Muhammet Yıldırım: Proje Okulları Gerçeği!
PROJE OKULLARI GERÇEĞİ MEB’in “Proje Okulları” (Anadolu İmam Hatip Liseleri Proje Okulları, Sosyal Bilimler Liseleri Proje Okulları, Fen/Meslek Liseleri Proje Okulları vb.) modeli, eğitimde derin çelişkiler ve eşitsizlikler yaratan, şeffaflıktan uzak ve siyasi hedeflerle örülü bir yapı haline gelmiştir. Proje okulları, kaynak (bütçe, teknoloji, fiziki altyapı), nitelikli öğretmen atamasında öncelik ve müfredat esnekliği gibi konularda diğer okullardan belirgin şekilde ayrıcalıklıdır. (Kaynak: MEB Bütçe Raporları – Proje okullarına ayrılan ek kaynak kalemleri). Bu okullar, LGS puanıyla öğrenci seçerek çok erken yaşta bir eleme ve “seçkin” bir öğrenci grubu oluşturmuştur. Bu, eğitimde fırsat eşitliği ilkesine aykırıdır ve sosyo-ekonomik açıdan dezavantajlı öğrencileri sistem dışına iten bir yapı yaratmıştır. (Kaynak: TÜİK Eğitim Harcamaları Araştırması – Yüksek puanlı okullara giden öğrencilerin ağırlıklı olarak yüksek gelir grubundan olması). Proje okulları, genel örgün eğitim sistemi içinde kaynaklar ve prestij açısından diğer okullardan kopuk, “ayrıcalıklı bir paralel sistem” oluşturmaktadır. Bu durum Osmanlıda uygulanan “Enderun” saray okulunun devletin her kademedeki yöneticisini yetiştirdiği bir anlayış ortaya koymaktadır. Bu haliyle “Proje Okulları” Osmanlı enderununa benzese de güncel şartlarda niteliksiz, kayırmacı, eşitliği hiçe sayan, kamu kaynaklarının adil kullanımını dikkate almayan yapılanmasıyla büyük bir soruna dönüşmüştür. MEB’in “Proje Okulu Öğretmen Seçme ve Atama Yönergesi”ndeki (güncel) kriterler (mülakat, “özel koşullar”, “okul ihtiyaçları”) son derece muğlaktır ve keyfiyete açıktır. (Kaynak: MEB Proje Okulları Yönergesi, Madde 12 – Öğretmen Seçimi). Bu belirsizlik, liyakat yerine siyasi yakınlık, ideolojik uyum veya bireysel ilişkiler temelinde atamaların yapılmasına zemin hazırlamıştır. Deneyimli ve başarılı öğretmenlerin keyfi gerekçelerle bu okullardan alınması da yaşananların başka bir boyutudur. Sistem, öğretmenler arasında adaletsizlik duygusunu besleyen, motivasyonu düşürmüştür. “Proje okulu öğretmeni” statüsü, diğer okullarda çalışan öğretmenleri ikinci sınıf öğretmen gibi algılanmasına neden olmuştur. En yetenekli öğretmenlerin liyakate dayalı olmayan kriterlerle seçilmemesi veya keyfi şekilde alınması, nihayetinde bu okulların vaat ettiği “üstün eğitim” kalitesini de kendi içinde yok etmiştir. Bu okullara girebilmek için LGS’de %1’lik dilime girmek gerekmektedir. Bu, öğrenciler üzerinde ağır psikolojik baskı ve rekabet ortamı yaratmıştır. Her yıl LGS sonrası soru işaretleri, sınav güvenliği endişeleri ve “sızdırma” iddiaları gündeme gelmektedir. Devlet kaynaklarının hesapsızca kullanıldığı bu okullarda okuyan öğrencilerin seçimi, yaşananlar ışığında LGS’ye duyulan güveni yok etmiştir. Bunun dışında %1’lik dilimde yer alabilmek için özel ders ve pahalı hazırlık kurslarına erişimi olan öğrencilerin bu yarışta avantajlı olduğu da ortadır. Bu durum, ekonomik eşitsizliğin eğitimdeki başarı farkına dönüşmesini pekiştirmektedir. Proje okullarının aşırı ön plana çıkarılması, diğer Anadolu liseleri, meslek liseleri ve hatta bazı fen liselerine karşı velilerde güvensizlik ve “ikinci sınıf” algısı yaratmaktadır. “Başarı” sadece bu okula girebilmekle ölçülür hale gelmiş, eğitimin asıl amacından (bireysel gelişim, eleştirel düşünce, toplumsal fayda) uzaklaşılmıştır. Özellikle belirli proje okulu türlerinde (Anadolu İHL Proje Okulları, Sosyal Bilimler Liseleri) müfredat ve atanan öğretmenler vasıtasıyla iktidara yakın bir dini-muhafazakar değerler sisteminin ve resmi tarih anlayışının genç nesillere aktarılması hedeflenmekte böylece kapsayıcı, bütüncül eğitimin yerini mevcut iktidarın ideolojik yaklaşımını öne çıkaran ayrıştırıcı bir anlayış ortaya çıkmaktadır Bu okullar, eğitim sistemi içinde “biz” (proje okulundakiler) ve “onlar” (diğer okullardakiler) ayrımını keskinleştirerek toplumsal kutuplaşmayı, ayrılmayı öne çıkarmıştır. Şeffaf olmayan atama mekanizmaları ve özel statü, bu okulları MEB bürokrasisi ve dolayısıyla siyasi iktidar üzerinde daha sıkı bir kontrol aracı haline getirmiştir. Liyakat yerine “itaat” ve “uyum” ön plana çıkmıştır. Birkaç göz alıcı proje okulu; tüm sistemin kötü durumunu (kalabalık sınıflar, yetersiz altyapı, düşük PISA sonuçları) örtbas etmek ve “başarı” göstergesi olarak sunulmak için kullanılmaktadır. (Kaynak: OECD PISA 2022 sonuçları – Türkiye’nin matematik, fen ve okumada ortalamanın altında performansı). Eğitim, bireysel gelişim ve toplumsal refah aracı olmaktan çıkıp, acımasız bir yarışa ve statü sembolüne dönüştü. Kaynakların adaletsiz dağıtımı ve erken eleme mekanizmaları, sosyal hareketliliği engelleyerek eşitsizliği kalıcı hale getirmiştir. Paralel bir “elit” sistem yaratmak, genel eğitim sisteminin iyileştirilmesi çabalarını olumsuz etkilemekte, kaynaklar bu birkaç okula akarken diğer binlerce okul ihmal edilmektedir. MEB proje okulları modeli, “nitelikli eğitim” söylemi altında, Türkiye eğitim sistemini derinden sarsan bir çarpıklık yaratmıştır. Şeffaflıktan uzak, keyfiliğe açık, eşitsizliği derinleştiren, ideolojik hedeflere hizmet eden ve eğitimin temel ilkelerini (fırsat eşitliği, liyakat, çocuğun yüksek yararı) ayaklar altına alan bu yapı, acilen ya reforma tabi tutulmalı ya da yok edilmelidir. Eğitim kaynaklarının adil dağıtıldığı, her çocuğun potansiyelini geliştirebileceği ve mahallesindeki okulda kaliteli eğitim alabildiği, öğretmenlerin liyakatle atandığı ve sınav baskısının azaltıldığı bir sistem, bu çarpıklığın tek panzehiridir. Mevcut proje okulları modeli, Türkiye’nin eğitimdeki asıl sorunlarına (eşitsizlik, kalite düşüklüğü, ezberci sistem... ) çözüm değil, bu sorunları besleyen ve meşrulaştıran bir araç haline gelmiştir. MUHAMMET YILDIRIM
