Mektepli Gazete

Sevgi Yıldırım: Türkiye’de Eğitim Sisteminin Dönüşümü

Türkiye’de Eğitim Sisteminin Dönüşümü Laiklik, Çağdaşlık ve Fırsat Eşitliğinin 23 Yıllık Erozyonu Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim felsefesi, kuruluşundan itibaren tevhidi tedrisat ilkesi etrafında şekillenen; laik, bilimsel, çağdaş ve sosyal devlet anlayışının bir gereği olarak fırsat eşitliğine dayanan bir yapı üzerine inşa edilmiştir. Son yirmi üç yıllık süreçte, mevcut siyasi iktidarın ideolojik yönelimleri ve toplumu dönüştürme çabaları doğrultusunda bu temel kolonlar ciddi bir aşınma sürecine girmiştir. Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde gerçekleştirilen yapısal ve işlevsel değişimler, eğitimi bir kamu hizmeti olmaktan çıkarıp belirli bir dünya görüşünün yeniden üretim mekanizmasına ve sermaye birikim süreçlerinin ucuz iş gücü tedarikçisine dönüştürmüştür. Bu dönüşüm; laiklik ilkesinin erozyonu, akademik eğitimin tasfiyesi, sivil toplum adı altındaki dini yapılanmaların sisteme entegrasyonu ve toplumsal sınıfların eğitim eliyle yeniden inşası ekseninde derinleşmektedir. Türkiye’de eğitim sisteminin son yirmi üç yılındaki temel karakteristiği, laiklik ilkesinin kurumsal düzeyde aşındırılması ve eğitimin içeriğinin dinselleştirilmesidir. 2002 yılından itibaren kademeli olarak başlayan bu süreç, 2012 yılındaki "4 4 4" düzenlemesiyle yapısal bir kırılma yaşamış, son yıllarda ise imzalanan protokoller ve müfredat değişiklikleri ile dindar nesil yetiştirme hedefinin somut uygulama alanı haline gelmiştir. Laiklik, yalnızca din ve devlet işlerinin ayrılması değil, pedagojik süreçlerin bilimsel verilere ve akılcı yöntemlere dayanmasıdır. Mevcut yönelim, eğitimi bilimsel referanslardan kopararak manevi ve metafizik bir zemine kaydırmaktadır. Bu dönüşümün en belirgin mekanizması, Bakanlığın kendi yasal yetki ve sorumluluklarını dini vakıf, dernek ve cemaat yapılanmalarıyla paylaşmasıdır. Özellikle “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum (ÇEDES)” gibi protokoller, bu sürecin amiral gemisi niteliğindedir. Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı arasında imzalanan bu protokol, okul dışı ve okul içi faaliyetlerin koordinasyonunu dini görevlilere devretmektedir. Protokolün 2023 yılında yapılan ek düzenlemelerle ilkokul seviyesindeki öğrencileri de kapsayacak şekilde genişletilmesi, çocukların bilişsel gelişim süreçlerinin en hassas evresinde tek tipleştirici bir manevi telkine maruz bırakıldığını göstermektedir. ÇEDES protokolü kapsamında manevi danışman sıfatıyla okullara giren din görevlilerinin, pedagojik formasyon alıp almadıkları ve çocuk psikolojisi konusundaki yetkinlikleri büyük bir tartışma konusudur. Pedagojik açıdan bakıldığında, rehberlik ve psikolojik danışmanlık uzmanlık gerektiren bir alandır ve bu alanın dini referanslarla ikame edilmesi, öğrencilerin sağlıklı bireyleşme süreçlerine zarar verme riski taşımaktadır. Bu durum, eğitim sisteminin çağdaş ve bilimsel karakterini zayıflatarak, okulu bir aydınlanma mekanı olmaktan çıkarıp geleneksel bir cemaat yapısının uzantısı haline getirmektedir. Hükümetin eğitim politikalarında sivil toplum kuruluşları, demokratik katılımın bir aracı olarak değil; devletin ideolojik aygıtlarını destekleyen ve yer yer onun yerini alan yapılar olarak kurgulanmıştır. Bu noktada sivil toplum kavramı, iktidar odağıyla organik bağı bulunan yapılar için bir kalkan vazifesi görmektedir. Bu vakıflarla imzalanan protokoller, kamusal eğitim mekanlarının bu grupların kullanımına açılmasını sağlamaktadır. Sosyolojik bir perspektifle bu durum, devletin kendi egemenlik alanını ve eğitim tekelini belirli bir toplumsal gruba devretmesi olarak yorumlanabilir. Bu vakıfların yürüttüğü faaliyetler, öğrencilerin akademik başarısından ziyade, belirli bir dini-siyasi aidiyetin inşasına odaklanmaktadır. Protokollerin süresiz olması veya kendiliğinden yenilenmesi, bu paralel eğitim yapısının kalıcılaştırılmak istendiğini ortaya koymaktadır. Bu süreçte Din Öğretimi Genel Müdürlüğü, projenin koordinasyon merkezi gibi çalışarak diğer genel müdürlüklerin yetki alanına giren konularda dahi belirleyici rol oynamaktadır. Son yıllarda eğitim gündeminin en kritik maddelerinden biri, akademik eğitim veren liselerin sistematik bir biçimde dönüştürülmesidir. Proje okulu statüsü, başlangıçta Türkiye’nin en başarılı ve köklü liselerinin eğitim kalitesini artırma iddiasıyla getirilmiş olsa da zamanla bu statü, liyakatin tasfiyesi ve akademik eğitimin daraltılması için bir manivela olarak kullanılmıştır. 2024-2025 eğitim yılı itibarıyla, Milli Eğitim Bakanlığı birçok ilde köklü Anadolu, Fen ve Sosyal Bilimler liselerini proje okulu listesinden çıkarmıştır. Bu okulların proje statüsünden çıkarılması, yalnızca bir idari karar değil, bu okulların sınavla öğrenci alımının sonlandırılması veya kontenjanlarının radikal bir biçimde düşürülmesi anlamına gelmektedir. Akademik liselerin kontenjanlarının düşürülmesi ve sınıf mevcutlarının sınırlandırılması, ilk bakışta kalite artırımı gibi sunulsa da bu durum sadece çok küçük bir azınlığın kaliteli eğitim almasını sağlamakta, toplumun geri kalanını akademik eğitimden mahrum bırakmaktadır. Anadolu liselerinin sayısının ve kontenjanlarının azaltılması, öğrencileri isteğe bağlı görünümlü bir zorunlu tercihe sürüklemektedir. LGS sonrasında merkezi sınavla bir Anadolu lisesine yerleşemeyen öğrenciler, ikamet bölgelerindeki yerel yerleştirme seçenekleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Birçok bölgede akademik eğitim veren nitelikli Anadolu liselerinin kontenjanları dolduğu için öğrenciler ya imam hatip liselerini ya da mesleki eğitim merkezlerini (MESEM) tercih etmek zorunda bırakılmaktadır. Bu sınırlama, özellikle alt gelir gruplarından gelen öğrenciler için tam bir eğitim tuzağı niteliğindedir. Ekonomik gücü olan aileler çocuklarını özel okullara yönlendirerek akademik eğitim almalarını sağlarken yoksul ailelerin çocukları için imam hatip veya MESEM dışında bir seçenek kalmamaktadır. Bu durum, eğitim yoluyla dikey hareketlilik sağlama imkanını ortadan kaldırmakta ve toplumsal sınıfların kalıtımsal hale gelmesine neden olmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığının son yıllardaki en stratejik hamlesi olan “Mesleki Eğitim Merkezleri”, çocukların eğitim hakkını gasp eden ve onları çocuk yaşta işçileştiren bir yapıya dönüşmüştür. MESEM uygulaması, pedagojik ve sosyolojik açıdan bir dizi kritik risk barındırmaktadır. Haftada sadece bir gün okula gidilen bu modelde öğrencilerin temel bilimsel alanlarda yetkinlik kazanması imkansızlaşmakta, bu da çocukları entelektüel gelişimden kopararak sadece belirli bir mekanik işi yapan teknik eleman seviyesine hapsetmektedir. Sosyolojik ve ekonomik düzlemde, çocukların ücretlerinin kamu kaynaklarından karşılanması sermaye sahiplerine ucuz iş gücü tahsis edilmesine yol açarak çocuk işçiliğini ve sömürüyü kurumsallaştırmaktadır. Biyolojik ve psikolojik gelişimini tamamlamamış 14-17 yaş grubundaki çocukların ağır iş ortamlarında risk analiz yetisinden yoksun şekilde çalıştırılması ise iş kazalarına ve yaşam hakkı ihlallerine zemin hazırlamaktadır. Bu yapı nihayetinde, alt gelir grubundaki çocukların üniversiteye geçiş ve dikey hareketlilik şansını yok ederek onları işçi sınıfı içinde kalmaya mahkum eden bir yoksulluk kapanı işlevi görmektedir. Eğitimdeki bu dönüşüm, hükümetin tahayyül ettiği yeni sosyal ve ekonomik düzenin bir yansımasıdır. Bu düzenin iki temel sütunu bulunmaktadır: Birincisi, dini referanslarla mobilize edilen ve itaat kültürünü içselleştirmiş bir toplum yapısı; ikincisi ise küresel pazarda rekabet edebilmek için maliyetleri düşürülmüş, sendikasız ve düşük becerili bir iş gücü ordusudur. Eğitim sistemi bu noktada ikiye bölünmüş durumdadır; üst sınıfların çocukları yönetici sınıfın yeniden üretimi için seçkin akademik okullara yönlendirilirken, geniş halk kitleleri dini telkinlerle donatılmış imam hatipler veya doğrudan sanayiye ucuz iş gücü sağlayan MESEM’lere mahkum edilmektedir. Devlet okullarda sunduğu kültürel sermayeyi akademik olandan dini olana kaydırarak, akademik başarıyı sadece belirli bir azınlığın imtiyazı haline getirmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde uygulanan bu politikaların yaratacağı riskler, zaman çizelgesi üzerinde derinleşen ve birbirini besleyen bir etki yaratmaktadır. Kısa vadede, öğrenci ve velilerde artan kaygı seviyesi ile geleceğe yönelik güvensizlik duygusu pekişmekte, buna paralel olarak eğitimde yaşanan nitelik kaybı uluslararası sınavlarda başarının düşmeye devam etmesiyle somutlaşmaktadır. Orta vadede bu süreç, üniversite eğitiminin niteliksizleşmesine ve akademik lise kökenli olmayan öğrencilerin yükseköğretimdeki başarısızlığına yol açarken; genç işsizliğinin kronikleşmesi ve nitelikli insan kaynağının beyin göçüyle kaybedilmesi riskini de beraberinde getirmektedir. Uzun vadeli projeksiyon ise toplumsal kutuplaşmanın eğitim üzerinden derinleştiği, bilimsel üretim kapasitesinin yok olmasıyla Türkiye’nin düşük orta gelir tuzağına mahkum kaldığı ve sosyal adaletsizliğin yarattığı toplumsal patlama risklerinin arttığı karanlık bir tabloya işaret etmektedir. Analiz edilen veriler, Türkiye’de eğitim sisteminin bir erozyon aşamasını geçerek yıkım sürecine girdiğini göstermektedir. Laik, çağdaş ve fırsat eşitliğine dayalı eğitim yapısının tahribatı, sadece bir pedagoji sorunu değil, bir beka sorunudur. Akademik liselerin kapatılması veya kontenjanlarının düşürülmesiyle yaratılan yapay engel, Türkiye’nin entelektüel sermaye potansiyeline indirilen ağır bir darbedir. Mevcut hükümetin Bakanlık aracılığıyla inşa etmeye çalıştığı yeni düzen; ekonomik olarak emeği değersizleştiren, sosyal olarak ise toplumu dini cemaat ağlarına teslim eden bir yapıdadır. Türkiye’nin geleceği, eğitimi ideolojik saplantılardan arındırarak yeniden bilimsel, laik ve fırsat eşitliğine dayalı bir zemine oturtmasına bağlıdır. Mevcut yapı, Cumhuriyet’in fırsat eşitliği ilkesini, parası olanın okuduğu, olmayanın ise çırak veya mürit olduğu bir kast sistemiyle ikame etmeye çalışmaktadır. SEVGİ YILDIRIM Kaynakça Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) Stratejik Planları ve İstatistikleri (2002-2024): Okul türlerine göre öğrenci sayıları ve bütçe dağılımları. Eğitim-Sen ve Eğitim-İş Sendikaları Raporları (2023-2024): ÇEDES projesi, vakıf protokolleri ve proje okullarına dair saha araştırmaları. Resmi Gazete: MEB Özel Program ve Proje Uygulayan Eğitim Kurumları Yönetmeliği değişiklikleri. TÜİK Verileri: Eğitim harcamaları ve hanehalkı eğitim istatistikleri. Sayıştay Denetim Raporları: MEB bütçesinden vakıf ve derneklere aktarılan kaynaklar. LGS Yerleştirme Sonuçları ve Kılavuzları: Akademik ve mesleki lise kontenjan değişimleri.

Paylaş
Yazı boyutu
100%
Türkiye’de Eğitim Sisteminin Dönüşümü
Laiklik, Çağdaşlık ve Fırsat Eşitliğinin 23 Yıllık Erozyonu
Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim felsefesi, kuruluşundan itibaren tevhidi tedrisat ilkesi etrafında şekillenen; laik, bilimsel, çağdaş ve sosyal devlet anlayışının bir gereği olarak fırsat eşitliğine dayanan bir yapı üzerine inşa edilmiştir. Son yirmi üç yıllık süreçte, mevcut siyasi iktidarın ideolojik yönelimleri ve toplumu dönüştürme çabaları doğrultusunda bu temel kolonlar ciddi bir aşınma sürecine girmiştir. Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde gerçekleştirilen yapısal ve işlevsel değişimler, eğitimi bir kamu hizmeti olmaktan çıkarıp belirli bir dünya görüşünün yeniden üretim mekanizmasına ve sermaye birikim süreçlerinin ucuz iş gücü tedarikçisine dönüştürmüştür.
Bu dönüşüm; laiklik ilkesinin erozyonu, akademik eğitimin tasfiyesi, sivil toplum adı altındaki dini yapılanmaların sisteme entegrasyonu ve toplumsal sınıfların eğitim eliyle yeniden inşası ekseninde derinleşmektedir.
Türkiye’de eğitim sisteminin son yirmi üç yılındaki temel karakteristiği, laiklik ilkesinin kurumsal düzeyde aşındırılması ve eğitimin içeriğinin dinselleştirilmesidir.
2002 yılından itibaren kademeli olarak başlayan bu süreç, 2012 yılındaki "4 4 4" düzenlemesiyle yapısal bir kırılma yaşamış, son yıllarda ise imzalanan protokoller ve müfredat değişiklikleri ile dindar nesil yetiştirme hedefinin somut uygulama alanı haline gelmiştir. Laiklik, yalnızca din ve devlet işlerinin ayrılması değil, pedagojik süreçlerin bilimsel verilere ve akılcı yöntemlere dayanmasıdır. Mevcut yönelim, eğitimi bilimsel referanslardan kopararak manevi ve metafizik bir zemine kaydırmaktadır.
Bu dönüşümün en belirgin mekanizması, Bakanlığın kendi yasal yetki ve sorumluluklarını dini vakıf, dernek ve cemaat yapılanmalarıyla paylaşmasıdır. Özellikle “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum (ÇEDES)” gibi protokoller, bu sürecin amiral gemisi niteliğindedir. Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı arasında imzalanan bu protokol, okul dışı ve okul içi faaliyetlerin koordinasyonunu dini görevlilere devretmektedir.
Protokolün 2023 yılında yapılan ek düzenlemelerle ilkokul seviyesindeki öğrencileri de kapsayacak şekilde genişletilmesi, çocukların bilişsel gelişim süreçlerinin en hassas evresinde tek tipleştirici bir manevi telkine maruz bırakıldığını göstermektedir.
ÇEDES protokolü kapsamında manevi danışman sıfatıyla okullara giren din görevlilerinin, pedagojik formasyon alıp almadıkları ve çocuk psikolojisi konusundaki yetkinlikleri büyük bir tartışma konusudur. Pedagojik açıdan bakıldığında, rehberlik ve psikolojik danışmanlık uzmanlık gerektiren bir alandır ve bu alanın dini referanslarla ikame edilmesi, öğrencilerin sağlıklı bireyleşme süreçlerine zarar verme riski taşımaktadır. Bu durum, eğitim sisteminin çağdaş ve bilimsel karakterini zayıflatarak, okulu bir aydınlanma mekanı olmaktan çıkarıp geleneksel bir cemaat yapısının uzantısı haline getirmektedir.
Hükümetin eğitim politikalarında sivil toplum kuruluşları, demokratik katılımın bir aracı olarak değil; devletin ideolojik aygıtlarını destekleyen ve yer yer onun yerini alan yapılar olarak kurgulanmıştır. Bu noktada sivil toplum kavramı, iktidar odağıyla organik bağı bulunan yapılar için bir kalkan vazifesi görmektedir.
Bu vakıflarla imzalanan protokoller, kamusal eğitim mekanlarının bu grupların kullanımına açılmasını sağlamaktadır. Sosyolojik bir perspektifle bu durum, devletin kendi egemenlik alanını ve eğitim tekelini belirli bir toplumsal gruba devretmesi olarak yorumlanabilir. Bu vakıfların yürüttüğü faaliyetler, öğrencilerin akademik başarısından ziyade, belirli bir dini-siyasi aidiyetin inşasına odaklanmaktadır. Protokollerin süresiz olması veya kendiliğinden yenilenmesi, bu paralel eğitim yapısının kalıcılaştırılmak istendiğini ortaya koymaktadır. Bu süreçte Din Öğretimi Genel Müdürlüğü, projenin koordinasyon merkezi gibi çalışarak diğer genel müdürlüklerin yetki alanına giren konularda dahi belirleyici rol oynamaktadır.
Son yıllarda eğitim gündeminin en kritik maddelerinden biri, akademik eğitim veren liselerin sistematik bir biçimde dönüştürülmesidir. Proje okulu statüsü, başlangıçta Türkiye’nin en başarılı ve köklü liselerinin eğitim kalitesini artırma iddiasıyla getirilmiş olsa da zamanla bu statü, liyakatin tasfiyesi ve akademik eğitimin daraltılması için bir manivela olarak kullanılmıştır. 2024-2025 eğitim yılı itibarıyla, Milli Eğitim Bakanlığı birçok ilde köklü Anadolu, Fen ve Sosyal Bilimler liselerini proje okulu listesinden çıkarmıştır. Bu okulların proje statüsünden çıkarılması, yalnızca bir idari karar değil, bu okulların sınavla öğrenci alımının sonlandırılması veya kontenjanlarının radikal bir biçimde düşürülmesi anlamına gelmektedir. Akademik liselerin kontenjanlarının düşürülmesi ve sınıf mevcutlarının sınırlandırılması, ilk bakışta kalite artırımı gibi sunulsa da bu durum sadece çok küçük bir azınlığın kaliteli eğitim almasını sağlamakta, toplumun geri kalanını akademik eğitimden mahrum bırakmaktadır.
Anadolu liselerinin sayısının ve kontenjanlarının azaltılması, öğrencileri isteğe bağlı görünümlü bir zorunlu tercihe sürüklemektedir. LGS sonrasında merkezi sınavla bir Anadolu lisesine yerleşemeyen öğrenciler, ikamet bölgelerindeki yerel yerleştirme seçenekleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Birçok bölgede akademik eğitim veren nitelikli Anadolu liselerinin kontenjanları dolduğu için öğrenciler ya imam hatip liselerini ya da mesleki eğitim merkezlerini (MESEM) tercih etmek zorunda bırakılmaktadır. Bu sınırlama, özellikle alt gelir gruplarından gelen öğrenciler için tam bir eğitim tuzağı niteliğindedir. Ekonomik gücü olan aileler çocuklarını özel okullara yönlendirerek akademik eğitim almalarını sağlarken yoksul ailelerin çocukları için imam hatip veya MESEM dışında bir seçenek kalmamaktadır.
Bu durum, eğitim yoluyla dikey hareketlilik sağlama imkanını ortadan kaldırmakta ve toplumsal sınıfların kalıtımsal hale gelmesine neden olmaktadır.
Milli Eğitim Bakanlığının son yıllardaki en stratejik hamlesi olan “Mesleki Eğitim Merkezleri”, çocukların eğitim hakkını gasp eden ve onları çocuk yaşta işçileştiren bir yapıya dönüşmüştür.
MESEM uygulaması, pedagojik ve sosyolojik açıdan bir dizi kritik risk barındırmaktadır. Haftada sadece bir gün okula gidilen bu modelde öğrencilerin temel bilimsel alanlarda yetkinlik kazanması imkansızlaşmakta, bu da çocukları entelektüel gelişimden kopararak sadece belirli bir mekanik işi yapan teknik eleman seviyesine hapsetmektedir.
Sosyolojik ve ekonomik düzlemde, çocukların ücretlerinin kamu kaynaklarından karşılanması sermaye sahiplerine ucuz iş gücü tahsis edilmesine yol açarak çocuk işçiliğini ve sömürüyü kurumsallaştırmaktadır.
Biyolojik ve psikolojik gelişimini tamamlamamış 14-17 yaş grubundaki çocukların ağır iş ortamlarında risk analiz yetisinden yoksun şekilde çalıştırılması ise iş kazalarına ve yaşam hakkı ihlallerine zemin hazırlamaktadır. Bu yapı nihayetinde, alt gelir grubundaki çocukların üniversiteye geçiş ve dikey hareketlilik şansını yok ederek onları işçi sınıfı içinde kalmaya mahkum eden bir yoksulluk kapanı işlevi görmektedir.
Eğitimdeki bu dönüşüm, hükümetin tahayyül ettiği yeni sosyal ve ekonomik düzenin bir yansımasıdır.
Bu düzenin iki temel sütunu bulunmaktadır: Birincisi, dini referanslarla mobilize edilen ve itaat kültürünü içselleştirmiş bir toplum yapısı; ikincisi ise küresel pazarda rekabet edebilmek için maliyetleri düşürülmüş, sendikasız ve düşük becerili bir iş gücü ordusudur.
Eğitim sistemi bu noktada ikiye bölünmüş durumdadır; üst sınıfların çocukları yönetici sınıfın yeniden üretimi için seçkin akademik okullara yönlendirilirken, geniş halk kitleleri dini telkinlerle donatılmış imam hatipler veya doğrudan sanayiye ucuz iş gücü sağlayan MESEM’lere mahkum edilmektedir.
Devlet okullarda sunduğu kültürel sermayeyi akademik olandan dini olana kaydırarak, akademik başarıyı sadece belirli bir azınlığın imtiyazı haline getirmektedir.
Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde uygulanan bu politikaların yaratacağı riskler, zaman çizelgesi üzerinde derinleşen ve birbirini besleyen bir etki yaratmaktadır.
Kısa vadede, öğrenci ve velilerde artan kaygı seviyesi ile geleceğe yönelik güvensizlik duygusu pekişmekte, buna paralel olarak eğitimde yaşanan nitelik kaybı uluslararası sınavlarda başarının düşmeye devam etmesiyle somutlaşmaktadır. Orta vadede bu süreç, üniversite eğitiminin niteliksizleşmesine ve akademik lise kökenli olmayan öğrencilerin yükseköğretimdeki başarısızlığına yol açarken; genç işsizliğinin kronikleşmesi ve nitelikli insan kaynağının beyin göçüyle kaybedilmesi riskini de beraberinde getirmektedir. Uzun vadeli projeksiyon ise toplumsal kutuplaşmanın eğitim üzerinden derinleştiği, bilimsel üretim kapasitesinin yok olmasıyla Türkiye’nin düşük orta gelir tuzağına mahkum kaldığı ve sosyal adaletsizliğin yarattığı toplumsal patlama risklerinin arttığı karanlık bir tabloya işaret etmektedir.
Analiz edilen veriler, Türkiye’de eğitim sisteminin bir erozyon aşamasını geçerek yıkım sürecine girdiğini göstermektedir.
Laik, çağdaş ve fırsat eşitliğine dayalı eğitim yapısının tahribatı, sadece bir pedagoji sorunu değil, bir beka sorunudur. Akademik liselerin kapatılması veya kontenjanlarının düşürülmesiyle yaratılan yapay engel, Türkiye’nin entelektüel sermaye potansiyeline indirilen ağır bir darbedir. Mevcut hükümetin Bakanlık aracılığıyla inşa etmeye çalıştığı yeni düzen; ekonomik olarak emeği değersizleştiren, sosyal olarak ise toplumu dini cemaat ağlarına teslim eden bir yapıdadır.
Türkiye’nin geleceği, eğitimi ideolojik saplantılardan arındırarak yeniden bilimsel, laik ve fırsat eşitliğine dayalı bir zemine oturtmasına bağlıdır. Mevcut yapı, Cumhuriyet’in fırsat eşitliği ilkesini, parası olanın okuduğu, olmayanın ise çırak veya mürit olduğu bir kast sistemiyle ikame etmeye çalışmaktadır.
SEVGİ YILDIRIM
Kaynakça
Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) Stratejik Planları ve İstatistikleri (2002-2024): Okul türlerine göre öğrenci sayıları ve bütçe dağılımları.
Eğitim-Sen ve Eğitim-İş Sendikaları Raporları (2023-2024): ÇEDES projesi, vakıf protokolleri ve proje okullarına dair saha araştırmaları.
Resmi Gazete: MEB Özel Program ve Proje Uygulayan Eğitim Kurumları Yönetmeliği değişiklikleri.
TÜİK Verileri: Eğitim harcamaları ve hanehalkı eğitim istatistikleri.
Sayıştay Denetim Raporları: MEB bütçesinden vakıf ve derneklere aktarılan kaynaklar.
LGS Yerleştirme Sonuçları ve Kılavuzları: Akademik ve mesleki lise kontenjan değişimleri.

Fotoğraf: Okul. Com. Tr
Mektepli Gazete | Sevgi Yıldırım: Türkiye’de Eğitim Sisteminin Dönüşümü