Bu önlemlere karşın kızların erkeklerle birlikte okuması yine de sorun olmuş, bunun üzerine sadece kızların okuyacağı kız okulları açılmıştır. Bugün kız lisesi olarak hala öğrenime devam eden Kandilli (1916), Çamlıca (1913), İzmir (1917) gibi kız liseleri cumhuriyet öncesi “kızların okula gönderilmemesi” sorununa çözüm olarak açılmıştır.
KIZLAR NİÇİN EĞİTİLMELİ?
Yukarıda kızların eğitilmesinin genel gerekçesinin yenileşme adımları olduğunu belirtmiştik. Ancak kızların eğitimine yüklenen anlamlar, kadınlara yaşamda biçilen görevlere göre farklılıklar göstermektedir. Örneğin dönemin aydınlarından Şemseddin Sami kadınlara toplumu eğitilmek görevi yüklemektedir. 1870 yılında yayınladığı kitabında, kadınların eğitimine, “hem toplumun yarısını oluşturdukları, hem de diğer yarısını oluşturan erkekleri eğitmekle görevli oldukları için” iki kat önem verilmesi gereğini savunur. Meşrutiyet dönemlerinde de siyasi akımlar, kızların eğitimine farklı açılardan bakmaktadır. Üç temel siyasi akım vardır o yıllarda. Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük. Her üç akım da yenileşmeden yanadır.
Batıcılar, batının siyasi, sosyal ve kültürel değerlerini almaktan yanadırlar. Tek kadınlı aile, kadının özgürleşmesi, erkeklerle eşit haklara sahip olması savundukları genel ilkelerdir. Batıcılar, kendi aralarında da radikaller ve ılımlılar olarak ikiye ayrılmaktadır. Radikaller, İslami etkilerin kadını geri bıraktığını ve kadınların İslami etkilerden kurtulması gerektiğini savunmaktadırlar. Ilımlılar ise kadının geri kalmasını İslamiyet’e değil, İslamiyet’in uygulanmasına bağlamaktadırlar. Arap kültürünün İslamiyet’i etkilediği gibi gerekçeler sunmaktadırlar. Ama genel olarak batıcılar Avrupalılaşmaktan yanadır ve toplumu bu yönde değiştirecek olan kadınların batıdaki gibi eğitilmesini savunmaktadırlar.
İslamcılar, belirli ölçülerde de olsa batının fen, teknoloji ve ticaretini almaktan yanadırlar. Ancak sosyal ve kültürel yönden İslamcılar da kendi aralarında ayrılmaktadırlar. Radikal olanları İslamiyet’e daha sıkı sarılmaktan ve ümmet olmaktan yanadır. Onlar kadına çocuk yapmak ve çocukları İslami esaslara göre yetiştirmek görevi yüklemektedir. Böyle olunca da kadının eğitimine pek gerek kalmamaktadır. Daha ılımlı olanları ise, İslami esaslara bağlı kalmak koşuluyla reformlar yapılabileceğini savunmaktadır. Kadınlara “iyi eş iyi anne” görevi biçmekte kadınlara verilecek eğitimi en çok idadi (lise) eğitimi olarak düşünmektedir. Çünkü onlara göre kadınların meslek edinip ev dışında çalışması gereksizdir.
Türkçüler, Avrupa’daki devrimlerin sonucunda ortaya çıkan milli devletler akımından etkilenen kesimdir. O nedenle, ümmetçiliğin yerine milli devletin kurulmasını savunmaktadırlar. Onlara göre ilkeler milli kalmak üzere batıdan bilim ve teknoloji alınmalıdır. Ancak Türk kültürü batı kültürüne göre daha ilericidir. O nedenle topluma Türk kültürü hâkim olmalıdır. Yine kadın hakları konusunda Türk kültürü daha eşitlikçidir. Kadın hem evde, hem hukuk önünde hem de iş yaşamında erkeklerle eşit haklara sahip olmalıdır. O nedenle kızlara verilen eğitim erkeklere verilen eğitimden farklı olmamalıdır. Türkçüler, kadının “iyi anne, iyi eş” kalıbına sıkıştırılmasına karşı çıkıyorlar.
Siyasi akımlar kızların eğitimini kendi siyasi amaçlarına uygun olarak bu biçimlerde savunurken dönemin eğitimcileri de benzer gerekçelerle, benzer biçimlerde savunuyorlar. Örneğin o yıllarda Türkçü olmasına karşın Etem Nejat kızların eğitimini “iyi anne iyi eş” bakış açısıyla ele alırken Necmettin Sadak buna kadınların meslek sahibi olmasını da ekleyerek daha ileriye taşımaktadır. İsmail Hakkı Baltacıoğlu ise durumu daha farklı ele alarak eğitimin amaç değil araç olduğu, toplumsal geriliği kadınların eğitimsizliğine bağlamanın doğru olmadığını söylüyor. Ona göre, kadının sosyal hayattaki yeri yükseltilmedikçe, kadına verilen eğitim bir işe yaramazdı. Kadınlar peçe altında, özgürlükten yoksun yaşadıkça okullar yeterli etkiyi gösteremezdi.
Sonuç olarak kadının toplum hayatındaki yeri, kızların eğitilmesinin gerekip gerekmediği, eğitilecekse hangi amaçlarla, hangi koşullarda eğitileceği tartışmaları 1800’lü yıllarda “yenileşme sürecine” bağlı tartışmalardır. Cumhuriyet dönemine kadar süren bu tartışmalar tüm zıtlıklarına karşın anlaşılabilir düzeydeydi. Her ne kadar o dönemde de tarikatlar, cemaatler şiddetli bir biçimde kadın haklarına karşı çıkıyor, bir erkeğin 4 kadınla evlenmesi gibi şeriat yasalarını savunuyor ise de tartışmalar gerçekten daha masumcaydı. Yerleşik olan toplumsal gelenek ve görenekler yüzlerce yıl öncesine dayanıyordu ve çok güçlü idi. İşte Cumhuriyet dönemine bu tartışmalar ve değişimlerle girildi. Tüm bu yaklaşımlar göstermektedir ki; Osmanlı’da kültürel değişim sürecinin merkezinde kadının toplum içindeki yeri ve bağlı olarak da kızların eğitimini vardı. Ve bu tartışmaların bir yanı feminizm, bir yanı laiklik, bir yanı bilimsellik olarak karşımıza çıkmaktadır.
CUMHURİYET DÖNEMİNDE KADINA BİÇİLEN GÖREV
Her ne kadar Jakobenlik yaftası asılarak küçümsenmeye çalışılsa da Cumhuriyet döneminde; laiklik, bilimsel eğitim, kadınların konumu, kızların eğitimi… konularında kararlı adımlar atıldı...
3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu atılan ilk temel adımdı. Daha önce eğitim ile ilgili işlere bakan Şer’iye ve Evkaf Vekâleti ( Din ve Vakıflar Bakanlığı) kapatılarak yerine Maarif Vekâleti (Milli Eğitim Bakanlığı) kuruldu. Bu kanunla tüm okullar Milli Eğitim Bakanlığına bağlandı. Şer'iye ve Evkaf Vekâleti bütçesinde toplanan, okullara ve medreselere ait birikimler Milli Eğitim Bakanlığı bütçesine devredildi. Gerekli din insanı yetiştirmek görevi de Milli Eğitim Bakanlığı’na verildi.
Cumhuriyet döneminde kuruluştan itibaren karma eğitimden ödün verilmedi. Sadece kadınların işi olarak düşünülen (terzilik, çocuk bakımı, hemşirelik vb.) okullar dışında kız okulları açılmadı. Çünkü biliniyordu ki; toplumsal dönüşüm sağlanmadıkça kazanımların kalıcı olması olanaklı değildi ve bu dönüşümün aracı eğitimdi… Özellikle de kızların eğitimi!
Cumhuriyet döneminde eğitimi yaygınlaştırmanın önündeki en büyük engel de kız çocuklarının okula gönderilmemesiydi. Kız çocuklarının okula gönderilmemek istenmesi neredeyse 1970’li yıllara dek köy öğretmenlerinin en önemli sorunlarından biri oldu. Öğretmenler köylülerle karşı karşıya geldi. Sorunun temelinde gerici kışkırtmalar dışında, kız çocuklarının tarımda iş gücü olması ve küçük yaşta evlendirilmesi gibi sosyal nedenler de sayılabilir. 1980’li yıllara kadar zor da olsa elde edilen laiklik ve kızların eğitimi ile ilgili kazanımlar, 12 Eylül 1980 faşist darbesiyle büyük yara aldı. ABD emperyalizmi ve Kenan Evren tarafından uygulamaya konulan Türk İslam Sentezi adlı faşizan dinci politikalar, ilerici kazanımları adım adım yok etti. Türk İslam Sentezi politikalarının ardından gelen “ılımlı İslam” ve onun da devamı olan “Büyük Orta Doğu Projesi” günümüzün ideolojik çerçevesini belirlemektedir. Her ne kadar AKP Fetullah Gülen çatışması nedeniyle gelgitler yaşansa da adı ne olursa olsun uygulanan politika Türkiye’yi İslamlaştırma politikasıdır.
Sonuç olarak 200 yıl önce başlayan laiklik kavgası devam etmektedir. Zaman zaman Menemen olayları gibi toplumsal kalkışmaya dönen gerici eylemler, günümüzde daha masumca görünen, mağduriyet arkasına sığınan ve kurnazca planlanan eylemlere dönüşmüştür. Öyle kurnazca ki, kendisini yansız olarak ifade edenlerin, hatta demokrat olduğunu söyleyenlerin bile desteğini almaktadır. Ve yine ne yazık ki bu İslamlaştırma politikalarına karşı muhalif politikalar bile dini referanslara dayandırılmaya çalışılmaktadır. Aslı varken kopyasına itibar edilebileceği aymazlığıyla!
O nedenle laik bilimsel eğitimi ortadan kaldırmaya dönük gerici politikalara karşı mücadelede en büyük görev (ve sanırım özellikle öncülük görevi) devrimci ilerici öğretmen sendikalarımıza düşmektedir. Bu görev; kız çocuklarını karma okullara göndermek istemeyenlere kız erkek tüm öğrencilerimizin yeterince erdemli olduklarını anlatmak olmalıdır. En başta da Milli Eğitim Bakanı ve onun gibi düşünenlere kendi çocuklarına güvenmeleri gerektiğini anlatmak!