Köy Enstitüleri hakkında üç temel nokta

Köy Enstitülerinin ne olduğunu anlamada önemli sorunlarımız var. Bu sorunların başında Köy Enstitülerini belli bir yerinden tutarak yüceltmek ya da yermek var. Özellikle son yıllarda Köy Enstitülerinin dönemin ruhuna uygun biçimde piyasa içine alındığını görüyoruz. Özellikle devlet okullarında hâkim kılınmaya çalışılan kültürel ortama tepkinin oluşturduğu talebi karşılamak amacıyla kimi özel okulların, kursların, Köy Enstitülerinin programlarını uyguladıklarını söylemeleri, bunun reklamını yapmaları üzerinde durulması gereken konulardan biridir.

Elbette sadece Köy Enstitülerine dönük ilginin, eğilimin tek nedeni okullardaki egemen kılınmaya çalışılan kültürel iklim değil. PİSA ile iyice ortaya çıkan nitelik sorununun bizde bilgi ve beceri bütünlüğünün uzun süre olmaması, eğitim tarihimizde sadece Köy Enstitülerinde olması Köy Enstitülerine yönelik olumlu anlamda nostaljik bir tutkunun ortaya çıkmasına neden oldu.

Görüyoruz ki Köy Enstitülerine dönük soğuk savaşın argümanları birçok alanda terk edilmese de Köy Enstitüleriyle ilgili terk edilmiş görünüyor.

Şikâyetçi olmadığım ama dikkatli olunması gerektiğini düşündüğüm bir noktadayız. Köy Enstitülerin, piyasa içine çekilmesi, onun ortaya çıktığı koşullardan, var eden eğitim anlayışından bağımsız biçimde ele alınması Köy Enstitüleriyle ilgili anlama sorunumuzun devam ettiğini gösteriyor.

Bu yazıda amacım Köy Enstitüleriyle ilgili üç temel noktaya dikkat çekerek bu sorunun aşılmasına yardımcı olmaktır.

I

Köy Enstitülerini anlamak için yapılması gereken ilk şey 19. yüz yılda başlayan modernleşme serüvenimiz içindeki yerini belirlemektir. Türkiye’de modernleşme ticaret ve sanayiden önce kamu kurumlarındaki (başta ordu olmak üzere) ihtiyaçların giderilmesine yönelik reformlarla başladı. Bu reformlar ağırlıklı olarak eğitim reformları biçiminde gerçekleşti. Sonuçta gerçekleşen değişimler, ülkenin kaderini konuşan insan gruplarını değiştirdi. Modernleşme öncesinde saraydaki insanlar ve etraflarında bulunanlardan ibaret olan insan gruplarına, açılan okullar, gazeteler, derneklerle büyük kentlerdeki aydınlar katıldı.

Cumhuriyet kurulduğunda da ülkenin kaderi üzerine konuşanlar iktidar ve etrafındakiler ile kentlerdeki okumuş insanlardı.

Cumhuriyet öncesi modernleşmenin bu hali ulus olmak için gerekli olan bütünleşik, uyumlu karışım olmak için yeterli değildi. Ortada siyasal sınırları çizilmiş bir devlet vardı ama toplumsal bütünleşme yoktu. Cumhuriyetin önündeki aşılması gereken en önemli sorun buydu. Bütünleşmenin sadece güvenlik, ulaşım alanında değil kültürel ve siyasal alanda da sağlanması gerekiyordu. Hakkâri’den Edirne’ye herkesin ortaklaştığı, bölünemez hale geldiği bir Türkiye’nin yaratılması gerekiyordu. Oysa nüfusun özellikleri siyasal ve kültürel bütünleşmeye uygun değildi. Bütünleşmenin asgari koşulu olan okuma yazma sorunu henüz çözülmemişti. Nüfusun büyük çoğunluğu %80 oranında köylerde oturuyordu ve oralarda ayrı bir dünya vardı. Oysa ulus olmak ve Cumhuriyet olmak için bütün nüfusun konuşabilen, haklarını bilen, ona sahip çıkan kısacası yurttaş olması gerekiyordu. Yurttaştılar ama kâğıt üzerinde yurttaştılar.

Bunun için ne yapılabilirdi? İki yol vardı Cumhuriyeti kuranların önünde. Birinci yol sanayileşmek ve köylüyü işçi olarak kentlere taşımaktı. Bunun önemli riskleri vardı. Köylüyü kente getirmek, pahalı alt yapı yatırımlarında bulunmayı gerektiriyordu. İkinci yol köylüyü bulunduğu yerde dönüştürmekti. Köylüyü çiftçi haline getirmek, yeni yerleşimlerle yeni kent ve kasabalar yaratmak, birinci yoldan hem daha az maliyetli hem de daha fazla olumlu sonuç getirecek nitelikteydi.

İşte Köy Enstitüleri, Cumhuriyetin bütünleşme, toplum, ulus olma çabasının bir sonucu olan nüfusun %80’nini barındıran köylünün yeni Türkiye için konuşmasının sağlanmasıdır. Bunda kısa zamanda başarılı olmuştur. Artık iktidar ve etrafındakiler ve büyük kentlerdeki aydınlarla, memurlarla sınırlı olan konuşan insan sayısı Köy Enstitüleriyle birlikte bütün Türkiye haline gelmeye başlamıştır. Bu nedenle Köy Enstitüleri, Türkiye’nin (bölünmez bütün olma anlamında) toplum ve ulus olması mücadelesinin en önemli durağıdır.

II

İkinci önemli nokta Köy Enstitülerini doğuran siyasal ve ekonomik koşullarla ilgilidir. Modernleşme tarihimiz önemli eğitim kurumlarının, eğitim faaliyetlerinin ortaya çıkışıyla dışarıda ve içeride yaşanan siyasal ve ekonomik krizler arasındaki ilişki olduğunu göstermektedir. Toplumların değişiminde ve gelişiminde travmaların rolü biliniyor. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi yenileşmelerinde de travma ya da kriz dönemleri dikkate alındığında aslında üzerinde konuştuğumuz büyük yeniliklerin, atılımların bu dönemlere denk düştüğünü söyleyebiliriz. Örneğin Osmanlı ordusunun yenilgilerinin orduda yenileşmeyi beraberinde getirdiğini söyleyebiliriz ama asıl yenileşmenin atanmış bir Valinin (Hidivin) kurduğu ordunun, padişahın ordusunu yenmesi gerçek bir travma olmuştur. Tarihin en kanlı yenileşme hamlesi olan Yeniçeri Ocağının kaldırılıp, yeni ordunun kurulması bu travmanın bir ürünüdür. Bu travma sonrasında yenileşme yolunda daha kalıcı adımlar atılmıştır.

Cumhuriyet döneminin en önemli adımı olan Öğretim Birliğinin kabulünde Şeyh Sait İsyanı ve bu isyanla ilgili yabancı okulların cumhuriyet karşıtı faaliyetleri bulunur. 1929 Harf devrimi ve Millet mektepleri tarımsal üretimin düşüşü, köylünün geleneksel tarıma bağlılığını kırma isteği, 1929 ekonomik krizi önemli olmuştur. Halkevleri 1929 krizinden çıkmak için izlenen devletçilikle birlikte ele alınmalıdır.

Köylünün eğitimin özel olarak ele alınması gerektiği fikri en azından 1911 yılından beri üzerinde konuşulan konulardan biri olmuştur. Ama bunun uygulanması ancak savaşların son bulmasıyla gerçeklik kazanmıştır. Cumhuriyet bununla ilgili önemli adımlar atmıştır ancak sorunun köklü çözümü için ancak 1938 ve sonrasında adımlar atılabilmiştir. Yukarıda söylediklerimiz bağlamında düşünüldüğünde Köy Enstitüleri de gelmekte olan İkinci Dünya Savaşı ve savaşın etkileriyle birlikte düşünülmelidir. İnönü’nün Tonguç’a söylediği “elini çabuk tut ve açabildiğin kadar bu okullardan aç, savaş bittiğinde açtırmazlar” sözü bu etkinin dışavurumu gibidir.

III

Üçüncü ve son nokta, nasıl bir eğitim anlayışının ürünü olduğunun ortaya konmasıdır. 1911 yılına kadar Osmanlı dönemi eğitim faaliyetleri tam olarak teori –pratik diyalektiğine oturmaz. Daha çok bir etki –tepki biçiminde gelişmiştir. Başarı da daha çok bu işle görevlendirilen kişinin özel yeteneklerine bağlı olmuştur.

Türkiye’de Batıda gelişen eğitim teorilerinin görülmesi 1800’lü yılların ikinci yarısından sonradır. Eğer illa da sağlam bir tarih belirlenecekse kanımca bu tarihi de 1911 olarak sabitlenebilir. Bu tarihten itibaren Türkiye’nin eğitim sorunlarını batıdaki eğitim teorileriyle birlikte kendi özgün fikirleriyle tartışabilen yazan bir kadronun sahne aldığını görürüz. Emrullah Efendi, Ethem Nejat, Mustafa Satı Bey, İsmail Hakkı Bey gibi bir çırpıda sayabileceğimiz çok sayıda eğitimciden söz edebiliriz.

Köy Enstitüleri, bu fikri tartışmaların mirası üzerinde biçimlenmiştir. Örneğin köy eğitimin özel olarak ele alınması gerektiği fikri için burada Ethem Nejat’ı anabiliriz. Cumhuriyetle birlikte bu fikir sistematik olarak dile getirilmiş ve adımlar da atılmıştır. Ancak Köy Enstitülerine can veren fikirleri, işin mimarı olan Tonguç’ta buluruz. Onun da eğitim anlayışında iki noktanın gözden kaçırılmaması gerekir. Birinci nokta benimsediği iş eğitimi anlayışıdır. (Bunu ayrıntılı olarak yazdığım için geçiyorum. http://www.elestirelpedagoji.com/?Syf=26&Syz=569858&/51-52.-say%C4%B1 ) İkinci nokta, eğitimde başarının nerede aranması gerektiği sorusuna verdiği cevaptır. Onu da tek bir sözüyle ifade etmek mümkündür: “Mukadderatı merkebe bağlı olan insan mesafeyi yenemez, hayatı yenemez.” Matematik, öğretirken neden bisiklet, motosiklet sürmeyi öğrettiklerini, en iyi bu sözü anlatır.