Poşet kadar olamayan eğitim

80 milyonluk nüfusumuzun 25,5 milyonu öğrenci. Okul öncesi, ilk, orta ve ortaöğretim kurumlarında 17 milyon 750 bin, yükseköğretimde ise 7 milyon 560 bin öğrencimiz eğitim görmekte. 25,5 milyonluk eğitim nüfusu ile 143 ülke nüfusunu geride bırakıyoruz.
Ayrıca yaklaşık 1 milyon öğretmen, 160 bin akademisyen de düşünüldüğünde direkt olarak sistemde 27 milyon yurttaşımızın olduğu devasa bir eğitim sistemimiz bulunmakta. Dolaylı eğitim nüfusu ise hemen hemen ülke nüfusunun tamamı. Her bir hanede ya öğrenci ya öğretmen var. Eğitim ile nüfusumuzun tümünün ilintili ve ilgili olması beklenilen bir durum.
Bu denli toplumsal talebin olduğu bir ülkede talep edenlerin ve paydaşların sistemi sorgulaması, beklentilerini ifade etmeleri ve çocuklarının iyi bir gelecek beklentilerine cevap verebilmek için kafa yormaları da beklenmelidir.
Her şeyden önce çocuklarının eğitimi için verilecek kararların başkaları tarafından ailelere ve bireylere dikte ettirilmemesi gerekir.
2001 yılında yaptığım yüksek lisans tezinde ilköğretimde çocukları öğrenim gören ailelere “ Neden çocuğunuzu ilköğretime gönderiyorsunuz? diye bir soru yöneltmiştim. Ailelerin cevaplarında 3 sonuç ortaya çıkmıştı:
1. Gelecekte toplumda saygınlığı olan bir işinin olmasını istediğim için
2. Eğitimin birey açısından bir ihtiyaç olduğuna inandığım için
3. Gelecekte iyi bir gelir elde etmesini istediğim için
Verilen en üst yanıtlardaki ortak özellik saygınlık, gelir, ve eğitimin önemi şeklinde de kısaltılabilir.
Bu noktadan sonra ancaklar ve acabalar yerini alıyor:
• Saygınlığı eğitimle mi kazanıyoruz?
• İyi bir geliri eğitimle mi elde ediyoruz?
• İhtiyaç olarak gördüğümüz eğitimi ve sistemi sorgulayabiliyor muyuz?
Eğitim sisteminde yaşanılan ve neredeyse okul öncesi eğitimden doktora öğrenimi sonuna kadar sorunlarla dolu bir sistemi sorgulayabildik mi?  Örneğin şu sorulara cevap bulabildik mi, irdelersek daha mı düşünür daha mı sorgularız?
• 4-5 yaş grubunda tam gün olması yönünde neredeyse bütün eğitim bilimcilerin uzlaştığı okul öncesi eğitimin ikili eğitim şeklinde yapılmasını aileler olarak sorgulayabildik mi? Ya da sistemde görev alan öğretmenler bu yapının yeterli olup olmadığını dile getirebildiler mi?
• 4+4+4 diye bilinen zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarıldığı 6287 sayılı kanunda “MADDE 7 – 14/6/1973 tarihli ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun 22 nci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“MADDE 22 – Mecburi ilköğretim çağı 6-13 yaş grubundaki çocukları kapsar. Bu çağ çocuğun 5 yaşını bitirdiği yılın eylül ayı sonunda başlar, 13 yaşını bitirip 14 yaşına girdiği yılın öğretim yılı sonunda biter” hükmünün aradan geçen 7 yıla rağmen yürürlükte olduğu ve ailelerin çocuklarını 5 yaşını bitirdiğinde okula göndermemekle kanuna karşı geldiği bir durumu ( kanuna rağmen yönetmelikle 68 aya çıkarılan) sorgulayabildik mi?
• Genç işsizliğin %20.8, ne eğitimde ne istihdamda olmayan nüfusun %24.2 olduğuna kafa yorabildik mi?
• 1989 yılında 2 ilde deneme ile başlayan şimdi ise her ilde yaygın bir şekilde geçekleşen taşımalı eğitimi, bu eğitimden yararlanan öğrencilerin izlemesini yapabildik mi? Bu konuda yönetimlere ışık olabildik mi?
• Eğitime erişim için mi yoksa politik kaygılarla mı açılan üniversiteleri, mezunlarını, akademik yayınlarını, bilimsellik ölçütlerini inceleyebildik mi?
• Kadrolu, sözleşmeli, ücretli, vekil diye görevlendirilen öğretmenlerimizin sorunlarını ne kadar içselleştirebildik?
• Uzun yıllardır kangren hale gelen mesleki eğitimi ( bütün iktidarlar döneminde iyi niyetle çalışılan ve ayağa kalkması için çaba da gösterilen) sorgulayabiliyor muyuz?
• Zorunlu olmasına rağmen 1 milyon 670 bin çocuğumuzun okula gitmemesini dert edinebiliyor muyuz?
• En çok uzlaşının olması gerektiği sistem olan eğitimde toplumsal uzlaşıyı neden uygulayamıyoruz?
• Çocuklarımızın aldıkları notun yüksekliği ile sistemi başarılı görme alışkanlığımızı neden dert edemiyoruz?
gibi soruları sayfalar dolusu sorabiliriz. Sorunu ve çözümü salt yönetenlerde, siyasal iktidarlarda görmek, paydaşların sistemi ana unsur olarak görmemesi bu soruların sürekli artacağı gerçeğini değiştirmeyecektir.
Alışverişlerde ödeyeceğimiz 25 Kuruşluk poşetler için gösterilen toplumsal direnç, zekice espriler ve yaratıcılıklarımız, geleceğimiz dediğimiz, yarınlarımız diye görevler yüklediğimiz, adında milli var diye kutsadığımız eğitim sisteminden esirgemek, bu sorunlarla yaşamaya devam etmemiz anlamına gelecektir.
Unutmayalım ve önemseyelim ki İlahi Komedya’nın yazarı Dante AIighieri’nin dediği gibi “Eğitim, ekmek ve sudan sonra, haIkın en zorunIu ihtiyacıdır”.