Mektepli Gazete

Ahmet Nuri Doğan yazdı: Devrim Kanunları

Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine dinamit konuluyor. Bu nedenle derneklerin ortaya koyduğu birkaç toplantı ya da eylem direnmek için yeterli değil. Laiklikten yana olduğunu söyleyen siyasilerin, laiklik karşıtlığı konusunda net tutum alması gerekir. Oy toplama kaygısı ile laikliği sulandıracak tutum almak, yandaşlığın bir başka türüdür.

Paylaş
Yazı boyutu
100%

1919 yılında başlayıp 9 Eylül 1922’de sona eren Kurtuluş Savaşı, insanlaşma tarihinin en onurlu savaşlarından biridir. Her savaş “insanlaşma tarihi” için bir ihanet iken nasıl onurlu olabilir? Eğer bir savaş, sömürüye karşı bir ülkenin kurtuluşu içinse ve o savaş yoksul dünya halkları için özgürleşme umutlarını ateşliyorsa o savaş, onurlu bir savaştır. Ve o savaşı “Millet hayatı tehlikeye maruz kalmıyorsa savaş cinayettir” diyen Mustafa Kemal yönetiyorsa o savaş zorunlu ve onurlu bir savaştır.

Milli Kurtuluş’umuzun ilk kıpırdanışı 1800’lü yıllarda başlamıştı. Burjuva Demokratik Devrimlerini gerçekleştiren Avrupa devletleri hızlı bir gelişme içindeydi. Bu gelişmenin dışında kalan ve gelişen milli isyanlarla toprak kaybeden Osmanlı İmparatorluğu ise gerileme içindeydi. Osmanlı yönetimine karşı, asker ve sivillerden oluşan karşıtlık gelişti. Bu karşıtlığın da etkisi ile Osmanlı yönetiminde yenileşme hareketleri başladı. Üçüncü Selim ile başlayıp, ll. Mahmut ile hız kazanan bu saray merkezli yenileşme atılımlarının hedefi, Osmanlı hanedanının eski gücüne kavuşmasıydı. Yönetim karşıtı aydınların hedefi ise devletin modern bir yapıya kavuşmasıydı. Bu hedef kapsamında hilafetin kaldırılması olmadığı gibi, güçlü bir devletin himayesine girerek bu işlerin üstesinden gelmek vardı. Özetle, Tanzimat ve Meşrutiyet’ten Milli Kurtuluş önderliğine devreden düşünsel mirasın çerçevesi büyük ölçüde buydu.

Mustafa Kemal’in hedefi ise tam bağımsız bir ülke yaratmaktı. O nedenle ülke ekonomik yönden güçlü ve her türlü otokratik düşünceden uzak olmalıydı. Kurtuluş Savaşının zaferle sonuçlanmasının ardından 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırıldı. İşgalci devletlerle işbirliği içinde bulunan saltanatın yeni devlette yeri yoktu. Ancak bu daha yolun başıydı.

MİLLİ EKONOMİ/ LAİK DEVLET

Kurtuluş Savaşı’nın öznesi olan Anadolu halkı yokluk yoksunluk içindeydi. Ülkede sanayii olmadığı gibi tarım da çok ilkel koşullarda yapılıyordu. Ticaret ise yabancı şirketlerle işbirliği içinde olan yabancı uyrukluların elindeydi ve ülke ekonomisine bir katkısı yoktu. İlk önemli adım ekonomi alanında atıldı; 17 Şubat – 4 Mart 1923 tarihleri arasında İzmir’de Türkiye İktisat Kongresi toplandı. Henüz Cumhuriyet ilan edilmemişti ve Lozan görüşmeleri bütün gerilimi ile devam ediyordu. İşçi, çiftçi, ticaret ve sanayi grubu temsilcilerinin katıldığı kongrede birçok karar alındı. Kongre alınan kararların uygulanmasından çok, ekonomiye ve öz kaynaklara dayalı ekonomiye önem verilmesi yönüyle öne çıkıyordu. Bağımsız ekonomi siyasi bağımsızlığın temel koşuluydu. Yabancı sermayeye ancak ülkenin çıkarları koşuluyla denetimli olarak yer verilebilirdi.

Bağımsızlık iklimi ülkede adım adım yayılıyordu. 29 Ekim 1923’de Cumhuriyet ilan edilmişti. Ama halifelik devam ediyordu. Tarikatlar, cemaatler hala etkindi. Sivil okullar olsa da eğitim, Şer’iye ve Evkaf Vekâletine bağlıydı. Cumhuriyet dönemine girildiğinde Osmanlı’dan devreden okullar:

  • Maarif Nezaretine bağlı sivil okullar (İptidai, Rüştiye, İdadi, Sultani)
  • Şer’iye ve Evkaf Vekâletine bağlı okullar (sıbyan mektepleri, medreseler)
  • Azınlıklara bağlı okullar (Rum, Ermeni…)
  • Yabancı okullar (Fransız, İngiliz, Amerikan, …) biçimindeydi.

Ayrıca Medreseler ve Sıbyan mektepleri dışında tarikatlara bağlı birçok kayıt dışı okul da vardı. Yeni tipte açılan sivil okullarda bile din eğitimi ön plandaydı. Çünkü eğitim denildiğinde ilk akla gelen din eğitimi idi. Yabancıların açtığı okullar da birer misyoner okulu gibi faaliyet gösteriyordu. Yani eğitim çok başlıydı ve keşmekeş içindeydi ve kısaca Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devreden eğitim ortamı buydu. Tüm bunlar, Cumhuriyet’in geleceği için tehlikeydi. Değişmesi zorunluydu.

TÜRK DEVRİMİNİN ŞİFRELERİ

Türkiye İktisat Kongresi’nden tam bir yıl sonra 3 Mart 1924’te “devrim kanunları” dediğimiz üç yasa mecliste kabul edildi. Bunlar yeni laik Türkiye’nin rotasını belirleyecek üç temel yasaydı. Bunlardan birincisi Şer’iye ve Evkaf Vekâletinin kaldırılmasıdır.

ŞER’İYE VE EVKAF VE ERKÂN-I HARBİYE-İ UMUMİYE VEKÂLETLERİNİN İLGASINA DAİR KANUN NO: 429

BİRİNCİ MADDE — Türkiye Cumhuriyetinde muamelâtı nasa dair olan ahkâmın teşri ve infazı (kişilere ait olan yasama ve yürütme işlemlerinin yapılma yetkisi) Türkiye Büyük Millet Meclisi ile onun teşkil ettiği Hükümete ait olup din-i Mübin-i İslâmın bundan maada itikadat ve ibadata dair bütün ahkâm ve mesailinin tedviri (İslamın bunun dışındaki inanç işleri) ve müessesatı diniyenin (din işlerinin) idaresi için Cumhuriyetin makarrında (merkezinde) bir Diyanet İşleri Reisliği makamı tesis edilmiştir.

İKİNCİ MADDE — Şer’iye ve Evkaf Vekâleti mülgadır (kaldırılmıştır).

ÜÇÜNCÜ MADDE — Diyanet işleri reisi Başvekilin inhası (önerisi) üzerine Reisicumhur tarafından nasbolunur(atanır).

DÖRDÜNCÜ MADDE — Diyanet İşleri Reisliği Başvekâlete merbuttur (bağlıdır). Diyanet İşleri Reisliğinin bütçesi Başvekâlet bütçesine mülhaktır (eklenmiştir). Diyanet İşleri Reisliği teşkilâtı hakkında bir nizamname tanzim edilecektir.

BEŞİNCİ MADDE — Türkiye Cumhuriyeti memaliki (ülkesi) dahilinde bilcümle cevami ve mesacidi şerifenin ve tekâya ve zevayanın (tüm cami, mescit, tekke ve zaviyelerin) idaresine, imam, hatip, vâız, şeyh, müezzin ve kayyımların ve sair müstahdeminin (görevlilerin) tâyin ve azillerine Diyanet İşleri Reisi memurdur (yetkilidir).

ALTINCI MADDE — Müftülerin mercii (bağlı olduğu kurum) Diyanet İşleri Reisliğidir.

YEDİNCİ MADDE — Evkaf umuru (vakıf işleri), milletin hakikî menafime muvafık (milletin yararına uygun) bir şekilde halledilmek üzere bir müdüriyeti umumiye halinde şimdilik Başvekâlete tevdi edilmiştir. (…)

Bu kanunla Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılıp yerine Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü ayrıca aynı kanunla Erkânı Harbiye-i Umumiye Vekâleti kaldırılıp yerine Genelkurmay Başkanlığı kuruldu. Başbakanlığa bağlı olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığının görevleri ana hatlarıyla belirlendi.

Aynı gün kabul edilen diğer devrim kanunu Öğretim Birliği Yasası olarak adlandırdığımız “Tevhidi Tedrisat Kanunu” oldu.

TEVHİDİ TEDRİSAT KANUNU No: 430

Madde 1 – Türkiye dahilindeki bütün müessesatı ilmiye ve tedrisiye (bilim ve eğitim kurumları) Maarif Vekâletine merbuttur (bağlıdır).

Madde 2 – Şer'iye ve Evkaf Vekâleti (Din İşleri ve Vakıf Bakanlığı) veyahut hususi vakıflar tarafından idare olunan bilcümle medrese ve mektepler Maarif Vekâletine devir ve raptedilmiştir (devredilmiş ve bağlanmıştır).

Madde 3 – Şer'iye ve Evkaf Vekâleti bütçesinden mekatip ve medarise tahsis olunan mebaliğ (okul ve medreselere ayrılan para) Maarif bütçesine nakledilecektir.

Madde 4 – Maarif Vekâleti yüksek diniyat mütehassısları (uzman din adamları) yetiştirilmek üzere Darülfünun’da (üniversitede) bir İlahiyat Fakültesi tesis (kurar) ve imamet ve hitabet (imamlık ve hatiplik) gibi hidematı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef ( din hizmetleriyle ilgili) memurların yetişmesi için de ayrı mektepler küşat edecektir (açacaktır). (…)

Bu kanunla program belirleme yetkisi Maarif Vekâletine veriliyor, kapatılan Şer’iye ve Evkaf Vekâletine bağlı tüm okullar Maarif Vekâletine bağlanıyor ve yine üçüncü madde ile Şer’iye ve Evkaf Vekâletinin tüm malları ve gelirleri de Maarif Vekâlet’ine devrediliyordu. Kanunun 4. Maddesi ile de Maarif Vekâlet’ine bağlı İlahiyat Fakültesi ve imam ve hatip yetiştirmek üzere İmam Hatip Okulları açılması karar altına alınıyordu.

Bu bağlamda 1924 yılında İstanbul Darülfünununda bir İlâhiyat Fakültesi kuruldu. Hem İlahiyat Fakültesi’ne altyapı oluşturmak hem de imam ve hatip yetiştirmek için 1923-1924 öğretim yıllarında ülkenin değişik yerlerinde 29 imam hatip okulu açıldı.

Bu kanunla Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılıyordu ancak medreselerin, sıbyan mekteplerinin, kuran kurslarının… kapatılmasından söz edilmiyordu. 11 Mart 1924 tarihli bir genelgeyle medreseler kapatıldı, öğrencileri uygun seviyedeki okullara dağıtıldı. Bu genelge yayınlandığında Milli Eğitim Bakanı Vasfi Çınar’dı. 30 Kasım 1925 tarihinde de 677 sayılı kanun ile de tekkeler, türbeler, zaviyeler kapatıldı, tarikatlar kaldırıldı.

TEKKE VE ZAVİYELERLE TÜRBELERİN SEDDİNE VE TÜRBEDARLIKLAR İLE BİR TAKIM UNVANLARIN MEN VE İLGASINA DAİR KANUN (1) No: 677

Madde 1 – Türkiye Cumhuriyeti dahilinde gerek vakıf suretiyle gerek mülk olarak şeyhinin tahtı tasarrufunda (şeyhin doğrudan denetiminde) gerek suveri aharla (başka şekilde) tesis edilmiş bulunan bilumum tekkeler ve zaviyeler sahiplerinin diğer şekilde hakkı temellük ve tasarrufları (kendilerine ait olan ve kullandıklarını hakları) baki kalmak üzere kâmilen seddedilmiştir (tümüyle kapatılmıştır). Bunlardan usulü mevzuası dairesinde filhal ( usulüne uygun olarak fiilen) cami veya mescit olarak istimal edilenler (kullanılanlar) ipka edilir (olduğu gibi bırakılır).

Alelümum tarikatlarla şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak maksadiyle nüshacılık (muskacılık) gibi unvan ve sıfatların istimaliyle (kullanılmasıyla) bu unvan ve sıfatlara ait hizmet ifa ve kisve iktisası memnudur (özel giysiler giyilmesi yasaktır). Türkiye Cumhuriyeti dahilinde salatine (sultana) ait veya bir tarikat veyahut cerri menfaate müstenit (kendi çıkarı için) olanlarla bilümum sair türbeler mesdut (kapatılmış) ve türbedarlıklar mülgadır (türbe çalışmaları kaldırılmıştır).

Seddedilmiş (kapatılmış) olan tekke veya zaviyeleri veya türbeleri açanlar veyahut bunları yeniden ihdas edenler (açanlar) veya ayını tarikat icrasına mahsus olarak velev muvakkaten olsa bile (tarikat uygulamalarına geçici bile olsa) yer verenler ve yukarıdaki unvanları taşıyanlar veya bunlara mahsus hidematı ifa (hizmet yapan) veya kıyafet iktisa eyleyen (giyen) kimseler üç aydan eksik olmamak üzere hapis ve elli liradan aşağı olmamak üzere cezayı nakdi (para cezası) ile cezalandırılır. (…)

3 Mart 1924 günü kabul edilen 431 sayılı kanun ise bu üç kanun içinde en radikal olanıydı. Bu kanunla Halifelik kaldırılıyor ve Hanedan yurt dışına çıkarılıyordu.

HİLAFETİN İLGASINA VE HANEDAN-I OSMANİ’NİN TÜRKİYE CUMHURİYETİ MEMALİKİ HARİCİNE ÇIKARILMASINA DAİR KANUN No. 431

BİRİNCİ MADDE — Halife hal’edİlmiştir (halifeliği kaldırılmıştır).

Hilâfet, Hükümet ve Cumhuriyet mâna ve mefhumunda esasen mündemiç (var) olduğundan Hilâfet makamı mülgadır(kaldırılmıştır).

İKİNCİ MADDE — Mahlû (görevden alınmış) Halife ve Osmanlı Saltanatı münderisesi (ünvanı kalmamış) hanedanının erkek, kadın bilcümle âzası ve damatlar, Türkiye Cumhuriyeti memaliki dahi linde ikamet etmek hakkından ebediyen memnudurlar (sonsuza kadar yasaklıdırlar). Bu hanedana mensup kadınlardan mütevellit kimseler de bu madde hükmüne tabidirler.

ÜÇÜNCÜ MADDE — İkinci maddede mezkûr kimseler işbu kanunun ilânı tarihinden itibaren âzami on gün zarfında Türkiye Cumhuriyeti arazisini terke mecburdurlar.

DÖRDÜNCÜ MADDE — İkinci maddede mezkûr kimselerin Türk vatandaşlık sıfatı ve hukuku merfudur (kaldırılmıştır).

BEŞİNCİ MADDE — Bundan böyle ikinci maddede mezkûr (sözü edilen) kimseler Türkiye Cumhuriyeti dahilinde emvali gayrimenkuleye (taşınmaz mal) tasarruf edemezler. İlişiklerinin kat’ı (kesilmesi) için bir sene müddetle bilvekâle mehakimi Devlete (vekilleri aracılığıyla Türk mahkemelerine) müracaat edebilirler. Bu müddetin mürurundan (zaman aşımından) sonra hiçbir mahkemeye hakkı müracaatları yoktur.

ALTINCI MADDE — İkinci maddede mezkûr (sözü edilen) kimselere, masarifi seferiyelerine (yol masraflarına) mukabil bir defaya mahsus ve derece-i servetlerine göre mütefavit (farklı) olmak üzere Hükümetçe tensip edilecek mebaliğ ita olunacaktır (uygun bulunan miktar ödenecektir).

YEDİNCİ MADDE — İkinci maddede mezkûr kimseler Türkiye Cumhuriyeti arazisi dahilindeki bilcümle emvali gayrimenkulelerini (taşınmaz mallarını) bir sene zarfında Hükümetin malûmat ve muvafakatiyle tasfiyeye mecburdurlar. Mezkûr emvali gayrimenkuleyi tasfiye etmedikleri halde bunlar Hükümet marifetiyle tasfiye olunarak bedelleri kendilerine verilecektir.

SEKİZİNCİ MADDE — Osmanlı İmparatorluğunda padişahlık etmiş kimselerin Türkiye Cumhuriyeti arazisi dahilindeki tapuya merbut emvali gayrimenkuleleri millete intikal etmiştir (taşınmaz malları devlete geçmiştir).

DOKUZUNCU MADDE — Mülga padişahlık sarayları, kasırları ve emakin-i sairesi (diğer mekanlar) dahilindeki mefruşat, takımlar, tablolar, asarı nefise ve sair (sanat eserleri) bilûmum emvali menkule (tüm taşınır mallar) millete intikal etmiştir.

ONUNCU MADDE — Emlâk-i hakaniye (padişaha ait) namı altında olup evvelce millete devredilen emlâk ile beraber mülga padişahlığa ait bilcümle emlâk ve sabık Hazine i hümayun (devlet bütçesi) , muhteviyatlariyle (içerikleriyle) birlikte saray ve kasırlar ve mebani (bina) ve arazi millete intikal etmiştir. (…)

Daha önce de değindiğimiz gibi 1800’lü yıllarda yenileşme olarak başlayan atılımlar, Avrupa Devrimlerinin de etkisiyle aydınlanma hareketine dönüşmüştü. Osmanlı Aydınlanması diye adlandırabileceğimiz bu atılımlar, Osmanlı Devleti’nin geleceğini kurtarmakla sınırlıydı. Ancak Avrupa’da feodal devletlerin yıkılıp, Milli devletlerin kurulması yeni ve devrimci bir durumdu. Gelişen milliyetçi akımlar, Osmanlı Aydınları arasında da yankı buldu. Türkçülük hızlı bir yayılma gösterdi. Türkçü aydınlar, İslamcı ve Batıcı aydınlardan farklı olarak hilafetten ve hanedandan bağımsız yeni bir Türk devleti kurulmasından yanaydı. Yani milli ve laik yeni bir devlet düşüncesinin düşünsel temellerinin Türkçülük akımına dayandığını söylemek yanlış olmaz.

İşte 3 Mart 1924’ün temel farkını burada aramak gerekir. Bu tarih, Otokratik bir din devleti olan Osmanlı Devleti’nin yıkılıp yerine halk hakimiyetine dayanan milli, laik bir devletin rotasının çizildiği tarihtir. Tam da bu nedenle diyoruz ki, bu üç kanun bir devletin yıkılıp yeni bir devletin kuruluşunun tescillendiği devrim kanunlarıdır. Bu üç kanunun aynı gün çıkarılması da özel bir anlam taşımaktadır. Çünkü her biri diğerini tamamlar niteliktedir.

Aydınlanma Seferberliği

Bu kanunların vurgulanası bir diğer önemi “aydınlanma seferberliği”mizin başlama vuruşu olmasıdır. Kanunların ardından art arda devrimci atılımlar gelir: Şapka devrimi, tekke ve zaviyelerin kapatılması, miladi takvim, medeni kanun, zorunlu Türkçe dersi, yeni rakamların kabulü, harf devrimi, Millet Mekteplerinin - Halk Okuma Odaları’nın - Halkevlerinin açılması, Köy Öğretmen Okulları ve Köy Enstitüleri’nin kurulması… Yeni devlet, yeni insan devrimsiz yaratılamazdı!...

1950’lere gelindiğinde dünyanın çehresi değişmişti. Emperyalist savaşın kazananı Amerika kendisine geri ülkelerde işbirlikçiler aramaya girişmişti. Türkiye’de bunları bulmakta güçlük çekmedi. Güçlenen büyük toprak sahipleri ve yeni palazlanan burjuvazi ihanet için çoktan hazırdı. İdeolojik ve siyasi olarak da hazırlardı. Din, halkın yumuşak karnıydı ve siyasi amaçlar için en elverişli araçtı. İdeolojik dayanak haline getirdiler. Demokrat Partisi çatısı altında örgütlenen güç önemli bir güç haline geldi. Her türlü gericiliği körüklediler ve laiklik ve Cumhuriyet kalelerinde gedikler açmaya başladılar.

Çok uzun sürmedi, Türkiye’nin devrimci refleksleri harekete geçti. 27 Mayıs 1960’da bu gidişe dur denildi. Kısa bir süre de olsa Türkiye devrimci Türkiye çizgisine yeniden oturdu. 1960’lı yıllar Türkiye’de gençliğin, işçilerin, köylülerin yani genel olarak halkın devrimci güçlerinin geliştiği yıllar oldu. Ancak işbirlikçiler boş durmadılar.

CUMHURİYET DÜŞMANLIĞI HARAÇ MEZAT

Önce 12 Mart 1971’de faşist bir darbe gerçekleştirdiler. 12 Mart direnişle karşılaştı. İstenilen sonuca ulaşılamadılar. Bu kez 12 Eylül 1980’de yeni bir darbe daha yaptılar. Sol, sosyalist, demokrat… tüm güçleri fiilen ortadan kaldırmaya giriştiler. Ama bir şeyi öğrenmişlerdi bu Amerikan işbirlikçileri: Türkiye’nin devrimci refleksleri kaba şiddetle tüketilemiyordu. Düşünsel temelleriyle, ideolojik ve siyasi olarak oynamak gerekiyordu.

Ve daha 1950’lerde devreye sokulan din bezirgânlığı, 12 Eylül 1980’den itibaren halkı bölmek için en önemli araca dönüştü. Amerika destekli 12 Eylül darbecileri için iki temel hedef vardı: En milli görünüp “milli” devleti ve milli devlet için en temel demokratik silah olan “laikliği” ortadan kaldırmak. Çünkü laiklik, etnik, din ve mezhep temelli her türlü ayrımcılığın panzehriydi.

Ancak Milli Devlet ve laiklik düşmanlığında doğrudan karşıtlık da yetmedi. “En demokrat”, “en özgürlükçü” olduğunu söyleyen sol görünümlü yeni işbirlikçiler, “ikinci cumhuriyetçiler” adıyla sahneye çıktı. Genel olarak batının özel olarak da Amerika’nın desteğiyle önemli bir güç haline gelen bu güruh, Türkiye’nin devrimci reflekslerini kırmakta büyük rol oynadı. Cumhuriyet karşıtlarının belki 100 yıldır başaramadıklarını, son 15 – 20 yılda önemli ölçüde başardılar. Ve geldik bu günlere…

Artık kimse Türkiye’ye şeriat gelir mi sorusuna rahatlıkla hayır diyemiyor. Ben de diyemiyorum. Ama benim nedenim sadece Milli Eğitim Bakanlığınca toplumun gözüne sokarcasına ortaya attığı gerici uygulamalar değil. Diyanet İşleri Başkanının haddi olmayan alanlarla ilgili söylemleri ve hatta Huda Par benzeri oluşumların kışkırtıcı söylemleri de değil.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın gerici uygulamaları ve söylemleri kültürel uygulamalar ya da söylemler değil. Doğrudan siyasi söylem ve uygulamalar. Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine dinamit konuluyor. Bu nedenle derneklerin ortaya koyduğu birkaç toplantı ya da eylem direnmek için yeterli değil. Laiklikten yana olduğunu söyleyen siyasilerin, laiklik karşıtlığı konusunda net tutum alması gerekir. Oy toplama kaygısı ile laikliği sulandıracak tutum almak, yandaşlığın bir başka türüdür.

Mektepli Gazete | Ahmet Nuri Doğan yazdı: Devrim Kanunları